Prof. Dr. Mehmet Akkuş ile Hulûsi Efendi ve Mektûbât’ı Üzerine Röportaj
- Teşekkür ediyorum. Vakıf olarak böyle bir imkân sağladınız için. Darende’ye gelmekten her zaman olduğu gibi bu sefer de çok memnunuz. Gerçekten burayı seviyoruz.
Ben 1955 doğumluyum, Balıkesirliyim. Balıkesir’de liseyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne 1972’de girdim. Ve mezuniyetim sonrası, 1978 yılında aynı fakültede Türk-İslâm Edebiyaı asistanı oldum; 77-85’te doktora yaptım Esat Coşar Hocamızla birlikte.
Daha sonra 92’de doçent oldum. Bu arada Arapçamı geliştirmek için Mısır’a gittim, bir sene kaldım. 96’da da Suudi Arabistan’da Kral Suud Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştım. Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde profesör olarak görev yaptım ve emekli oldum.
- 1995 yılında ilk defa Darende’ye geldik, bir panel vesîlesiyle gâlibâ. O tarihte biz bu çalışmalara başlamış olduk. İlk defa Mektûbât; Muhittin Tütüncü’nün el yazısıyla olan bir yazma, onun yaptığı bir nüshâ vardı.
Ama tabîî yeniden düzenlenmesi, yeni harflere çevrilmesi gibi bir proje başlamıştı. Ben de o vesîleyle ilk defa Mektûbât’ın yeni harflere çevrilmesini sağladım. Dolayısıyla Darende ile Hulûsi Efendi Vakfı ile çalışmalarımız 1995 senesine dayanır.
O günden bu yana çeşitli vesîlelerle sadece Mektûbât düzeyinde değil, Somuncu Baba dergisinde de mâlûmunuz, çok zaman Hulûsi Efendi’nin şiirlerinden, “Hulûsi-nâme” başlığı altında şiirlerinden şerhler yapmaya çalıştık. Şerh çalışmaları epey bir müddet sürdü. Daha sonra bu Dîvân’ı, Mektûbât’ı, Hutbeler’i bir proje olarak üç cilt hâlinde Prof. Dr. Ali Yılmaz Hocamızla birlikte yeniden tekrar düzenledik, yeniden basıldı.
O çalışmalardan sonra da bu sefer çalışmalarımızın bir başka vesîlesi ortaya çıktı. O da şuydu, bu eserlerin Osmanlı harfleriyle yeniden yazdırılıp kültürümüze kazandırılması gibi bir fikir ortaya çıktı. Tabîî bunlar öncelikle bir hattat tarafından yazıldı.
Bunun içinde acaba bir hatâ var mı, tashis edilmesi gerekir mi, düşüncesi vardı. Dolayısıyla biz onları, önce Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî adlı eserin Osmanlıca yazılmış nüshâsını baştan sona birkaç defa tashis ettik, hattata gönderdik. Hattat tekrar onları düzeltti. Kitap olarak basıldı. Çok güzel bir çalışma oldu.
Bunun dışında çalışmalar devam ediyor; Mektûbât’ın Osmanlıca yazımı ve tashihi başladı.
Dolayısıyla Mektûbât’ın, evet daha önce iki defa yayınlanmış yeni harflerle olan nüshâları var. Onlar çok güzel, hatta deri cilt olarak yayınlanan üç cilt hâlinde takım olarak çok güzel bir neşir oldu. Ama bu sefer de Osmanlıca Dîvân’da olduğu gibi, Mektûbât’ın da Osmanlıca olarak yazılmasını, hatta Hutbeler adlı eserin de Osmanlıca yazılmasını şu bakımdan önemli görüyorum:
Son zamanlarda Osmanlıca dersleri seçmeli ders olarak müfredata konulmaya başladı. Dolayısıyla Osmanlıcaya, Osmanlı harflerine veya eserlerine veya yazma eserlere olan ilgi arttı. Bu sebeple hem yeni harfle hem eski Osmanlı dönemi harfleriyle yazılmış bu tür eserleri karşılıklı olarak, mukâyeseli bir şekilde okumanın, bazı çevreler veya üniversite öğrencileri veya merak duyanlar için oldukça câzip bir hâle geldiğini müşâhede ediyoruz. Bu bir vâkıadır, gözardı edilmememsi gereken bir gerçektir. Dolayısıyla da eserlerin Osmanlıca yazılan kısımlarının yeniden tashih cihetine gidildi. Ve o çalışmalar da sona ermek üzere şu anda.
- Mektûbât’ın muhtevâsı ve bahsettiği konular, hitâp ettiği insanlar için çok önemlidir. O bakımdan, “Dili nasıldır ve içinde hangi konular işlenmektedir?” yani o insanlar Mektûbât deyince neyi anlıyor, bizim mektup geleneği bakımından önemi nedir, neyi anlatıyor? Şimdi Hulûsi Efendi Hazretleri’nin eserinde de geçiyor, mektupların içerisinde, “El-murâseletu nısfı-l-mulâkat” diye bir tâbir vardır; onu sık sık kullanıyor eserinde. Yani “Mektuplaşmak sanki yüz yüze buluşmanın yarısıdır.” Bu fikirden hareketle Hulûsi Efendi’nin hakîkaten hem yakın çevresine hem dostlarına yazdığı mektuplar, hatta Mekke ve Medine’den gönderdiği mektupların son derece güzel bir üslûpla yazıldığı görülüyor. Hatta bu üslûbun Osmanlı dönemindeki güzel o mektup geleneğinin devamıdır. Mektûbât sadece Hulûsi Efendi’nin değil, aynı zamanda o geleneğin son dönemde yazılmış çok güzel bir örneğidir. Bir başka özelliği var bu eserin: O da Mektûbât türü, edebiyatta genelde sadece düz yazı, mensûr olarak yazılır. Ama Hulûsi Efendi’nin bir farkı var; yazdığı mektubuna önce düz yazıyla başlıyor, çok güzel bir hürmet ifade eden cümlelerle başlıyor. Ondan sonra daha değişik bir şekilde bu sefer manzum olarak, aynı konuyu ve aynı kişiye ifadesini manzûm bir şekilde aktardığını görüyoruz. Muhterem babasına, vâlidesine veya oğullarına yazmış olduğu mektupların, -ki birinci mektup oğlu Kemâl Efendi’ye yazılmıştır- oradaki ifadeler o kadar güzeldir ki, “Oğlum, adım Kemal diyerek kendini bir farklı görme.” diye ifadesi var. Kemalin, insanın vasfında, sıfatlarında, hayatında, itikâdında, amelinde olması gerektiğini o kadar güzel ifade etmiştir. Ayrıca sadece oğluna hitâp etmiyor tabîî, orada herkese söylüyor bunları.
O oğlu vâsıtasıyla bütün insanlara hitâp etmektedir. Dolayısıyla Hulûsi Efendi’nin hem şiir bakımından hem nesir bakımından Mektûbât’ın içerisindeki örneklerde son derece güzel bir şekilde karşı tarafı okşayıcı, İslâm’a davet edici veya herhangi bir eksiğini gördüyse onu düzeltici, noksanını tamir edici tavsiyeleri vardır. Kişinin nasıl olması gerektiğini, yani karşı taraftan ne beklediğini hiç çekinmeden, gayet net bir şekilde, “Bunu da söylemesem olmaz mı?” falan gibi düşünmeden, net olarak söylediğini gördüm ben mektuplarında. Dolayısıyla sadece edebî açıdan değil, aynı zamanda itikâdî açıdan, karşı tarafı etkilemesi açısından, usul ve edibâne yönden, karşıyı etkileme bakımından Mektûbât’ın özellikle faydalı olduğunu mülâhaza ediyorum.
- Tabîî ifade ettiğiniz gibi, “mektûbât” geleneği bizde önemlidir. Ama İmam Rabbânî Hazretleri’nin mektupları çok daha böyle karşı tarafa, okuyucu kitlesine şimdi artık biraz daha bize ağır gelebilir.
