Nimetullah Yurt Hoca’dan Hatıralar
2010’luı yılların başında Nimettullah Yurt hoca ile görüşmek için bir gün sabah saat dokuzda kaldığı otele gittim. Akşam saat yediye kadar sürekli yanındaydım. Uzun uzun konuştuk fakat her gördüğü kimseyle tebliğ maksatlı görüşmeler yaptığı için öyle düzenli bir konuşma yapamadık. Sürekli araya başka şeyler giriyor ve konuştuğumuz konu sürekli yarım kalıyordu.
Bir de onu ziyaret etmek için gelenler vardı ki onlarla da ilgilenmek durumundaydı. Misafirlerinin hepsiyle benim yanımdayken görüştü. Doğulu bir şeyh efendi, Yeşil Bursa’dan gelen yeşil sarıklı otuz yaşlarında bir genç ve Nimetullah Hoca’nın bazı akrabaları onunla görüşenlerden bazılarıydı. Onu simalarında Anadolu saflığı olan akrabaları ile görmek benim açımdan bir masumiyet numunesi idi. Çünkü ev yok, bark yok, ev yemeği yok, çok sevdiği ıspanaklı börek yok, çok yaşlı ve zayıf bir insan… Ve akrabaları ile bir otel lobisinde görüşüyor…
Tebliğ ve davet
Parça parça da olsa ona bazı sorular sordum. İlk olarak soru sormanın sevap olduğuna dair şu bilgiyi verdi: “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; ‘Bir kimse dine dünyaya faydalı bir soru sorarsa Allah şu dört kişiyi affediyor: Birincisi soranı affediyor, ikincisi sorulanı affediyor, üçüncüsü dinleyenleri affediyor, dördüncüsü dinleyip de sevinenleri affediyor.’” Bu müjdeyi aldıktan sonra kendisine ilk sorumu yönelttim. İslâm’da tebliğ ve davet konusunun önemi nedir? Şöyle cevap verdi:
“Allah Teâlâ bütün peygamberlerine ümmetlerinin yanlarına gitmelerini ve onlara tebliğ etmelerini emretmiştir. Musa aleyhis selam’ı Firavun’a gönderirken; ‘ona yumuşak tebliğ et’ demiştir. Nuh aleyhisselam dokuz yüz elli sene tebliğ edince sonunda Cenab-ı Allah’ın ikramına nail olmuştur: ‘Selamun alâ Nûh’ yani ‘Allah’ın selamı Nuh aleyhisselam’ın üzerine olsun’ iltifatına erişmiştir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de diğer bütün peygamberler gibi tebliğ ve davet hususunda çok gayret sarf etmiştir.
Ümmetine buyurmuştur ki: ‘Benden bir ayet de biliyorsanız onu başkalarına iletin. Ola ki verdikleriniz sizden daha iyi amel ederler.’ (Buhari, Enbiya, 50) Bunu duyan sahabe efendilerimiz de dünyaya yayılmış ve insanları İslâm’a davet etmişlerdir. Bu konu çok mühim bir mevzu olduğu için âlim bir zat demiştir ki: İslâm’a davet etmek için bir yere gidecek durumda değilseniz, iki tane genç sizi sürüyerek götürsün. Eğer yolda vefat ederseniz; bu, evinizde vefat etmenizden daha hayırlıdır.”
Onu elli beş ülke gezdiren davet aşkının sırrını şimdi daha iyi anlamıştım. Doksan yaşında evinde rahat koltuğunda değil de otel lobilerinde, çarşılarda, pazarlarda dolaştıran aşkın sırrından bahsediyorum. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu gayretin, bu tebliğ aşkının sırrını kendisine soruyorum, şöyle cevap veriyor:
“Hazret-i Ömer radıyallahu anh’ın güzel bir sözü vardır: ‘Gündüz uyursam halk, gece uyursam ben helak olurum.’ Bunun için büyüklerimiz hep gece gündüz bir gayret içerisinde olmuşlardır. Babamın bir şeyhi vardı; Tokatlı Ali Osman Efendi… Gece saat on ikiden sonra babamla beraber Erbaa’dan çıkar Tokat ve Amasya’nın köylerini gezip gelirlerdi. Sabah namazında da camide olurlardı. Sabaha kadar köyleri böyle irşad ederlerdi. O zamanlar gündüz gitmek sıkıntılı idi. Babam beni de bir zaman böyle gezdirmişti. Biz ilk dersimizi bu büyüklerimizden aldık.
