Emekli Bürokrat Bekir Ulubaş ile Hulûsi Efendi (k.s) Konulu Röportaj
Emekli Bürokrat Bekir Ulubaş: “Hulûsi Efendi (K.S) Hayata Bakış Açımı Değiştirdi, Ülkeye Hizmet Aşkımı Artırdı”
Darende dostu Gürünlü hemşehrimiz emekli Et Balık Kurumu Genel Müdürü Bekir Ulubaş Bey’le beraberiz. Darende ve Hulûsi Efendi hazretleri üzerine bir sohbet yapıp hatıralarını dinleyeceğiz.
- Öncelikle Bekir Bey kısa özgeçmişinizden tahsilinizden ve memuriyet hayatınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?
- 1952 Gürün doğumluyum. İlkokulu Gürün’de okudum. Daha sonra Ziraat Ortaokulu ve Ziraat Lisesini Ulaş Üretme Çiftliği’nde yatılı olarak tahsil ettim. Ardından Ziraat Fakültesi’ni bitirdim. Yurdun değişik yerlerinde teknik eleman ve idareci olarak görev yaptım.
25 sene sonra Ankara’ya geldim. Bürokrat olarak göreve başladım. Et Balık Kurumu’nda 12 yıl, Allah nasip etti, ülkeme genel müdür, genel müdür yardımcısı olarak hizmet ettim. İnşallah Cenâb-ı Allah’ın yardımıyla bundan sonraki hayatımızda ölünceye kadar bu ülkemize hizmet etmeye çalışacağız.
- Hulûsi Efendi hizmetleriyle, hayır öğütleriyle Darende, Gürün, Sivas, Maraş ve Türkiye’nin değişik yerlerinde çok sevilen sayılan bir şahsiyettir. Onun kıymetini benim anlatmam mümkün değil, değerini benim dile getirmem mümkün değil.
Ben çocukken aile ortamında onunla ilgili çok güzel sözler söylenir, öğütleri nakledilirdi. Daha önce yaptığı hizmetler anlatılırdı. Ayrıca mevlitlerde, düğünlerde konuşulurdu ve benim Hulûsi Efendi’yi ilk bu şekilde tanımam 12-13 yaşlarında oldu. Ona karşı o zamanlarda bir sevgi oluştu içimde.
Okul döneminde de sürekli Hulûsi Efendi ile ilgili o çevrenin çocuklarıyla, gençleriyle okuduğumuz için konuşulur, anlatılırdı. Evet, daha sonra tahsil hayatım bitip mesleğe başladığımda, 20’li yaşlar civarında Gürün’de bulunduğum zamanlarda Aşçı Hoca diye anılan Mehmet Semiz hoca vardı onunla, Mustafa Karataş hoca vardı onunla, Suçatı’dan eski ismiyle Telin’den Şerafeddin Takçı hoca vardı, Allah rahmet eylesin onlarla zaman zaman da ziyarete gitmeye başladım. Onlarla beraber Darende’ye gidip geliyordum.
Bu arada her gittiğimde Hulûsi Efendi ile ilgili bende çok iz bırakan hâtıralar oluştu. Bunlardan biri, çocukluğumda duyduğum bir menkıbeyi anlatmak istiyorum. O ziyaretlerimde gördüğüm güzelliklerden de bahsetmek istiyorum.
Ondan o kadar güzellikler gördüm ki, onlar bizim hayata bakış açımızı değiştirdi, benim hayata bakış açımı değiştirdi, ülkeye hizmet aşkımı artırdı.
Bir gün bir mecliste oturuyordum. Hulûsi Efendi’yi de duyuyorum ama daha görmemiştim. Birisi dedi ki, Gürün’den birisi, bizim köyden bir zata Hulûsi Efendi’yi çok anlatmışlar, hizmetlerini söylemişler, sözlerini söylemişler.
Demiş ki, gideyim bu Hulûsi Efendi’yi bir de ben ziyaret edeyim. O zaman araba yok, yol yok. At ile dağdan dağa Gürün’den Hulûsi Efendi’yi ziyarete gitmiş.
Fakat bu şahıs hanımına çok kaba ve çok sert davranırmış, haklarını çiğnermiş. Giderken demiş ki: “Ya Hulûsi Efendi’ye evliyâ diyorlar, acaba benim hanımıma kaba davrandığımı bilir mi, yüzüme gelir mi?”
