Yana Yana Rasûlallah Demek
Doğum tarihi bilinmeyen şair Hanîf’in asıl adı İbrahim’dir. Devrinin meşhur hattatlarından hüsn-i hat dersleri alan İbrahim Hanîf; kâtiplik ve müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Son olarak Bursa kadılığı yapan şairin müderrislik yıllarında bir dönem Harameyn (Mekke, Medine) müfettişliği ile de görevlendirildiği bilinmektedir. Bursa kadılığından emekli olup İstanbul’da dönmüş ve 1775 yılının Aralık ayında vefat etmiştir. Kabri İstanbul’da Dâye Hatun Türbesi’nde yer alan İbrahim Hanîf; Arapça ve Farsça ilimlerinde, İslâm hukuku ve edebiyat alanında tanınan bir kimseydi. Dîvân’ı ve ed-Dürerü’s-Semin fi Şerhi’l-Erbain adlı manzum kırk hadis şerhi bilinen eserleridir. Ayrıca Dürretü’l-Esmâ fi Esma’in-Nebeviyyeti’l-Esnâ adındaki eserinde ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in isimlerini şerh etmiştir. Hulâsatü’l-Vefâ fî Şerhi’ş-Şifâ adlı eseri ise Kadı İyâz’in Şifâ adlı siyer ve şemâil konulu eserine yazdığı şerhtir.[1] Hz. Peygamber (s.a.v.)’i konu edinen eserler telif etmiş olan şairin Dîvân’ında 9 adet na‘t-ı şerif bulunmaktadır. Kanaatimizce Hanîf mahlasını, Âl-i İmrân Sûresi 67. âyette Hz. İbrahim’i niteleyen hanîf kelimesinden dolayı almıştır. Eserlerinin merkezinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yer alması ise Harameyn görevi ile ilgili olsa gerektir.
Düçâr olsam da sen Fahr-ı cihâna yâ Rasûlallah
Desem sûz-ı derûnum yana yana yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Âlemin övüncü olan sana tutulsam da içimdeki ateş yana yana Yâ Rasûlallah desem.)
İçi yanmadan bu kadar na’t-ı şerif yazması pek mümkün görünmemekle birlikte şair, Peygamber Efendimiz’e duyduğu sevgiyi yeterli görmediği için ve kendisini peygamber âşıklarından saymadığı için temennisini bu şekilde dile getirmektedir. Beytin ikinci dizesinde konu edilen Rasûlullah’a hitap etme arzusu ise sevginin bir tezahürüdür. Çünkü kişi sevdiğini çokça anar.
Olur bir âh ile ma‘lûmun ey şeh ukde-i kâmım
Ne ḥâcet mû-be-mû şerḥ ü beyâna yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Bir ah ile arzumun düğümü sana mâlum olur. Tel tel anlatmaya ve açıklamaya ne hâcet var.)
Şair bir yandan kelimelerin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e duyduğu sevgiyi ve hasreti anlatabilecek kâbiliyete sahip olmadığını düşünürken öte yandan kendisi de durumunu şerh edebilecek güce sahip değildir. Tam da bundan dolayı âh çekmekte, derdinin âhından anlaşılabileceğini düşünmektedir. Özellikle birince dizedeki ukde ile ikinci dizedeki mû-tel arasında bir yandan tenasüp öte yandan tezat vardır. Kelimeler beyitten bağımsız düşünüldüğünde tenasüp, bağlamında düşünüldüğünde ise tezat görünecektir. Yine şerh ve tel arasında da bir tenasüpten söz edilmelidir.
Olursa gam degildir tîr-i nâlem çarha vabeste
Uruldum ya nî sen kaşı kemâna yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Ben senin gibi kaşı kemana vuruldum ya iniltimin oku feleğe değerse gam değildir.)
Şair, birinci dizede derdini ve iniltisini bir oka teşbih etmekte ve okun tesirini de mübalâğa ile anlatmaktadır. Buna göre dilinden dökülecek bir âh, feleğin düzenini bozabilecek ve kıyamet koparabilecek bir kudrettedir. Yukarıdaki beyitte derdini anlatacak kudreti olmadığını îmâ ederken burada âhının kudretini öne çıkarmaktadır. Şair, bu dünyada yaşanabilecek herhangi bir olayın kederine uğramayacağını söyler. Çünkü o öyle bir aşka tutulmuş, öyle bir güzeli sevmiştir ki gam ve kederi unutmuştur.
Ben etdim tevbe olsun n’eyledimse kendüme yohsa
‘Abesdir nefs ü şeyṭâna bahâne yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Tevbe ediyorum, nettimse ben kendime ettim. Nefis ve şeytana bahane bulmak abestir.)