Onların bu gayretli hallerini gördük; ‘Rabbim bize de lütfet’ diye dua ettik. Daha sonra Sultanahmet Camii’nde müezzinlik yapmak nasip oldu. O dönemde Sultan Abdulhamid zamanından kalan âlimlerden istifade ettik. Ali Haydar Efendi vardı mesela… Sonra Seyyid Şefik Arvasi vardı; imamımızdı; müftüler halledemedikleri meseleleri gelip ona sorarlardı. Gönenli Mehmet Efendi diğer imamımız idi. Gönenli Mehmet Efendi’nin bir günde gezdiği yerler on camiden aşağı olmazdı. O gelmeden bir saat evvel camiler dolmuş olurdu. Orada yarım saat sohbet eder öbürüne giderdi. Önce ona talebe oldum, sonra da o imamken ona müezzin olmak nasip oldu.”
O gün namazları birlikte küçük bir camide kıldık. Akşam namazında ise kendisi imam oldu ve onun arkasında namaz kılma mutluluğuna erdim. Sohbetimizin bir yerinde Nimetullah Hoca’ya gençliğinde örnek aldığı zatları sordum. Sultanahmet Camii’nin müezzinlik ve daha sonra İstanbul’un çeşitli camilerinde imamlık yaptığı için gençlik döneminde Seyyid Şefik Arvasi’den Gönenli Mehmet Efendi’ye kadar birçok ulema ile sık sık görüşme imkânı bulmuş. Onların İslâm için nasıl çırpındıklarını görmüş ve kendisine onları örnek almış.
Allah cömertleri sever
Önceki görüşmelerimizden bir hafta sonra bir bahane ile Nimetullah Hoca’yı bir kez daha ziyarete gittim. Bu sefer onu vakit namazlarını kıldığı camide buldum. Onun o masum halini görmek, teslimiyetini hissetmek bana huzur verdi. Böyle güzel Müslümanlarla bir kez daha görüşmeyi nasip ettiği için Rabbi’me şükrettim. Namazdan tam çıkmak üzereydik ki caminin halısının üzerinde ufak kırıntı gibi bir şey gördü. Eğildi onu aldı ve benim gözlerimin içine bakarak; “Bunları toplamak çok sevap!” dedi.
Onun bu sözü o kadar hoşuma gitti ki onu çok sevmekte ne kadar haklı olduğumu hissettim. Hani çiçek toplamak, meyve sebze toplamak zihnimin bir yerinde kodlanmıştı ama cami halısından küçük çöp kırıntılarını toplamanın bende bir karşılığı yoktu. Bu amelin güzelliğini daha önce fark edememişim. Ben de bundan sonra cami halısında çer çöp görürsem inşâallah onun gibi cebime atacağım diye içimden geçirdim. Onu da herhalde hep bu masum haliyle hatırlayacağım.
Camiden çıktıktan sonra yine bir yerlerde oturduk. Ben oradayken bir beyefendi geldi ve onu yemeğe davet etti. “Davete icabet etmek çok mühim bir sünnettir” diyerek daveti kabul etti. Saat bir gibi arabayla gelip bizi aldılar. Burada bir detayı anlatmadan geçemeyeceğim. Kendisi daveti alınca orada kim var kim yok herkesi bu yemeğe çağırdı. Bunu inanılmaz bir gönül güzelliğinin tezahürü olarak yaptı. Çünkü her Müslümanı seviyor ve kimsenin kötü tarafını görmüyordu. Müslüman mı Müslüman, kardeş mi kardeş, onun için hâdise bitmişti. Öyleyse her şey kardeşlerle paylaşılmalıydı.