Darende’ye yaklaşınca, “Yâ Hulûsi Efendi mi yaşça büyük, ben mi büyüğüm?” Biraz daha yaklaşınca “Her varana gül kokusu ikram ediyor.” diyorlar, “Bana da gül kokusu verir mi?” demiş.
Darende’ye varıyor, atını bir yere çekiyor, Efendi’nin ziyaretine girince o kimse, Hulûsi Efendi’nin eline varıyor. Hazret diyor ki: “Oğul, ben yaşça senden büyüğüm. Buyur otur, şüphen olmasın.” buyuruyor. Hulûsi Efendi hiç o kimsenin yüzüne bakmıyor, ortaya cemâate bir şeyler anlatıyor.
Diyor ki: “Hanımlar size emânettir, hanımlarınıza kaba davranmayın.” Ama yine o zat utanır diye hiç yüzüne de bakmıyor. O kimse demiş ki: “Ya Hulûsi Efendi hakîkaten büyük zatmış. Benim yolda düşündüğümü daha kapıdan girer girmez ‘Ben yaşça senden büyüğüm.’ dedi. E bu sefer de yüzüme bakmadan, ‘Hanımlara kaba davranmayın, haklarını gözetin.’ dedi.” ve yüzüm kızardı evdeki kabalığımdan dolayı. Kalktım sohbet bittikten sonra çıkıyordum. Dedi ki: “Oğul, ben yaşça senden büyüğüm, dur sana bir de gül yağı esansı ikram edeyim.” dedi. “Bir de gül yağı verdi. Ondan sonra hayatım değişti.” dediğini anlatmışlardı.
Onu duyunca da Hulûsi Efendi zaten her ortamda duyduğum için gönlüm daha çok Hulûsi Efendi’ye ısındı. Ziyaretlerde de demin de söyledim tekrar olmasın, gördüklerimle hayatıma yön verdim.
Bir gün Aşçı Hoca, Şerafeddin Hoca ile beraber ziyaretine gittik. Akşamüstü Ramazanın birinci günü. Çok misafir var. Sofra kuruldu. 3–4 sofra kuruldu devlethânede. İçlerinde de en genci benim.
Bana doğru baktı: “Delikanlı yanıma gel.” dedi. “Yanıma otur.” dedi. Tabii ben gönülden çok seviyorum. Böyle bir şeye teklifte bulununca sevindim. Vardım yanına oturdum.
İftar olduktan sonra bana ikramda bulundu: “Buyur.” dedi. Ama o ortamda böyle sanki bir manyetik alana tutulmuş gibi oldum. Dizim dizine değdi. Önümüze konan yemeklerin içerisinde pekmez var. Ben o heyecanla pekmezi tanıyamadım.
Halbuki Gürün yöresinde, çocukluğumuzda pekmezle büyüdük. Pekmezi tanımamam mümkün değil. Annemle beraber pekmezin, tut pekmezinin yapılışında bulunur, ona, anama yardım ederdim. Pekmezi tanıyamadım. “Bu nedir, bu yemek nedir?” diye içimden geçirdim.
Ama dizim de Hulûsi Efendi’nin dizine değiyor. Öyle bir ortam içerisinde yemek bitti. Kalktık aşağıya indik, beraber Gürün’e gideceğiz. Dedim ki ya o sofradaki bilemediğim yemek pekmezdi. O manyetik alandan çıkınca, o güzel ortamdan çıktıktan sonra etkilenmişim. Bunu hiç unutamadım.
- Öyle ortamlarda bulunmaya hep gayret gösterdim. “Hayatıma hani yön verdi.” dedim ya, dedim ki ya bu ortamlar hakîkaten insana huzur veren bir ortamlar. Hep öyle ortamları arzu ettim, arzuladım hayatım boyunca.
Yıllarca ülkenin değişik yerlerinde görev yaptığımı söyledim. Maraş’ta çalıştım, Afyon’da çalıştım, Tokat’ta çalıştım ve daha değişik yerlerde görev yaptım. Zaman içerisinde de ailem, büyüklerim Gürün’de olduğu için Gürün’e giderdim.
Bir defasında Gürün’de bulunduğum zaman dediler ki Hulûsi Efendi Gürün’e geliyor.
Gürün’de Hulûsi Efendi’nin tarîkat arkadaşlarından dayı vardı, Hüsnü Dayı. Hüsnü Dayı’nın evine gelecek, bana da haber verdiler. Ben de Hüsnü Dayı’nın evine gittim, vardım ki Hulûsi Efendi oturuyor odada. Arkadaşlar, kendisiyle beraber olanlar etrafında oturuyorlar, bağdaş kurmuşlar. Kapının kenarında bir boş yer var, oraya oturdum.
Şöyle bir baktım, hep yüzü nurlu, pırıl pırıl insanlar. Bana huzur veren, baktığım zaman bakmaya doyamadığım insanlar. Bir yerde bir yazı okuduydum ben; ziraat mühendisiyim, dinî bir eğitim almadım ama dinimi öğrenmek için çok kitap okudum. Bir yerde bir yazı okudum; Kara Davut diye bir kitapta olsa gerek:
“Bir kişi bir zatı Allah dostu olarak kabul eder, toplumda saygın bir insan olarak kabul eder, o insanla yan yana olduğu zaman devamlı onun kalbini nur kabul eder, ondan kendi kalbine aktarmaya çalışır.” diye bir şey okudum. Doğru mu, eksik mi, fazla mı bilmiyorum.
Hulûsi Efendi gözünü yummuş, nurlu… Bakmaya doyamıyorsun, öyle de bir yapısı var. Şimdi o okuduğumdan da etkilendim. Hulûsi Efendi’den kalbinden kendi kalbime sanki nur aktarıyormuş gibi sürekli böyle kafamla kendi kendime fikir aktarmada bulunuyorum.
Öyle ki, ben de ne kadar olduğunu hatırlamıyorum; belki bir dakika, belki beş dakika oldu. Hulûsi Efendi’ye devamlı bakıyorum. Birdenbire gözünü açtı ve mübârek bana doğru şöyle baktı. Bakınca utandım, ben de yere baktım sohbet bitince dışarı çıktım, bir rahatlamışım ki anlatamam.
İki üniversite mezunuyum, neyin insanlar üzerinde etkili olduğunu bilecek kadar dünyevî eğitim aldım. Fakat böyle uhrevî bir şeyi hazzı o hareketimle yaşadım. Onu hiç unutamıyorum. Üzerimde çok büyük iz bıraktı.
Her gittiğim ortamda toplum liderlerine, toplum önderlerine, kanaat önderlerine, topluma hizmet etmişlere hep saygı duyma ihtiyacı hissettim. Hayatımda etkili oldu dedim ya… Yine bir gün -bu arada onu unuttum söylemeye- 20 küsur yaşlarımda intisap ettim, ders aldım. Ders aldıktan sonra bütün hareketlerimi kontrol altında tutmaya çalıştım.
Sebebi şuydu: “Ben böyle bir güzel ortamdan ders aldım. Yanlışım oraya mal edilir. Bu ihvan grubunda yanlış olmamalı. Ben hep dürüst olmalıyım. Ben hep güzel hareket etmeliyim. Hareketlerimin bir sınırı olmalı.” diye düşündüm. Bu hayatıma bir yön verdi, beni bir çerçeve içerisinde tuttu.
- “Kişi sevdiğiyle beraberdir”
- Yine bir gün, Gürün’de bulunduğum bir zamanda Darende’ye ziyarete gidenler benim Gürün’de olduğumu görünce, “Bekir Bey beraber gidelim.” dediler. Beraber gittik. Hulûsi Efendi her zamanki güler yüzlülüğüyle karşıladı, bize izzet ikramda bulundu.
Yine gidenlerin içerisinde diğerleri 60 yaşının üzerinde, ben ise 30 yaş civarında bir gencim, en gençleriyim. Birkaç sefer de dikkatimi çektiği için olsa gerek ki dedi ki:
“Delikanlı, seni hep bu gönül ehli insanlarla, hocalarla görüyorum, geliyorsun. Kişi sevdiğiyle beraberdir oğul.”