Bu asırda yazılmış olması bakımından, o geleneğin sanki son asırda ortaya konulan bir numûnesi olması açısından, üslûp bakımından Mektûbât’ın insanlara daha uygun olduğunu görüyorum. İmam Rabbânî Hazretleri’nin Mektûbât’ında da bir konu, tasavvufî bir konu uzun uzun anlatılıyor. Veya sorulan bir soruya cevap olarak birtakım konulardaki ne diyelim, ıstılâhât-ı sufiye dediğimiz tasavvufî ıslahlar hakkında bilgiler veriliyor.
Zaman zaman öyle konular Hulûsi Efendi’de de var. Ama o daha ziyade, günlük bir problem yüzünden, iki aile anlaşamamışsa veya ailenin efrâdından, çocuklarından, birtakım şeylerden şikâyetçi olunmuşsa veya yardım yapılması gereken bir cami, medrese, herhangi bir okul yapılması gerekiyorsa, onun yardıma ihtiyacı varsa o konuyla alâkalı kendisinden yardım alınabileceği kişilere yazdığı, hitâp ettiği mektuplar çoğunluktadır. Günümüz açısından veya onun yaşadığı zaman açısından eserlerin bunları ortaya koyması bakımından son derece etkili olduğunu düşünüyorum. Evet, bir gelenek var ama o geleneğin bu asırdaki farklı bir tezâhürüyle hitâp edecek şekilde güncellenmiş ve yani ihtiyaca cevâben sanki bazı şeyler yazılmış. Durup dururken mektup yazmak değil maksadı.
Her mektubun da bir hedefi var. Sadece “Nasılsın, iyi misin?” falan değil, dikkat ederseniz böyle deyip bırakmıyor yani. Bir “nûr-ı didem” der, “gözümün nuru” der.
Yani çok değişik ifadelerle başlar ama ondan sonra doğrudan duâ cümleleri ile devam eder; zaman zaman içerisinde âyet ve hadisler geçmektedir. Peygamberimizin hadislerini içeride manzûm veya mensûr kısımlarda zaman zaman görüyoruz değil mi? Orada görmekteyiz. Dolayısıyla Mektûbât’ın o bakımdan ben daha farklı bir yönünü görmüş oluyorum.
Şimdi Mektûbât’ın derûnuna az önce işaret ettiğiniz gibi bakıldığı zaman, aslında Hulûsi Efendi’nin ilmî seviyesinin yüksek, müktesebâtının yüklü olduğunu da görüyoruz, mektuplar bunu da ortaya koyuyor. Alıntılarla, atıflarla… Tabîî sadece düz bir yazıyla, günlük konuşmalarla yazılmış bir şey değil. Zaman zaman Mecnûn’dan bahsediyor, Leylâ’dan bahsediyor, İmam-ı Rabbânî’den bahsediyor veya bu büyük mutasavvıfların birtakım görüşlerinden, İsmail Hakkı Toprak’tan bahsediyor.
Eserlerinde Fuzûlî’nin şiirlerinden etkilendiğini görüyoruz. Yûnus Emre’den etkilendiğini görüyoruz. Çünkü bazen o kadar sâde yazdıkları var ki, sade dili var ki, dersin sanki bu Mehmet Akif Ersoy’un, sanki onun. Akif’in eserlerinin arasına koysanız Hulûsi Efendi’nin demezsiniz ve fark etmezsiniz. Bir meseleyi o kadar güzel, gayet sade bir dille hikâye etmesi sebebiyle. Hece vezniyle yazdığı şiirler de var ama daha çok aruzda bu dönemde ortaya konulmuş bir eserdir. Ama aruzla yazdığı şiirlerde, bizim klasik edebiyatımızda olduğu gibi son derece ağdalı bir üslûp da yok.
Bazı cümleler hakîkaten çok ağdalıdır, çok edebîdir. Biz “müşaccâh” dediğimiz; şiirin mensûr neslinin içerisindeki kafiyeye biz “müşaccâh” diyoruz biliyorsunuz. Dolayısıyla o yönden, müktesebât bakımından son derece yetkin olduğunu hatta bir şiirinde okumuş olduğu medrese derslerinin hepsini görüyoruz, Emsile, Binâ, Maksûd, Avâmil, Muğnî gibi en üst düzeye kadar okuduğuna şâhit oluyoruz. Yani sadece Emsile değil okuduğu. Bütün dersleri okuduğunu ifade ediyor, orada tek tek manzûm olarak söylüyor. Dolayısıyla sadece bir şair dememek lâzım. Aynı zamanda İslâm ilimlerine vukûfiyetinin de tam olduğu görülüyor.
Yoksa bizim birçok şairimiz vardır. Normal şairler meselâ, belli bir tabiat şairidir sadece. Ya da bilmem nevrûziye derler eskiden; mevsimleri anlatan şiirler var ya da aşk şiirleri yazar. Ama Hulûsi Efendi öyle değil. Söylediğini âşıkâne bir şekilde söyler ama dayanağı Kur’an ve hadistir. Toplumun meseleleridir. Mektûbât’ın içerisinde annesine, babasına yazdığı şiirler, mektuplar, hitâplar var. “Ey veli nimetim ey canım baba.” Veya da annesi için var.
- Zaten Hamideddin Efendi’nin kitabın takdiminde Hulûsi Efendi’nin huzuruna arz olan bir mektubu var. Babasına hitâp ettiği, yani sanki sağlığında gurbette bir yerdeymiş de Devlethâne’ye bir mektup göndermiş gibi. Rûhâniyetine arz edilmiş çok güzel ifadeler var. Yani onun bence bütün gönül dostları tarafından iyi okunması lâzım. Pir olan bir babaya hürmetin ne şekilde olması gerektiğini ifade eden çok güzel cümleler var orada. Sadece Hulûsi Efendi’nin ana babasına yazdığı mektupların yanında, kardeşlerine yazdığı mektuplarına veya oğullarına yazdığı mektupların yanında, Hamideddin Efendi’nin de babasına olan ifadeleri hakîkaten çok güzel ifadelerdir.
O satırlar Hulûsi Efendi’nin hatırasını, eserini, ona olan vefâsını ortaya koymaktadır. Hem de bu eser vasıtasıyla daha önce babasının arzu ettiği, yazdığı, ifade etmek istediği hususları dile getirmiş, birtakım nasîhatleri ve ifadeleri günümüz insanına ulaştırmak gibi bir amaca yöneliktir diye tahmin ediyorum.
Büyük zâtlar mektuplarını sadece kenarda dursun diye yazmazlardı. İşte mektupları var burada, ne olacak, yani yayınlamazsanız büyük bir değer ifade etmez. Çok güzel yazıyla yazılmış olsa bile bunu günümüz insanına ulaştırmazsak veya sevenlerine, müntesiplerine, muhiblerine ulaşmazsa bu veya bütün insanlara, bütün Müslümanlara ulaşmazsa, kenarda kalsa pek bir fayda elde edilemez. Onun için vakfın böyle bir şeyi yayınlamakta kastettiği bir maksadın olduğunu düşünmek lâzım.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Kasır; hükümdarların, yönetici kesimden kimselerin kullanımı için inşâ edilmiş özel yapıdır. Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle birlikte başlayan Türk mimarisinin yeni döneminde inşâ edilen yapılar içeri...
Yazar: Resul KESENCELİ
- Kıymetli hocam öncelikle kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?- Konya’nın Kadınhanı ilçesi Demiroğlu köyünde dünyaya geldim. İlkokulu köyümde bitirdim. Kadınhanı’nda, Diyanet İşleri Başkanlığı’na...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Sakarya İl Müftüsü kıymetli Mehmet Âşık hocamızı ziyâret ettik. 1986-1987 yıllarında Darende Müftülüğü yaptığı için, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretler’iyle ilgili hâtıralarını, o günkü Dar...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Emekli Bürokrat Bekir Ulubaş: “Hulûsi Efendi (K.S) Hayata Bakış Açımı Değiştirdi, Ülkeye Hizmet Aşkımı Artırdı”Darende dostu Gürünlü hemşehrimiz emekli Et Balık Kurumu Genel Müdürü Bekir Ulubaş Bey’le...
Yazar: Musa TEKTAŞ