“Türk Düşüncesi ”ne Dair Birkaç Not
Merhûm Erol Güngör, “kalkınma” ve “gelişme” meselelerine ilişkin olarak aydınlarımızın “masa başında” düşünerek birtakım düşünceler geliştirdiklerine kanidir. Russell’in, “Batıda teori tatbikatı takip eder; Doğuda ise, bütün tatbikatın teoriden çıkarılmasına çalışılır.” sözüne de işaret ederek, bizde tarihe ve topluma rağmen düşünceler geliştirildiğini ve bu düşüncelerin uygulamaya konulduğunu dile getirir. Dolayısıyla bizim aydınımız, merhûm Erol Güngör’ün tâbiriyle “lâfçı”dır; hemen her konuda konuşur, lâkin yaşanan gerçek hayata dokunacak bir söz söylemez.
Erol Güngör’ün, aydınımızın zihin yapısını tahlil sadedinde dile getirdiği bu tespitler, hâlâ geçerliliğini koruyan tespitler mi? Büyük oranda evet; “kendi dünyasında yaşayan” ve bu dünyayı yegâne hakîkat olarak sunma çabasında olan aydınlarımız vardır. Lâkin bu aydın, büyük oranda realite karşısında kaybetmek durumunda kalmıştır. Bu cümleden olmak üzere “Bizde düşünce yok.” cümlesini diline pelesenk edip, kendini yokluğa inandıran aydınımız, yokun yerine ikâme etmek için “yeni bir düşünce” koyamadı. Bu yeni düşünce tercümelerle ve yeni metotlarla geliştirilebilirdi; maalesef bu konuda yeterli bir çabanın içine girildiğini göremiyoruz. Fakat bu “yok sayma” ve “küçük görme” anlayışının etkisinde kalan bizler, öğrenilmiş çaresizlik kıskacı altında iki tavır geliştirdik: Bunlardan ilki, tarihe sığınmanın verdiği konforla, Süleyman Hayri Bolay’ın tespiti ile “Azîz-i vakt idik a’dâ zelil etti.” mısraını mihver edinen tavır… Bu tavrın sahipleri olarak bizler, yeniden “azîz-i vakt” olmak için çalışıp çabalamak yerine, “O bizde de var.” kolaycılığına aklımızı esir ettik. İkinci olarak da “Bunu zaten Martin Heidegger düşünmüştür.” veya “Ancak o düşünür.” kolaycılığına kapılıp, düşünür olmak için illa ecnebî olmak gerekir fikrinde hapsolan tavır. Bu iki duruma karşı, masa başı aydının kurguladığı dünyanın dışında kalabilen, hayata dokunan ve dolayısıyla da “Bizde yok.” nakaratına mesafeli olan bir üçüncü tavır, uzunca bir dönem pek öne çıkartılmasa da –şükürler olsun- kendi mecrasında akıp bugünlere geldi.
Bu üçüncü tavır, hikmetin ve hakîkatin peşinde giden, bu yüzden de Doğu-Batı ayrımına kilitlenip kalmayan, ama tarihe referans vererek yaşanan zamanın sorunlarına hâl çaresi arayan telifçi, kendi hâlinde mütevâzı bir düşünce dili kurma çabasında olan birkaç dertli ilim ve düşünce insanının tavrıdır. Bu meyanda Nurettin Topçu’yu, Sabri Ülgener’i, Mümtaz Turhan’ı, Süheyl Ünver’i, Erol Güngör’ü, Cinuçen Tanrıkorur’u ve Turgut Cansever’i rahmetle ve minnetle anıyor, Sezai Karakoç, Yalçın Koç, Sadettin Ökten, Süleyman Uludağ ve Necati Öner gibi üstatlarımıza da hayırlı ve bereketli ömürler diliyoruz. Bu üçüncü tavrı, yerli, milli yahut merhûm Topçu’dan mülhem Anadolucu gibi isimlerle tavsif edenler olabilir. Ancak bendeniz, cümlesine de “bizim” diyorum. Zira bugün ayrıştırmacı dilin zirve yaptığı demlerdeyiz ve ben bu dile karşı “biz” demenin yolunu yordamını arama çabasında olmamız gerektiğine kaniyim. Bugün bize lâzım olan, Süleyman Hayri Bey’in söylediği “özgüven”in yanında, bir de dildir; bu dil, “birlik dili”dir. Kendimize ait bir düşünce ve sanat geliştirebilmemiz için bu dili bulup ihyâ etmemiz icap ediyor.