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” kelâmının sonraları hadis-i şerif olduğunu öğrendim. Bu hitap hiç kulağımdan gitmedi benim. “Öyleyse ben güzel ortamlarda bulunmalıyım. Öyleyse ben benden daha iyi, hayatı topluma adanmış insanlarla beraber olmalıyım. Bu topluma eğer faydalı olacaksam bu toplumun hizmetinde bulunanlarla beraber olmalıyım.” diye düşündüm. Ve hayatıma bu söz yön verdi. Demin başta da söylediğimiz gibi, hayatımı buraya göre dizayn ettim.
- Gönül yani vakıf hizmetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Elhamdülillah görüyorum ki bugün Türkiye’de çok vakıflar var, çok hizmet etmeye çalışan toplum önderleri var, ama Darende’nin şu andaki ortamı Türkiye’de hiçbir yerde yok. Her gelen memnun ayrılıyor.
Ben bürokratlıktan emekli olmadan önce bürokrat arkadaşlarla beraber Darende’ye ziyarete gittim. Darende’yi ziyarete giden bu arkadaşların içerisinde dünyanın değişik yerlerinde ülkemizi temsil etme imkânı yakalamış arkadaşlarımız vardı. Darende’deki o temizliği, dizaynı, güzelliği görünce hepsi şu şeyi söylediler:
“Bu vakıf ne güzel hizmet ediyor. Bu Vakıf Başkanı ne güzel insan.”
Bu sözü söylediler. Ben de bu sözden çok memnun oldum. Hakîkaten o kadar güzel ki… Gelen insanlar o kadar memnun ki. Değişik yerlerde, hiç ummadığımız değişik fikirlerdeki insanlar burayla ilgili çok olumlu şeyler söylüyorlar, çok güzel şeyler söylüyorlar. Tabii İslam’ın bütün güzelliği buraya yansımış, hizmet edenlerin güzelliği de buraya yansımış. Oradaki müzeyi gezdik, kitaplığı gezdik. Oradaki o müzenin, kitaplığın, o insanların üzerinde bıraktığı izi gördüm.
Bir milyona yakın insanın ziyaret ettiği söylendi Darende’yi. Büyükşehirlere yakın bir yer değil. En yakın olduğu şehir 100 kilometreden, 150 kilometreden aşağı değil. Ama bir milyon insan Darende’yi, bu güzellikleri, orada yatan zatların mânevî havasını görmek için geliyorlar, ziyaret ediyorlar.
Darende’deki bu hastaneyi gördüğümüz zaman, “Bu hastane ne güzel hastane, bunu yaptıran insan ne güzel insan.” demeden o grubun içerisinden insanlar geçemediler. Suyu başka, bülbülü başka, gülü başka.
Şimdi H. Hamideddin Ateş Efendi, Vakıf Başkanı olarak hizmet ediyor. Hulûsi Efendi vefat ettikten sonra evlatlarıyla diyaloğumu kesmedim. Hamideddin Efendi’yi zaman zaman ziyaret ediyorum.
Ben, rahmetli Erbakan Hoca’nın döneminde, Musa Demirci’nin Tarım Bakanı olduğunda, bürokrat olarak Ankara’ya gelmiştim. Daha sonra müşâvir olarak bir müddet hizmet ettim. Ak Parti hükümeti kurulduğu zaman da müşâvirdim. Ama o ara aktif bir görevde değildim.
Bir gün bir arkadaşım dedi ki: “Hulûsi Efendi’nin oğlu Hamideddin Efendi, Darende Vakfı Başkanı, Bolu’ya sahraya gelmiş. Beraber Bolu’ya gidelim Bekir Bey.” dedi. Beraber Bolu’ya gittik.
Gerede’de bir yaylada gönüldaşları, Hulûsi Efendi’yi seven insanlar, Hamideddin Efendi’nin etrafında bir yaylada oturuyorlar. Biz de vardık, o sohbete iştirak ettik.
Tabii sohbet bittikten sonra Hamideddin Efendi orada bulunan cemâatten değişik şekilde hatır gönül ediyor, “Hoş geldiniz.” diyor, konuşuyor, soru sormak isteyenlerin sorularına cevap veriyor. Bizi de gördü orada.
Dedi ki: “Bekir Bey hoş geldin.”
“Hoş bulduk efendim.” dedim ben de.
“Bekir Bey, bir atama oldu mu sizinle ilgili?” dedi.
“Olur inşâallah efendim, himmetinizle.” dedim ben de.
“Olacak inşâallah.” Buyurdu.
Ziyaret bitti, biz Ankara’ya geri geldik. Ben müşâvir olarak görev yapıyorum. Duası ile inşâallah bir gün sonra beni çağırdılar. Duanın gücünü orada gördüm, gönül gücünü orada gördüm, gönül güzelliğini orada gördüm.
“Bekir Bey, seni genel müdür olarak tekrardan atamak istiyoruz.” dediler. “Takdir sizin.” dedim. Ondan sonra 12 sene değişik yerlerde genel müdür olarak hizmet ettim. Allah’ın takdiri ile duanın gücünü orada gördüm. Güzel insanlar, hizmetleriyle güzelliklerini ortaya koyuyorlar.
Ben; Vakfı Başkanı Hamideddin Efendi’nin, Hulûsi Efendi’den sonraki hizmetlerini; babasının bırakmış olduğu bayrağı daha ileriye taşıyışını gördüm. Hakîkaten sadece Darende’nin değil, Türkiye’nin göz bebeği haline gelen bir yer oldu. Allah hizmetlerini daim etsin inşâallah.
- Şimdi tabii Ankara’daki çevremiz, bürokrat çevresi… Bu arkadaşlardan Darende’yi duyan, Darende’deki o güzelliği işiten arkadaşlardan, “Bizi Darende’ye götürür müsün? Beraber ziyaret etsek olmaz mı? Sen yakın bir ilçedensin.” diyen arkadaşlarım var. Bunların içerisinde Çalışma Bakanlığı Müsteşarlığı yapmış olan Namık Ata Bey ve birkaç kişi daha ısrar ettiler ki, “Bizi götür.” diye. Ben de “Olur.” dedim.
Beraber buradan Darende’ye gittik. Onlar ailelerini aldılar, ayrı ayrı arabayla; biz de aldık. Gittik Darende’de Tiryandafil Otel’de misafir olduk. Sabahleyin Somuncu Baba’da sabah namazını kıldık. Geri sabah erken otele döndük: “Biraz istirahat edelim, sonra vakfa gidelim, Hulûsi Efendi Vakfı’nı ziyaret edelim.” dedim.
Fakat elimde olmayarak istirahatten önce hanıma dedim ki: “Hanım, inşâallah Hamideddin Efendi’ye malum olur, inşâallah bugün Hamideddin Efendi’yi ziyaret edebiliriz.” dedim. O da “İnşallah.” dedi. Bir saat daha istirahat ettik. Otelden diğer bürokrat arkadaşlarla çıktık. Doğru vakfın önüne vardık.
Arabaları bıraktık. Biraz sonra Hamideddin Efendi’nin evi de vakıftan görünüyor; o tarafa doğru oradaki insanların baktığını fark ettim. Bir baktım ki Hamideddin Efendi de çıkmış, evden geliyor. Geldi, bizim yanımıza gelince beni tanıyor, fakat diğer misafirleri tanımıyor. Bize doğru döndü:
“Bekir Bey, hoş geldiniz. Mevlâ bizi evde bırakmadı. Gönülleriniz görüşmeyi arzu etmiş ki, çıktık vakfa geldik” dedi. O zaman utandım. Dedim ki: “Gönülden, efendi bugün görürüz diye dua ettim, rahatsız ettik.” dedim. Geri döndü baktı. Ben de yeni rahatsızlıktan kalktıydım. “Bekir Bey, Hulûsi Efendi derdi ki: ‘Hasta olan değil, vâdesi yeten ölür.’ Maşallah, toparlanmışsın, geçmiş olsun.” dedi. Öbür misafirimizi, Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Namık Ata Bey’e buyur etti. Daha önce hiç görüşmemişlerdi. Ben rahatsız olduğum için “Sen yavaş gel.” dedi. “Ben zaten pek zor yürüyordum.” Yukarı çıktık.
Yanımdaki misafirlerle ilgilendiler, ilgi gösterdiler, bizi misafir ettiler. O ortamı hiç unutmuyorum. O arkadaşların oranın güzelliğiyle ilgili söyledikleri sözleri de hâlâ unutmuyorum.
