Helâl Kazancın Bereketinden Fâizin Yıkıcılığına
İnsanlık tarihi boyunca iktisâdî hayatın merkezinde üretim, ticaret ve bölüşüm ilişkileri yer almıştır. Ancak toplumların huzuru ve iktisâdî dengesi, sadece üretilen zenginliğin miktarıyla değil, bu zenginliğin hangi yöntemlerle elde edildiği ve nasıl dağıtıldığı ile doğrudan ilintilidir. İslâm iktisat düşüncesinde helâl kazanç, adâlet ve toplumsal dayanışma esas alınırken; haksız kazanç yolları ve bilhassa fâiz, toplumsal dokuyu tahrip eden en büyük tehlikelerden biri olarak kabul edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in rehberliğinde şekillenen bu anlayış, insanı sadece kendi çıkarını düşünen bir varlık olarak değil, içinde bulunduğu toplumun huzurundan ve zayıfların korunmasından sorumlu bir ahlâk öznesi olarak ele alır. Bu bağlamda helâl kazanç, ticaretin geliştirilmesi ve fâizli işlemlerin hayatın dışına itilmesi, sadece dinî bir yükümlülük değil, aynı zamanda sağlıklı ve nitelikli bir toplum düzeninin inşâsı için de hayâtî bir zorunluluktur.
Fâizin (ribâ) iktisâdî ve sosyolojik yapıda meydana getirdiği tahrîbâtı kavramak için öncelikle onun mâhiyetini ve işleyiş biçimini doğru analiz etmek gerekir. Fâiz, sözlük anlamı itibarıyla “çoğalma ve artma” anlamına gelse de iktisâdî bir terim olarak, borç verenin borçludan hiçbir risk üstlenmeksizin sırf zaman faktörüne bağlı olarak talep ettiği garantilenmiş karşılıktır. Fâizle borç veren kimse, sermâyesini hiçbir riske atmadan, iş gücü harcamadan ve üretim sürecine fiilen katılmadan sâbit bir gelir elde etmeyi hedefler. Oysa ticaret, endüstri ve tarım gibi reel sektörlerde risk ve emek kaçınılmazdır. Üretim sürecine giren bir müteşebbis bütün zamanını, zihinsel kapasitesini ve sermâyesini ortaya koymasına rağmen sâbit bir kârı garanti edemez; piyasa koşullarına bağlı olarak kâr edebileceği gibi zarar etme ihtimaliyle de her an karşı karşıyadır. Fâizde ise alacaklı taraf, sermâyesini kullandıran taraf üzerinde tek taraflı ve garantili bir baskı kurar. Bu durum, mantık ve adâlet ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi, reel ekonominin doğasına da tamamen aykırıdır.
Fâizli işlemlerin toplum üzerindeki ahlâkî ve ruhsal tahrîbâtı, ekonomik zararlarından çok daha derindir. Kur’ân-ı Kerim’de fâiz yiyen kimselerin, bencil ve açgözlü tutumları sebebiyle şuurunu yitirmiş ve dengesini kaybetmiş kişilere benzetilmesi oldukça manidardır. Fâiz sistemi, bireyde biriktirme hırsını, cimriliği, katı kalpliliği ve paraya tapma eğilimini besler. Borç veren kişi, karşısındaki insanın çaresizliğini ve zayıf konumunu kendi çıkarı için bir fırsat olarak görür. Bu anlayış, insanlar arasındaki sevgi, kardeşlik ve yardımlaşma rûhunu yok ederek toplumu bencil ve çıkarcı bireylerden oluşan kırılgan bir yapıya dönüştürür. Üstelik fâizli sistemde borçlu, kişisel ihtiyaçları için borç almışsa zaten bir gelir elde edemediği için borcu katlanarak büyür; ticarî amaçla borç almışsa riskin tamamını kendi üstlenirken kârın büyük kısmını tefeciye teslim etmek zorunda kalır. Böylece fâiz, borçluyu sürekli bir borç sarmalına sürükleyerek onun çalışma azmini, zihinsel huzurunu ve sağlığını elinden alır.