Üçüncü tavır, Batı’yı bildiği gibi, kendi hakîkatine de yabancı olmayan düşünürleri işaret eden bir tavırdır. Burada kendi hakîkati derken, tarihî, kültürel mirası ve millî değerleri temellük etmenin yanında, zaaflarımızı bilip, eksikliklerimiz görüp, bunları tamir ve tashih eden bir tavırdır. Bunun için sadece bilgiye değil, irfâna yani tecrübeyle intikal eden husûsi bilgiye de ihtiyaç vardır. Kim ne derse desin, bunun adı tasavvuftur. Tasavvuf, Erol Güngör’ün yukarıda işaret ettiği aydın tuzağına düşmeyen, ameli (hâli) önceleyen bir ilmî disiplindir. Aydınlanmacı süreçlerin tuzağına düşüp, hâlihazırdaki bazı yanlış uygulama ve gidişatı eksen alarak hadsî bilginin yok sayılması, düşünce ve sanatta tekrara düşmemize ve taklitçi kalmamıza sebep olmuştur. Zira günümüzde, “bizim” Yunus’u anlatırken, Yunus’a yabancılaşan ve bu yabanlıkla kendi Yunus’unu üretip sonra da onu hakîkat sanan şairlerimiz, yazar ve akademisyenlerimiz var. Bu bakımdan, üçüncü tavır kendi hakîkatini herhangi bir komplekse kapılmadan “şifâhî kültür”den ve “irfanî gelenek”ten yararlanmanın yolunu yordamını bulmuştur. Dolayısıyla, tasavvufi telif geleneğine müstenit “derleme” eserler telif etse de bir düşünce geleneğini tekrar ederek günümüze intikal ettiren “köprü şahsiyetler”, sadece telif ettikleri eserleriyle değil, sözleri ve sohbetleriyle de “şifâhî kültür”ün aktarıcısı ve murakabe ve müşâhede gibi hadsî bilgiye kaynaklık eden metotların öğreticisi olmaları itibariyle günümüz düşüncesini etkilemişlerdir. Şimdi çıkıp da bu “köprü şahsiyetler”i, sistematik düşünce üretmediler, bir ahlâk felsefesi inşâ etmediler gibi kalıplarla tezyif etmenin ve düşünce tarihine ilişkin iddialı bir eserde onları “yok” saymanın bir mânâsı var mı? Onlar, merhûm Topçu’nun ifadesiyle bu toprağı mayalayan “büyük ruhlardır”; derleme olarak gösterilen eserleriyle “yorgun” hafızayı tazeledikleri gibi, tavır ve davranışlarıyla pratik düşüncenin intikalini ve telkinleriyle de ahlakı değerlerin inşâsını sağladılar.