Darende bu ülkenin bir değeri halinde. Darende bu ülkenin mânevî sahibi halinde. Oradaki insanlarla görüştüm, konuştum. O arada her gelenin benim gibi düşündüğünü gördüm. Demek ki bir ben değil… Hizmet olursa her gelen gönül aynı düşünüyor. Allah devamını sağlasın. Allah razı olsun.
Bir de seçimden önce, bir seçim neticesi hakkında işaret almışsınız Bekir Bey. Anlatabilir misiniz?
- Hamideddin Efendi Hazretlerinden bir adaylık sürecimde… “Efendim, ben Sivas’tan AK Parti’den milletvekili olmak için mürâcaat ettim” demiştim. Yıl 2009 muydu, 2008 mi… O dönemdi. Sıraya da kondum, şu anda sırasını hatırlamıyorum; 4 veya 5. sıraydı. Zaten 5 milletvekili vardı Sivas’ın AK Parti’den, yani seçilebilecek bir sıraydı.
Sivas’ta gezmem gereken köydür, ilçedir, beldedir geziyorum. Kurbanda geziyorum. Aziz Mum diye, Hulûsi Efendi’nin de hizmetinde bulunmuş, vakıf üyeleri tarafından çok sevilen, Gürün’de bir şahsiyet var, çok güzel gönüllü bir insan. Onunla da hukukum belli bir düzeyde.
O, vakıf başkanımız Hamideddin Efendi’yi ziyarete gittiğinde demiş ki: “Bekir Bey nerelerde?” Gürünlü olmamız vasıtasıyla ona sormuş Hamideddin Efendi. Aziz Mum bana dedi ki telefonda: “Hamideddin Efendi sizi sordu.” deyince, ben anladım. İçimde bir şey oluştu.
Dedim ki: “Bir Darende’yi ziyaret edeyim.” Suşehri tarafında seçim çalışmaları yapıyordum. Yanımdaki arkadaşlarla çalışmayı bitirdik, geri döndüm Gürün’e. Gürün’den Darende’ye gittim. Öğlen namazında Hamideddin Efendi’nin arkasında namaz kıldım. Cemâatle beraber çıktık.
O arada bizi görmüş demek ki: “Bekir Bey!” dedi. “Buyrun efendim.” dedim. “Muhsin Bey olmasaydı seçilirdin.” Buyurdu.
Daha sandık konmadı, daha seçime epey zaman var. Arabaya bindi. Dedim ki: “Biz seçilemeyeceğiz.” Hakîkaten seçilemedik. Çok az bir oyla, 374 oyla; Muhsin Yazıcıoğlu Bey seçildi. Kader işte…
Böyle de bir anımız oldu. Ben Vakıf Başkanımıza, Darende’ye, ülkeye hizmetinden dolayı saygılarımı sunuyorum, hürmet ediyorum. Allah hizmetini daim etsin. İnşâallah biz de ilminden faydalanalım. İnşâallah neslimiz de ilminden faydalansın Allah’ın izniyle.
Bekir Bey biz de sizlere afiyet diliyoruz, Allah razı olsun. Vakit ayırdınız, teşekkür ederiz.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Sırça saray sizin olsun,Çulun bende hatırı var. Hiçbir canı incitmeyen Kulun bende hatırı var.Solup gitse gazel demem,Gayrısına güzel demem,Bin dikene âh edememGülün bende hatırı var.Sılada ...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ
Darende ve Hulûsi Efendi dostu olan kıymetli Miraç Akdoğan vekilimizle beraberiz. - Miraç Bey öncelikle daha gençlik yıllarınızdan itibaren Darende ve Hulûsi Efendi Hazretleri’yle ta...
Yazar: Musa TEKTAŞ
İnsanlık, dünya yaratıldığından beri iyinin ve kötünün mücâdelesine şâhittir. Allahu Teâlâ, insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır; ancak insan, zaman zaman en aşağılık duruma düşme eğilimi sergilemek...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Tasavvufî Türk Edebiyatı ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)- Tasavvufî Türk Edebiyatı deyince ne anlıyoruz hocam? - Geleneğimizde tasavvuf, yalnızca dinî kuralları ihtivâ eden bir anlayış değildi...
Yazar: Musa TEKTAŞ