Bu noktada fâiz ile ticaret arasındaki temel farkların doğru anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Fâizciler ve günümüzün bazı finansal yaklaşımları, kâr ile fâizi birbirine eşitlemeye çalışarak fâizin de ticarî bir getiri olduğunu iddia ederler. Oysa ticaret ile fâiz hem mekanizma hem de doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinin tam zıddıdır. Ticarette alıcı ile satıcı eşit şartlarda bir araya gelir; satıcı sunduğu mal veya hizmet karşılığında harcadığı emek ve üstlendiği riskin bedeli olarak tek seferlik bir kâr talep eder. Alışveriş tamamlandığında taraflar arasındaki borç ilişkisi sona erer. Fâizde ise borçlu, zayıf konumu sebebiyle alacaklı ile eşit şartlarda müzâkere edemez; ayrıca genelde de fâiz midarı önceden bellidir ve değişmez. Alacaklı, borç verilen ana para tükense bile zaman geçtikçe katlanarak artan ve sınırı olmayan bir fâiz yükünü borçlunun sırtına yükler. Ticarette sermâye ve emek üretken bir alana yönelerek toplumsal fayda sağlarken, fâizli sistemde para, üretimden koparak paradan para kazanma aracına dönüşür ve toplumsal serveti belirli ellerde toplayarak adâletsizliği derinleştirir.
İktisâdî gerçekler incelendiğinde, fâizin yapıcı üretimi engellediği ve krizi derinleştirdiği net bir şekilde görülür. Fâizli sistemde sermâye, toplum için gerçekten yararlı ve gerekli olan projelere değil, risk taşımayan ve piyasa oranında sâbit getiri va’deden alanlara akar. Toplumsal refahı artıracak birçok hayırlı girişim, yüksek fâiz oranlarını karşılayamayacağı gerekçesiyle finansman bulamaz. Ayrıca fâizle borç veren krediciler, işin kârına ya da zararına ortak olmadıkları için sadece kendi çıkarlarını düşünürler. Piyasalarda en ufak bir dalgalanma veya kriz emâresi belirdiğinde, fâizciler sermâyelerini hızla piyasadan çekerek paniği artırır ve mevcut ekonomik sıkıntıları büyük bir felâkete dönüştürürler. Dolayısıyla fâiz, görünüşte borç vereni zenginleştiriyor gibi dursa da uzun vadede millî serveti eriten, üretim standartlarını düşüren ve ekonomik canlılığı felç eden yıkıcı bir unsurdur.
Buna karşılık İslâm iktisat modeli, fâizin yıkıcılığına karşı ticareti, helâl kazancı, infak ve karz-ı hasen kültürünü iktisâdî hayatın merkezine yerleştirir. Helâl kazanç, insanın kendi emeğiyle, risk alarak ve topluma faydalı mal veya hizmet üreterek elde ettiği gelirdir. Ticaret, sermâye ile emeğin âdil bir şekilde buluşmasını sağlar; girişimciye kâr etme imkânı sunarken zarara da katlanma sorumluluğu yükler. Bu durum, piyasada doğal bir dengenin kurulmasına ve kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân tanır. Dürüst olarak ticaret yapan bir tüccar, sadece kendi geçimini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ürettiği değer ve sağladığı istihdamla toplumsal refahın artmasına katkıda bulunur. Helâl kazanç ilkesi, bireye iktisâdî faaliyetlerinde ahlâkî ilkelerden sapmama, hileye başvurmama ve başkalarının hakkını gasp etmeme bilinci kazandırır.
İslâm’ın iktisâdî alanda sunduğu en özgün çözümlerden biri de infak ve fâizsiz borç verme (karz-ı hasen) mekanizmasıdır. Görünüşte infak etmek serveti azaltıyor, fâiz ise artırıyor gibi algılansa da gerçekte durum tam tersidir. İnfak; cömertlik, tokgözlülük, şefkat ve empati duygularını besleyerek toplumdaki sınıf çatışmalarını engeller. Zenginlerin servetlerinin bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaşması, karşılıksız veya fâizsiz borç olarak yatırımlara dönüştürmesi, toplumdaki satın alma gücünü artırır. Satın alma gücünün artması ise ticârî hayatı canlandırır, üretimi teşvik eder ve sonuçta millî servetin büyümesini sağlar. İslâm’ın ilk dönemlerinde kendilerini tamamen dine, ilme ve topluma hizmete adamış olan Ashâb-ı Suffa gibi grupların geçimlerinin toplum tarafından karşılanması, toplumsal dayanışmanın ve infak kültürünün ne derece önemli olduğunu gösteren somut bir örneğidir. Zamanlarını maîşet teminine ayıramayan bu tür insanlara yardım etmek, toplumun birliği ve niteliksel gelişimi için hayâtî bir görev olarak kabul edilmiştir.
Fâizli işlemlerin toplum bünyesinden kazınması ve borçlu ile alacaklı arasındaki ilişkilerin adâlet zeminine oturtulması için hukûkî düzenlemeler de büyük bir öneme sahiptir. İslâm hukukunda borçlunun zayıf durumunu korumaya yönelik son derece insânî esaslar getirilmiştir. Borçlu kişi ödeme güçlüğüne düştüğünde, alacaklıya ona kolaylık göstermesi ve ek süre tanıması emredilmiş, hatta durumu hiç elvermiyorsa borcun bağışlanması teşvik edilmiştir. Tarihte de uygulandığı üzere, iflâs eden veya borcunu ödeyemeyen bir kimsenin evi, temel mutfak eşyaları, giysileri ve geçimini sağladığı meslekî araç-gereçleri aslâ haczedilemez. Bu yaklaşım, insanı borcu yüzünden tamamen imhâ olmaktan koruyan son derece âdil ve merhametli bir hukuk anlayışının tezâhürüdür. Fâizin haram kılınmasıyla birlikte İslâm devleti, fâizli ticareti bir suç saymış ve bu yolla elde edilen haram kazançların toplumsal refah projelerine aktarılarak temizlenmesini öngörmüştür.
Sonuç olarak; fâiz ve tefecilik üzerine kurulu bir iktisâdî düzen, bireyleri bencilleştiren, toplumsal barışı dinamitleyen, sömürüyü derinleştiren ve nihâyetinde kendi kendini yok eden yıkıcı bir sistemdir. Fâiz, zengini daha zengin yaparken fakiri ezmekte ve toplumda derin nefret ve çatışma tohumları ekmektedir. Buna karşın helâl kazanç, risk ve emeğin âdil paylaşıldığı dürüst ticaret ve infak anlayışı; toplumu ekonomik olarak güçlendirirken ahlâkî ve ruhsal açıdan da yüceltmektedir. Bir toplumun kalıcı huzura, sürdürülebilir bir büyüme ve millî servete ulaşabilmesi, paranın parayla satıldığı fâizci düzenlerden uzaklaşması; emeğin, üretimin, helâl kazancın ve karşılıksız yardımlaşmanın hâkim olduğu iktisâdî bir modeli benimsemesiyle mümkündür. Gerçek başarı ve refah, servet biriktirme hırsında değil, adâlete ve insan sevgisine dayanan helâl rızık arayışındadır.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Tîn Suresi 4. âyete belirtildiğine göre Cenâb-ı Allah insanı “en güzel şekilde” yaratmış, yine Câsiye Sûresi 13. âyette de belirtildiğine göre yaratılmış her şeyi onun emrine musahhar eylemiş, akıl ve...
Yazar: Ali YILMAZ
Güler yüzle selam verip yokluğaYâr olmadan var olunmaz efendim!Nimete şükredip gözü tokluğaYâr olmadan var olunmaz efendim!Sözün başka söyler, özün bir başka;Fazla bel bağlama saraya, köşke.Gül yüzünü...
Şair: Bestami YAZGAN
Allah, vatan, millet için bir aslan,Malazgirt fatihi; Gazi Alparslan,Bin Yetmiş Bir yılı, bir Cuma günü,Anadolu’m gördü kutlu düğünü.O günden bu yana ‘Türkiye’ adı,Hayalim, gerçeğim, ağzımın tadı,Türk...
Yazar: Hasan ÖZÇELİK
Küreselleşme, coğrafyanın sonu, zaman ve mekân sıkışması gibi anlamlara gelmektedir. Küreselleşme sayesinde yaşadığımız dijital çağda; bilgi, sermâye, eşyâ, din, siyâset ve ekonomi alanlarında s...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