Kerem kıl dâne-çîn-i hân-ı elṭâfa-i cemîl eyle
Şu gün kim münkaṭıdır âb ü dâne yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Su ve tohumun kesildiği günde güzellik lütuflarının sofrasından toplanmış bir tane ver.)
Mezkûr iki beytin ilkinde kendini muhasebe ederek günahları için bahane bulmanın abes olacağından söz eden şair, ikinci beyitte ise günahlarını örtecek bir şefaat arzusundadır. Su ve tohumun kesilmesi, çok rastlanılan imgeler olmamakla birlikte muhtemelen şair bu metaforlarla kıyameti anlatmaktadır. Zîra su yaşamın kaynağı ve tohum ise yaşamın devamıdır. Bu ikisinin yokluğu kıyameti imgeler. İkincil bir yorum ise tasavvufî perspektifte suyun, ilâhî feyzi imgelemesine dayanır. Bu yaklaşıma göre de feyzin kesilmesi kıyameti ifade ederken şair, dünyada Hz. Peygamber (s.a.v.) vesilesiyle kendisine ulaşacak feyzi, ukbada ise şefaati talep etmektedir.
Ser-i kûyundaki hârâyı vermem verd-i gülzâra
Degişmem ravzanı bâğ-ı cinâna yâ Rasûlallah
(Ey Allah’ın Rasûlü! Köyünün başındaki taşı, gül bahçesine vermem. Senin Ravza’nı, cennet bahçelerine değişmem.)
Türk-İslâm edebiyatında Hz. Peygamber (s.a.v.)’i sembolize eden gül ve gül bahçesi bu beyitte menfî bir şekilde kullanılmıştır. Çünkü güllerin gülü, Allah’ın Rasûlü ve kulu olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) vefat etmiştir. Şaire göre onun mezar taşı gül bahçesinden, Ravza’sı ise cennet bahçelerinden daha değerlidir. “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, havz-ı kevserimin üzerindedir.”[2] hadis-i şerifini çağrıştıran beyit, şairin bu dünyadaki özleminin gücünü yansıtır. Beri taraftan şairin bu dünyadaki unsurları öne çıkaran yaklaşımı, âhiretteki durumunu bilememesinden kaynaklanmakta gibidir. Zira önceki beyitlerde ve mahlas beytinde ifadesini bulan şefaat ve merhamet talebi, şairin öz muhasebesini ve âhiretteki durumuna dair korkusunu anlatmaktadır.
Meded kıl dest-gîr ol merḥamet eyle inâyet kıl
Garîbindir Hanîf atma yabana yâ Rasûlallah[3]
(Ey Allah’ın Rasûlü! Meded kıl, elimi tut, merhamet eyle, inayet et. Hanîf senin garibindir, yabana atma.)
[1] Beyhan Kesik, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (Erişim 05 Ekim 2025), “Hanîf, İbrahim Hanîf Bey”.
[2] Ebû Abdillâh Mâlik b. Enes el-Asbahî İmam Mâlik, el-Muvaṭṭaʾ, nşr. Abdüvehhâb Abdüllatîf (Kahire: y.y., 1382/1962), “Kıble”, 5.
[3] Osmân bin Sâlih, Hanîf Dîvânı, haz. Cemal Aksu (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2019), 65.
Hamit DEMİR
Yazar
Gurbetin ve kimsesizliğin ortasında, uçsuz bucaksız bir kâinat denizinde, rotasını kaybetmiş ve fırtınaya tutulmuş bir yolcu gibidir insan… Bakışlarını göğe çevirdiğinde, o erişilmez yıldızların sessi...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Taşkent, Semerkant arası 305 km ve yollar gayet bakımlı. Fakat azamî hız sınırının 60 km olması ve birkaç kilometrede bir koyulan radar kameraları yol süresini biraz uzattı. Semerkant’a vardığımızda t...
Yazar: Hamit DEMİR
Siyahîlerin beldesi anlamına gelen kadim bir ülke Sudan. Tarihin bir döneminde Kızıldeniz’den Atlas Okyanusu’na kadar uzanırmış sınırları. Beyaz Nil ve Mavi Nil’in Hartum’da birleşmesi ile Büyük Nil o...
Yazar: Hamit DEMİR
İbretî, Hasan Ünsî Efendi’nin (ö. 1136/1724) bendesi, âşık İbrâhîm-i Hâs’ın (ö. 1175/1762) yakın arkadaşı, ilmî yetkinliği ve şiirdeki kabiliyetiyle dikkat çeken gönül erlerindendir. Bu çalışmada İbre...
Yazar: Fatih ÇINAR