Vefatının 40. Yıldönümünde Hocam Mehmet Kaplan
Seneler ne çabuk geçiyor. Azîz hocam merhum Mehmet Kaplan’ın vefatının üzerinden tam 40 yıl geçmiş. Dile kolay, 40 koca sene… Şüphesiz bu fânî dünyada yaşayan bütün insanların ömürleri sınırlı, alacakları nefesler sayılıdır. Ve herkes vâdesi dolduğunda, emir geldiğinde sevdikleriyle vedalaşıyor. Dünya misafirhânesinden ebedî âleme doğru daimî sefere çıkıyor. Bazı insanlar ölümlerinden sonra unutulabiliyor ama yaptığı hizmetlerle, bıraktığı eserlerle, yetiştirdiği talebelerle unutulmayanların arasında edebiyat hocamız Mehmet Kaplan da bulunuyor. Başta İstanbul’da olmak üzere birçok yerde vefatının sene-i devriyesi münâsebetiyle hakkında anma toplantıları yapıldı, yapılıyor. Demek ki azîz hocamız iyi bir iz bıraktı ki meslektaşları, talebeleri, okuyucuları ve sevenleri onu unutup nisyâna terk etmiyor.
Yeni Türk Edebiyatını Sevdiren Hoca
Mensup olduğu milletin değerleriyle barışık olan aydınlar arasında hatırlanması gereken isimlerden biri de, merhum hocam Mehmet Kaplan’dı. Kaplan Hoca dün bizim için bir efsaneydi, bugün de gönüllerde yaşayan bir kahramandır. Henüz fakülteye girmeden önce adını işitmiş, şöhretini duymuştum. Hisar, Pınar ve Türk Edebiyatı dergilerinde yazılarını okuyordum. Edebiyat âleminin sevgili hocası, eserleri, fikirleri ve talebeleriyle ekol oluşturmuş bir kılavuzdu. En büyük isteğim, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girmek ve onun talebesi olmaktı. Bunu çok istemiş olacağım ki, Rabb’im bana nasip etti ve Mehmet Kaplan Hoca’nın talebesi olma talihine eriştim.
İyi Hoca, Büyük Âlim
Mehmet Kaplan ismi bir ışık gibi doğar içime. Dikkatin, rikkatin, şuûrun, hassâsiyetin, sevginin, azmin, güvenin, kararlılığın, cesaretin, cehdin, sebatın, başarının ve zaferin sembolüdür bu isim. “Hocam Mehmet Kaplan” dediğim, diyebildiğim için ne kadar bahtiyâr olduğumu tarif edemem. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji koridorlarının aydınlık yüzüydü Mehmet hoca. Sevecen, müşfik ve sızılı bir yürekti. Ona dört yıl öğrenci olduğum için çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Çalışarak okumak zorunda kaldığımdan bazen katılamadığım derslerine doyamamış, fakülteyi bitirdikten sonra da muhtelif yerlerde verdiği konferanslara şevkle gitmiş, konuşmalarını zevkle dinlemiştim. Mehmet Kaplan hoca, tam bir ‘muallim’di. Öğreten, anlatan, belleten, sevdiren bir rehberdi. Hocamızın hayrü’l-halefleri ve mânevî mirasçıları çok. En başta Rahmet-i Rahmân’a kavuşan Orhan Okay’ı anmam gerek. Ardından aramızda yaşayan kıymetli isimler Birol Emil, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Necat Birinci, Abdullah Uçman, Sema Uğurcan, Kâzım Yetiş ile Ankara, İzmir, Konya, Erzurum gibi şehirlerimizde bulunan diğer talebeleri de bulunuyor.
Kaplan Hoca, bütün ilmî ve fikrî eserlerinde oldukça net, berrak ve açık sözlüydü. Söyleyeceğini eğip bükmeden, dolandırmadan doğruca ve dobra bir şekilde söylerdi. Yüksek fikirlerin, sade ifadelerle de topluma aktarılabileceği inancındaydı. Yazılarında da mektuplarında bu sade üslûp asla değişmiyor. Metinleri okurken öncelikle bir hoca ve talebesi arasındaki münâsebeti, dostluğu, samîmiyeti müşâhede ediyoruz. Ardından millî şuur sahibi üniversite mensubu bir hocanın, memleket meseleleriyle ne kadar alakadar olduğuna şâhit oluyoruz.
Türkolojinin Aydınlık Yüzü
Türkoloji koridorunun aydınlık yüzü, mütebessim simâsıydı Mehmet Hoca. Muzip, zeki, samîmî ve insanın içine işleyen delici bakışları vardı. Talebesiyle diyalog kuran bir öğretmen, konuşan ve muhatabını konuşturmayı bilen, üstün vasıflı bir rehberdi. Öğrencilerinin fikirlerine değer veren, onlarla birçok meseleyi müzâkere eden bir akademisyendi. O her şeyden önce engin gönüllü, müsamahakâr, serbest fikirlerin, hür kanaatlerin, derin tefekkürlerin adamıydı. İnançlıydı, ama mutaassıp değildi. Meselelere dar kalıplardan değil, geniş açılardan bakardı. Hoca-talebe arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının zedelenmediği loş amfilerin ışıltılı çehresiydi. Çoğu zaman koltuğu altındaki kitabı veya dosyasıyla fakülteye gelir, müşfik bakışlarıyla rastladıklarına selâm verirdi. Emekli olduktan sonra bir şey eksilmişti fakülteden. Tarif edemediğimiz, muhtevâsını bilemediğimiz bir şey… Fakat tesellimiz zaman zaman kendisini yine görebilmek, onunla konuşabilmek, hiç olmazsa bazı konferanslarını dinleyebilme fırsatına sahip olmaktı.
İlk Dersi
Fakültedeki bize verdiği ilk dersi unutamıyorum. Sınıfa girer girmez tebessümle bize bakmış ve “Çocuklar, aranızda şiir, hikâye, deneme yazan varsa bana getirsin okuyayım.” demişti. Ben de bu ânı bekliyordum zaten. O günün akşamında daha önce yazdığım bir hikâyeyi hazırlayıp ertesi günü Mehmet Hoca’ya götürdüm, hürmetle takdîm ettim. Odasında oturuyordu. Sevgiyle bana baktı, hikâyemi aldı ve memnun olduğunu söyledi. Kendisine iki üç gün sonra uğramamı söylemişti. Bir kaç gün sonra yanına vardığımda bana, “Hikâyeni okudum. Güzel. Ama dili biraz ağır. Halit Ziya’nın üslûbunu andırıyor. Biraz daha sade yaz!” demişti. Mehmet Hoca, devam etmemi istemiş ve bana cesaret vermiş, yol gösterip yön tayin etmişti. Bu irtibat ve ilgi, benim için çok önemliydi. Artık hocamın tavsiyesi üzerine daha sade metinler yazmaya başlamıştım.
Yûnus Gönüllü
Eskişehir Sivrihisar’ın bu Yûnus gönüllü, Nasreddin Hoca meşrepli insanı, ders anlatırken bizi kendisine hayran bırakıyordu. Bir beyin fırtınası estiriyordu âdeta sınıfta. Ortaya attığı mevzular hakkında, konuşmamızı ve düşüncelerimizi cesaretle söylememizi istiyordu. Türk edebiyatını bir bütün olarak ele alan geniş araştırmalarından, derinlemesine incelemelerinden çok istifâde ediyorduk. Devirleri, akımları, şahsiyetleri onun sayesinde öğrendik. Edebiyatta ‘tahlil metodu’nu ilim dünyasına o armağan etti. Bugün Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu kadar sevilmesinde ve okunmasında en büyük pay sahiplerindendir.
Tevfik Fikret, Namık Kemal, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, Şiir Tahlilleri, Nesillerin Ruhu, Büyük Türkiye Rüyası, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmaları, Hikâye Tahlilleri, Oğuz Kağan Destanı, Âli’ye Mektuplar, Tip Tahlilleri, Edebiyatımızın İçinden, Kültür ve Dil, Sevgi ve İlim. Bu eserlerin yanı sıra hoca olan talebeleriyle birlikte hazırladığı o emek mahsûlü antolojiler… O çalışan, üreten ve çalıştırmasını bilen bir muallimdi. Fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı olmasına rağmen en çok çalışan Türkolog olduğunu söyleyebilirim. İlgi alanını yeni edebiyatla sınırlamıyor, değişik konularda makaleler yazıyor, konuşmalar yapıyor, aktüel meseleler hakkında fikirlerini açıklıyor, kabiliyetli öğrencilerini okumaya ve yazmaya teşvik edip onları destekliyordu.
İdeal Türk Tipi
Verdiği son konferanslarından birini dinlemiştim. 20 Aralık 1985 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda “İdeal Türk Tipi’nin Tarihte Geçirdiği Merhaleler” konulu bir konuşmaydı. Bu konuşmanın metnini vakıf yetkilisi Sait Başer Bey’den almış, çalıştığım Türkiye gazetesinde aynen yayımlamıştım. Mehmet Hoca, önemli tespitler ihtivâ eden bu hitabesinde, “İslâmiyet insanlara bir disiplin veriyor. Asırlar boyunca her gün beş vakit namaz kıla kıla, Anadolu’da yepyeni bir millet teşekkül ediyor. Bu, İslâmiyet’in Türklere verdiği disiplindir.” demiş, “Maddî hayat ile mânevî hayat arasında sıkı bir münâsebet” olduğuna dikkat çekmiş ve şu çarpıcı bilgiyi vermişti: “Bizde en ilerici insanlardan birisi Mehmed Âkif’tir. O devirde hiç bir Türk şairi atomdan bahsetmez. Fakat Âkif, uzun uzun ‘maddenin kuvve-i zerriyesi’nden bahseder. Maddenin kuvve-i zerriyesi atom enerjisidir.” Hoca tasavvufun önemine temas ediyor ve insanı en yüksek, en yüce mertebeye ulaştırdığını söylüyordu. “Asırlar boyunca İslâmiyet bizde tasavvuf şeklinde ortaya çıkmış. Bizim Mevlâna’yı da Yûnus Emre’yi de çok iyi anlamamız lâzım.” diyordu.
Ebediyete Uğurlarken
23 Ocak 1986 günüydü. Hüzünlerin büyüğünü yaşıyordum. Yağmurlu ve soğuk bir cumartesi... Bâyazîd Camii’nde Hocamızın cenaze namazı kılınmıştı. Gözyaşları arasında Kur’ân-ı Kerim okunmuş, duâlar edilmişti. Hocamızı Bâyazîd’tan alıp Karacaahmet Mezarlığı’na götürmüş ve ebedî mekânına yolcu etmiştik. Mezarlıktan dönerken büyük bir keder kaplamıştı içimi. Kaplan Hoca’sız bir dünyaya zor alışacaktım anlaşılan. 1984’te emekliye ayrılırken bize yaptığı veda dersindeki sözlerini hatırladım. Hoca, temel eserlerimiz ve yazarlarımızdan Dede Korkut Hikâyeleri’ni, Mevlid-i Şerif’i, Yûnus Emre’yi, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okumamızı tavsiye ediyor, tarihçi olarak da Ahmet Cevdet Paşa’yı övüyordu. Ve şu vasiyet gibi sözleri, hem zihnimize hem de kalbimize mühürlenmişti: “Asırlardan gelen bir kültürümüz vardır. Büyük yazarlarımızı okuyun. Biz büyük bir milletiz. Tanzimat’tan sonra yetişen en büyük şahsiyetlerden ikisi Yahya Kemal ve Tanpınar’dır. Batı’ya hayran olmamalı, ama Batı’yı öğrenmeli. Ben Batı hayranı değilim, bir sentez peşindeyim. Klâsikleri okuyun. Dîvân edebiyatı çok yüksek bir edebiyattır. Bakmayın onu tenkit edenlere.”
Medeniyetimizin Anahtarı Kur’ândır
Hoca, Kur’ân-ı Kerim’den övgüyle bahsediyor, “O bizim medeniyetimizin anahtarıdır. Sabah namazından önce kalkar Kur’ân okurum.” diyordu. Kur’ân-ı Kerim’i, kâinat sırrının ifşâsı olarak mütalâa ediyor, sık sık okumamızı istiyordu. Mehmet Kaplan fikirleri, eserleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle ilim ve fikir hayatımızı derinden etkilemiş seçkin bir şahsiyetti. Hocamızı vefatının 40. Yılı münasebetiyle rahmetle yâd ederken bütün eserlerini kültür hayatımıza kazandıran Dergâh Yayınları’nın yöneticilerine de şükranlarımı sunuyorum. Çünkü Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi Beyefendi hem Ahmet Hamdi Tanpınar’a hem de Mehmet Kaplan Hocamıza sahip çıkmış ve iki büyük edebiyatçımızın ve fikir adamının bütün eserlerini Türk kültürüne muntazaman kazandırmıştır.
Bir Şiiri: “Manzara”
Mehmet Kaplan, denemeleri, tenkit ve tahlil yazıları, araştırma ve incelemeleri ile tanınıyor ama şairliği pek bilinmiyor. Fakat birçok edebiyatçı gibi o da bu türü denemiş ve şiir yazmıştır. Yakın dostu merhum Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket dergisinin birinci cildinin birinci sayısında, 1 Şubat 1939 tarihinde çıkan “Manzara” isimli şiiri şöyledir:
Durulmuş bir sonbahar akşamında,
Serin bir nehir akıyor içimden;
Şehrin bu koyu çay renkli damında
Bir kuşdum, uçuyordum sevincimden.
Bir gizli yuva kurdum buğularda,
Sazdan ve söğütten ve ince gamdan;
Mevsim kar gibi erirken sularda
Gülerek bakıyordum ona camdan.
Destanlar devrinden başlayarak yaşadığı son döneme kadar Türk edebiyatını bir bütün olarak ele alan ve hakkıyla değerlendiren Mehmet Kaplan, hatıraları, hizmetleri, eserleri ve fikirleriyle unutulmayacak bir âbide şahsiyettir. Vefatının 40. yılında onu rahmetle, mağfiretle, şükranla yâd ediyor, yeni nesil edebiyatçıların onun yolundan ilerlemesini cân u gönülden arzu ediyorum. O Batı’yı tanıyan ama o uygarlığa hayran olmayan, özümüze bağlı “yerli ve millî bir aydın”ımızdı. Bu yönüyle de her zaman örnek alınması gereken iyi bir münevverdi. Rûhu şad, kabri nur, mekânı cennet, menzili mübarek, makamı yüksek olsun inşallah.
Portre
Türk edebiyatının önemli sîmalarından olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, 1915’te Eskişehir Sivrihisar’da doğdu. 24 Ocak 1986 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedidi. İlk ve orta öğrenimini Sivrihisar ve Eskişehir’de, yüksek tahsilini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’na bağlı olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yaptı (1939). Aynı yıl bitirdiği bölüme asistan oldu. 1942’de doktor, 1946’da doçent, 1952’de profesör oldu. Tanzimat’tan sonraki edebiyatımız ile Türk halk edebiyatımız üzerinde çok çeşitli konu ve şahısları ihtiva eden araştırma ve incelemeler yapan Kaplan’ın başlıca eserleri şunlardır: Tevfik Fikret (1946), Namık Kemal (1948), Tanpınar’ın Şiir Dünyası (1964), Şiir Tahlilleri I, II (1954, 1965), Nesillerin Ruhu (1967), Büyük Türkiye Rüyası (1969), Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar I (1976), Hikâye Tahlilleri (1979), Oğuz Kağan Destanı (1979), Âli’ye Mektuplar (1992). Dergâh Yayınları, Mehmet Kaplan Hoca’nın gazete ve dergilerde kalan yazılarını kitaplaştırmaya devam ediyor.
Mehmet Nuri YARDIM
Yazar
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 2025 senesini “Aile Yılı” ilân etti. Bu isabetli karar o kadar çok takdir gördü ki… Duyan herkes, “İyi ki böyle bir karar alındı ve aile özellikle gündeme getiri...
Yazar: Mehmet Nuri YARDIM
Ceviz, kökeni çok eski zamanlara dayanan bir ağaç türüdür. Botanikte Juglandales takımının Juglandaceae familyasına aittir. Dünyada İran veya İngiliz cevizi olarak da bilinen ve yetiştiriciliği yapıla...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Şair ve yazarların eserlerinden seçilen metinlerin toplandığı antolojiler, sanatı ve bilhassa edebiyatı sevdirmede ve edebî zevkin yükselmesinde büyük bir önem taşıyor.Eski adı ‘güldeste’ olan antoloj...
Yazar: Mehmet Nuri YARDIM
Hidivin AnlamıHidiv, Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 – 1876) Mısır valilerine verilen unvandır. Mısır Hidivleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı dereceye sahip olmuşlard...
Yazar: Resul KESENCELİ