Onun bu hareketi tam da Nimetullah Hoca’yı tanımak için çok güzel bir detaydır. Nimetullah Hoca gideceğimiz yere arabayla gideceğimizi biliyor fakat arabaya bu kadar kişi sığar mı sığmaz mı diye düşünmeden herkesi yemeğe çağırıyor. Çünkü onun Allah Teâlâ’ya hüsn-i zannı tamdır. Bir şeyler olur, birileri gelir, gerekirse araba da iki kere gider ve nasibi olan yemeğe erişir; onun görüşü böyleydi belki. Davet eden kişiye yük olma durumunu ise yine o bizden farklı değerlendiriyordu, ne kadar ikram ederse, ne kadar cömert olursa o kadar sevap kazanacağını düşünüyordu.
Herkese selam verdi
Lokantaya giderken arabada öne oturdu, ben de diğer iki kişiyle birlikte arkaya oturdum. Bu kısa yolculuk, bu renkli kişiliğin bir özelliğini daha görmeme vesile oldu. Nimetullah Hoca arabanın camını açtı ve araba süratle giderken sürekli “selamün aleyküm” diye sağa sola bağırarak her gördüğüne selam vermeye başladı. Yolda yürüyen gençten, yanımızdan geçen otobüsün şoförüne kadar herkese… “İstanbul’a gelince selam vermeye doyamıyorum” diyerek yapıyordu bunu…
Nimetullah Hoca yolda şöyle bir hatırasını anlattı: “Japonya’da yine böyle bir arabayla bir yere gidiyorduk. Baktık yolda gençler kavga edecekler. Şoför arkadaş: ‘Hocam kavga edecekler hemen kaçalım’ dedi. ‘Hayır, tam tersine birbirine vurmadan hemen beni indir, müdahale edelim’ dedim. ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah’ diye birkaç sefer bir bağırdım; gençler kavgayı birden bıraktılar. Çünkü bunu söyleyince şeytan hemen kaçıyor. Bir seferinde de Türkiye’de otobüse binmiştim, bir küçük çocuk ağlıyordu, annesi susturamıyordu. Birkaç sefer; ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah’ diye bağırdım çocuk hemen sustu.”
Efendim Müslümanlık bazılarının anlattığı gibi kuru kuruya bir bilgi yığını değil. Veya bir kaideler bütünü değil. İnanç, ibadet, ahlak ve muamelat boyutu ile İslâm bir bütün. İslâm’ın yaşatılması gereken bir edep ve adap boyutu var ki o da İslâm ahlakının içerisinde. Kimseyi beğenmeyen katı Müslümanlardan belki bu edepleri öğrenmek mümkün olmayabilir. İşte edep Nimetullah Hoca gibi sünneti yaşayan hocalardan öğrenilmelidir.
O gün bize sünnet-i seniyeye uygun arabaya binme adabını şöyle sıraladı: Besmele çekerek binmek. Sağ ayakla binmek. Elhamdülillah demek. Duasını okumak. Allah’ı zikretmek. Tebessüm buyurarak semaya bakmak. Bunun Efendimiz’in de bir adeti olduğunu söyledi.
Ispanaklı börek
Yemekteki bir hatırayı da paylaşmak isterim. Yemeği ikram eden beyefendi genç olmasına rağmen cömert ve güler yüzlüydü. Masa donatılmıştı, herkes ızgara kebaplar yerken Nimetullah Hoca; “Ispanaklı börek yok mu?” dedi. Şu an bunu yazarken gözüme birdenbire bir yaş geldi fakat ağlamak hâsıl olmadı. “Ispanaklı böreğin nesinden müteessir oldun” diye sorabilirsiniz. Anlatayım efendim.