Ödevini yapmayan talebenin hâlet-i rûhiyesiyle feryat ederek hakîkati çarpıtmak isteyen bazı dostlarımız insafla yazılanları okuduklarında, “yok”u “var kılma” çabası içinde, gençlerimizde “özgüvenin” oluşması için ciddi bir çabanın içine girer, kalıcı bir külliyata hayat veren değerli hocam Süleyman Hayri Bolay’ı takdir ve tebcil ettiğimizi göreceklerdir. Burada mesele, bu rüyayı gören ve bu rüyayı hayata geçirmek için etrafındaki güvendiği, yetişmesine katkı verdiği ve hatta akademik süreçlerde ellerinden tuttuğu, her bakımdan destek verdiği “bazı akademisyen” öğrencilerinin “vefasız” ve “ilgisiz” kalmalarıdır. Nitekim hocamız, eksik kalan maddelerin, verdikleri sözü yerine getirmeyen kişilerden kaynaklandığını açıkça söylüyor. Bu hâliyle proje bir boşluğu dolduruyor mu? Elbette dolduruyor; ancak ortaya çıkan eserin daha iyi ve kalıcı olması için, “köprü şahsiyetlerin”, olması gereken bölümlerde yer alması, genç ilim adamlarına yer verildiği gibi, ilâhiyat alanında ve düşünce dünyamızda tesiri olan kıdemli şahıslara da yer verilmesi gerekirdi. Burada olan ve olmayan isimleri zikrederek yeni tartışmalara sebebiyet vermek istemem; lâkin Kâmil Miras’ı okuduğumuz ciltte Babanzâde Ahmet Naim’e de yer verilmesini arzulardık. Hadi, kitabın mahiyeti itibariyle Tayyip Okiç’i zikretme gereği duymayabiliriz; fakat onun Hadis ve Tefsir ilim dallarını kuran öğrencileri, Mehmet Said Hatiboğlu ve İsmail Cerrahoğlu Hocalarımızı –merhûm Talat Koçyiğit’i, merhûm Cemal Sofuoğlu’nu, merhûm Orhan Karmış’ı da zikredebiliriz- ve hatta Fıkıh ilmine dair Abdulkadir Şener’i ilgili ciltte görmek isterdik. Daha fazla teferruata girmek istemiyorum; ama ortak projelerin içinde bulunan ve bu tecrübeyi birebir yaşayan birisi olarak şunu düşünmek istiyorum: Her hâlde bu ve diğer eksik maddeler vardı, ama vazifeyi üzerine alan bazı vefasız talebeler yazmadı…
Süleyman Hayri Bolay, bu külliyatla sadece düşünürleri bir araya getirmekle kalmamış, girişte ve sonuçta yazdıklarıyla “düşünmek” ve “düşünce geleneği oluşturmak” ile alakalı fikirlerini de söyleme imkânı bulmuştur. Bu kısımlar, esasen birer deneme niteliğinde müstakil kitapçıklar olarak yeniden telif edilir ise, ele alınan düşüncelerin daha geniş kitlelere ulaşması sağlanmış olur. Bu kısımlardan birinde hocam, “Neler yapmalı?” sorusunu soruyor. Bu soru fevkalâde önemli, hayatî değeri olan bir sorudur. Biz yıllar önce birkaç dertli akademisyen olarak, sadece bir sene “Düşünce nedir?” sorusu etrafında bir araya gelmiştik. O birliktelikte de temel sorularımızdan birisi şu idi: “Bir düşünce geleneği oluşturmak için neler yapılmalı?” Şimdi benzeri soruyu hocamızın da sorması, bendenizi umutlandırmıştır. Cevaben şunları söylüyor: “Önce tek taraflı bakmaktan kurtulmalıyız. Sonra kendimize güvenmeliyiz… Kendimize gelip her yönüyle kendimizi iyi tanımalıyız.” İşte tam da bu görüşü dolayısıyla, bendeniz “köprü şahsiyet” vurgusunu yapıyor ve 70’li yılların ayrıştırıcı dilinin tuzağına düşmememiz gerektiğini söylüyorum… Yoksa bir münekkit hastalığıyla “eksik görme” emelinde değilim. İmdi ne diyelim? Anlayan beri gelsin!
Bilal KEMİKLİ
Yazar
Doğu’ya, bizim kültür coğrafyamıza yaptığım her yolculukta, hep şu sorunun eşliğinde seyâhat ederim: Ne olacak bu Müslümanların hâli?Mimarî yapıları temaşa eder, tarihe dokunurum. Çarşıda pazard...
Yazar: Bilal KEMİKLİ
Daha evvel farklı veçheleriyle İstanbul duraklarımdan söz etmiştim. Bir “taşralı” yahut Divan şairinin ifadesiyle “kenar” yazarı olarak aynama yansıyan İstanbul siluetini tasvir etmiştim. O tasvirlerd...
Yazar: Bilal KEMİKLİ
Yüce Rabb’imiz, hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Yaratılan her şey önemlidir ve çeşitli hikmetlere mebnî olarak yaratılmıştır. Dünya ve içindekiler de öyle. Âhiretin tarlası olan, imtihan dünyasının ...
Yazar: Ali AKPINAR
Tasavvufta şahsiyet eğitimi verilirken müridin kazanması gereken en temel kazanımlardan biri hiç şüphesiz zühd ehli olmaktır. Zühd; dünyadan kaçmak, dünyadan el etek çekmek, manastır hayatı yaşamak, e...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE