Allah Râzı Kul Râzı
Rızâ, “cân u gönülden kabullenip hoşnut olmak” demektir. Mü’minler hep Yüce Allah’ın rızâsına tâlip olan kişilerdir. “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rukû’a varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk (rıdvân) dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.”[1]
Nitekim Hudeybiyye’de ölümüne Peygamberimiz (s.a.v.)’e bağlılık akdi yapan mü’minlerin bu sözleşmesine “Rıdvân/Rızâ bey’ati” denilmiş ve Yüce Rabb’imiz onlardan râzı olduğunu âyetinde beyan etmiştir; “Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğip el verirlerken, and olsun ki hoşnut olmuştur.”[2] Demek ki, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için mal ve can, evlâd ü iyâl, kısaca sahip olduğu her şeyini O’nun yoluna vermeye hazır olmak lâzımdır.
Rıdvân, yani Yüce Yaratıcı’nın rızâsına mazhar olmak, cennetlik mü’minlerin ulaşmak istediği en son hedeftir. “Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, temelli kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn Cennetlerinde hoş meskenler va’detmiştir. Allah’ın hoşnut olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.”[3]
Yüce Rabb’imizin rızâsına ermek için, O’ndan râzı olmak gerekir. O’ndan bize gelen her şeye gönülden râzı olunmalı. O’nun yarattığı her şey rızâ ile kabullenilmeli, bize bahşettiği her şeyden hoşnut olunmalıdır. Sonunda âyetlerin söylediği hedefe ulaşılacaktır: “Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular.”[4] Yüce Allah’ın onlardan râzı olması, onların iman edip yalnızca kendisine bağlı kalarak kulluk etmeleriyle olacaktır. Kullar da Yüce Allah’ın dünya ve âhirette kendileri için takdir edip yarattığı her şeye gönül hoşnutluğu ile rızâ göstermekle O’ndan râzı olduklarını isbat edeceklerdir. Dünyada O’nun kendilerinden istediği bütün her şeyden, âhirette de O’nun kendilerine bahşedeceği cennet ve nimetlerine râzı olmalarıdır. O’nun kullarından râzı olması, âhirette cennetlik kullarına “Dileyin benden ne dilerseniz o size fazlasıyla verilecektir.” buyurması ve va’d ettiklerini kullarına vermesidir. O, dünyada kullarının yapıp ettiklerinden râzı olacak, kullar da O’nun dünya hayatında verdiklerinden, âhirette bahşedeceklerinden râzı ve hoşnut olacaklardır.
Âyetlerde Rabb’imizin râzı olup cennette ağırlayacağı kulların özellikleri şöyle özetlenmiştir: Özü sözü doğru olanlar, Muhâcir ve Ensâr gibi iyilik yarışında olanlar, mü’minleri dost edinip inkârcıları düşman bilenler, iman edip imanların gereği sâlih amel işleyenler. Kur’ân’ın bu rızâ formülünü anlayabilmek için şu âyetleri okuyuvermemiz yeterli olacaktır:
“İyilik yarışında öne geçen/önceliği kazanan Muhâcirler ve Ensâr ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”[5]
“Onlar, Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumdur, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Peygamber’ine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, zemininden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’ın taraftarlarıdır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.”[6]
“İnanıp yararlı iş işleyenler, işte onlar da, yaratıkların en iyileridirler. Onların Rableri katındaki mükâfâtı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn Cennetleridir. Allah onlardan râzıdır. Onlar da Allah’tan râzıdır. Bu, Rabb’inden korkan kimseyedir.”[7]
Söylediklerimizi hayatımızdan örneklendirecek olursak: Yüce Allah, bizleri erkek yahut kadın olarak yarattı, râzıyız. Bizi bu zamanda yarattı, râzıyız. Mensup olduğumuz ırktan, ana babadan yarattı, râzıyız. Bize verdiği boy pos, renk, meziyetler, variyet… Her şeyden râzıyız. O’nun ezelde bizim için takdir ettiği her şeye râzıyız. Şâirin dediği gibi:
Deme şu niçin şöyle
Yerincedir o öyle.
Bak sonunu seyreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.
Bize gönderdiği Peygamber (s.a.v.)’den, onun vasıtasıyla bize indirdiği kitaptan râzıyız. O, hayata dair ne söylemişse ne emretmişse râzıyız. O’nun Peygamber’i bize ne öğretmişse ve ne göstermişse râzıyız. O’nun Kitabında bize ne emredilmiş ne yasaklanmışsa râzıyız. Şu sınav dünyasında O, bize hangi sınav soruları sorsa biz hepsinden râzıyız. Eskilerin hep dediği gibi diyoruz: Âmentü billah ve bimâcâe min indillah. Âmentü bi Rasülillah ve bimâcâe min indi Rasülillah. /Allah’a inandım, Allah katından ne gelmişse hepsine iman ettim. Allah Rasûlü’ne inandım, Rasûl’ün katından ne gelmişse hepsine iman ettim.
Yüce Allah’tan râzı olan, sızlanmaz, mâzeret üretmez, nankörlük etmez. O sabırlıdır, kanaatkârdır, her hâl ü kârda hamdeden ve şükreden bir kuldur.
Bir hadislerinde Peygamberimiz, “Kim Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den râzı olursa ona cennet vâcip olur.”[8] buyurmuştu. Bir gün insanlar Peygamberimiz (s.a.v.)’e lüzumlu lüzumsuz sorular sormuş ve onu kızdırmışlardı. Bunu fark eden Hz. Ömer dizleri üzerine çökerek, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, Peygamber olarak Muhammed (s.a.v.)’den, önder olarak Kur’ân’dan râzı olduk.” diyerek teslimiyet ve rızâ hâlini beyan etmişti. Onun bu sözleri Peygamberimiz (s.a.v.)’i rahatlatmış ve sakinleştirmişti.[9]
Elbette Allah’ın takdirine râzı olmak, tedbir almaya mâni değildir. Bizler kul olarak, yapılması gerekenleri yapacağız, tedbirimizi alacağız, ama sonuçlara râzı olacağız. Zira kul hak eder, Yüce Rab de halk eder. Bazen bize göre iyi/güzel görünmeyen bir şey eninde sonunda bizim hayrımıza olabilir. Onun için, “Olan her şeyde hayır vardır.” denilmiştir. Zaten mü’min, başına gelen her şeyi hayra dönüştürmesini bilen kişidir. Sözgelimi o, bir nimete erer şükreder, bu onun için hayır olur. Bir sıkıntı ile karşılaşır, sabreder, sonuçta o da onun için hayır olur. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.)’in müjdesi açıktır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değerdir. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir durum sadece mü’minde vardır: Bir nimete erip sevinse, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”[10]
Peygamberimiz büyük ümitlerle gittiği Tâif ziyaretinden taşlanarak Mekke’ye dönmek zorunda kalmıştı. O, Tâif’te yaşadıklarının kendisi için Uhud gününden daha şiddetli olduğunu söylemiştir.[11] O, Tâif dönüşü, meleğin “İstersen Rabb’in onları helâk edecek.” teklifi üzere şöyle duâ etmiştir: “Rabb’im. Eğer bana karşı bir öfken, bir kızgınlığın yoksa, çektiğim eziyetlere ve musîbetlere hiç aldırış etmem; ancak Sen’den gelecek bir âfiyet ve koruma da benim için daha geniş ve hoştur.”[12]
Biz mü’minler olarak birbirimize duâ ederken, “Allah senden râzı olsun.” deriz. Tabîî ki, Yüce Allah’ın kulundan râzı olması için, kulun Rabb’inin rızâsına uygun işler yapması gerekir. Bu duâyı yaptığımızda bizler, Allah’ın rızâsını kazandıracak işlere yönelmeliyiz. Bir kardeşimiz bu duâyı bizim için yaptığında da kendimizi Rabb’in rızâsına erdirecek işlere yöneltmeliyiz.
Sahâbeden birini andığımız zaman, “Râzıyallahü anh/Allah ondan râzı olsun.” deriz. Çünkü onlar, Allah ve Rasûl’ünün rızâsını her şeylerinin önüne koymuş, Saadet Çağı’nın en hayırlı insanlarıdır. Ashaptan birine bu duâyı ederken, onların nasıl Allah’ın rızâsına mazhar olduklarını hatırlayıp onlar gibi olmaya çalışmalıyız.
İşte bu rûha sahip olursak Yüce Rabb’imizin şu müjdesine nâil oluruz: “Ey huzur içinde olan can! O, senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabb’ine dön! Ey can! İyi kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”[13]
Şimdi soralım kendimize? Biz Rabb’imizden râzı mıyız? O’nun bize biçtiği ömürden, hayattan, kaderden ne kadar râzıyız? Peki Rabb’imiz bizden râzı mıdır? Yaşadığımız hayattan, tercihlerimizden, yaptıklarımızdan ve kaçındıklarımızdan...
O hâlde O’ndan gelen her şeye rızâ göstererek O’nu râzı etmek için gayret edelim! Unutmayalım, O’ndan gelen her şeye rızâ gösterdiğimiz ölçüde O, bizden râzı olacaktır. Dünyada izzetli, âhirette cennetli bir hayatta ancak O’nun rızâsını kazanmakla mümkün olacaktır. Yüce Allah’ın rızâsına ermek, kul için aksa’l-gâyedir, gâyelerin en yücesi, hedeflerin zirvesidir.
[1] 48/Fetih, 29.
[2] 48/Fetih, 19.
[3] 9/Tevbe 72.
[4] 5/Mâide, 119, 9/Tevbe, 100, 58/Mücâdile, 22, 89/Fecr, 28, 98/Beyyine, 8.
[5] 9/Tevbe, 100.
[6] 58/Mücâdile, 22.
[7] 98/Beyyine, 8.
[8] Müslim, İmâre 116; Ebû Dâvûd, Salât.
[9] Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât.
[10] Müslim, Zühd 64.
[11] Buhârî, Bedʾü’l-ḫalḳ 7; Müslim, Cihâd 111.
[12] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, 2/29
[13] 89/Fecr, 28.
Ali AKPINAR
Yazar
İnsanlık tarihi boyunca iktisâdî hayatın merkezinde üretim, ticaret ve bölüşüm ilişkileri yer almıştır. Ancak toplumların huzuru ve iktisâdî dengesi, sadece üretilen zenginliğin miktarıyla değil, bu z...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Rızâ kelimesi lügatte; hoşnutluk, muvâfakat, karşı çıkmamak, istek, irâde, tevekkül, yönelmek, itâat etmek, boyun eğmek, sevmek, kabul etmek, sızlanmamak, yakınmamak, hoşnut ve memnun olmak gibi anlam...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Prof. Dr. Süleyman Doğan ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun hazırladığı Darende’ye Adanmış Bir Ömür, Nasihat Yayınları arasında yerini aldı.Kitabın en dikkat çeken hususlarından biri Seyyid Osman Hulûsi E...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Medeniyetimizin temeli olan hayır müesseselerinin başında gelen vakıf, sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamlarına gelir. Terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimâî ve hayrî bir g...
Yazar: Ali AKPINAR