O ıspanaklı börek isteyince, bunu garsona ilettiler, garson bey ıspanaklı börek olmadığını ama dilersek dışarıdan getirtebileceğini söyledi. O esnada masadakilere; “Siz de ister misiniz?” diye sordular. Ben de boş bulundum ve “Bu kadar nimet var, zahmet olmasın” dedim. Nimetullah Hoca; “Yo yo zahmet olmaz rahmet olur, getirsinler” dedi. Sonra Arapların ve Türkî Cumhuriyetlerdeki kardeşlerimizin cömertliklerini anlattı.
Öyle ya bunca ülke gezmişti ve cömertlik nasıl olur görmüştü. Eski menkıbelerde okurduk cömertliğe dair bir şeyler. Yaşamadığımız bilmediğimiz bir konuydu ve bu konuda belki de ufkumuz açılmalıydı. Nimetullah Hoca onlar ne kadar ikram ederse Allah’ın da onlara daha fazla ikram edeceğini bütün yüreği ile hissettiği için bir de ıspanaklı börek getirmelerini istiyordu. Üç yıl Şırnak Uludere’de böreklere, ev işi hamur işlerine o kadar da hasretlik çektiğim halde, uzun yıllardır aile yüzü görmemiş bu yaşlı zatın halini anlayamamıştım. Şimdi olsa o böreği ellerimle açardım.
Yemekleri yiyip çayları içtikten sonra bizi tekrar otele bıraktılar. İkindi namazını Nimetullah Hoca ile otelin mescidinde kıldık. Nimetullah Hoca bu sefer çok yorulmuştu. Namazını oturarak kıldı. Çünkü o gün sabahın erken saatinden beri ayaktaydı. Bana Gonca Yayınlarından çıkan “Allah’ın Rızası Nasıl Kazanılır” adlı kitabını, birkaç adet ışıldayan sakal telini, bir de muz hediye etti ve odasına istirahate çıktı. Akşam yemeğine de davet etti ama o nasip olmadı.
Eve gittiğimde Nimetullah Hoca’nın kaleminin bende kaldığını fark ettim. Kendisine telefon edip; “Ya helal edin ya da kalemi geri getireyim” dedim. “Kalemimi getir, bu vesile ile seninle bir daha görüşmüş oluruz” dedi. Demek ki kalp kalbe karşıydı. Bu güzel insanın yanına gidilmez miydi, ellerinden öpülmez miydi? Anlatıldığına göre; Abdullah bin Mübarek, Şam’da bulunduğu sırada birisinden ödünç bir kalem almış. Ancak sahibine vermeyi unutmuş ve Merv’e gitmiş. Merv’de bunu fark edince derhal Şam’a dönüp kalemi sahibine iade etmiş. Bu vesile ile bu güzel zatı da anmış olduk.
Aydın BAŞAR
Yazar
Yiğit insan, mert insan, dava adamı, gönül adamı Muhsin Yazıcıoğlu’nun elim bir helikopter kazası sonucu vefât etmesi, tüm sevenlerini yaraladığı gibi bizim yüreğimizde de derin yaralar açmıştı. Kayıp...
Yazar: Aydın BAŞAR
Bir ömür boyu camide tedrisat ile meşgûl olmak büyük bir ideal, büyük bir sabır ve büyük bir istikrar gerektirir. Aşk olmadan böyle bir şeyi başarmak mümkün değildir. İslâm için yapılabilecek belki de...
Yazar: Aydın BAŞAR
Bir gece Göynük‘te kaldıktan sonra, Akşemseddin Hazretleri’ni son bir kere daha ziyaret edip, son güllü dondurmalarımızı da yedikten sonra Göynük’ten ayrıldık. Her zamanki gibi nereye g...
Yazar: Aydın BAŞAR
Güzel insanlar başağa benzer. Siz onlardan biri ile tanışırsınız, sonra onlar sizi diğer güzel insanlarla tanıştırır. Güzel insanlarla tanışıp bilişmenin sayısız faydaları vardır. Sizi gül bahçelerind...
Yazar: Aydın BAŞAR