Vakıfların Sosyal Hayatımıza Kazandırdığı Eserler ve Hoşgörü
Tarih, kültür ve medeniyetin izlerini taşıyan eserlerimizi tanımak ve yaşatmak amacıyla 6-13 Mayıs günleri, “Vakıflar Haftası” ilan edilmiştir. Biz de bu çalışmamızda genel olarak İslâm’ın infak ve paylaşım anlayışıyla ortaya çıkan vakıf konusu üzerinde duracağız. Özel ve özet hâlinde de Darende Hulûsi Efendi Vakfı ile ilgili bir değerlendirme yapacağız.
Vakıf; “bir malın sahibi tarafından dinî, sosyal ve hayır niyetiyle ebedî olarak bir gayeye tahsis” etmektir. Tahsis edilen mal veya menfaat, nakdî olabileceği gibi aynî ve gayrimenkul da olabilir. Günümüzde de tüzel veya gerçek kişilerce Türk Medenî Kanunu’na göre, mahkemelere başvurularak vakfedilen şeyin tescil kararın alınmaktadır. Bu karar, Vakıflar Genel Müdürlüğünce resmî gazetede yayınlandığı tarihten itibaren vakıf hüviyeti ortaya çıkmış sayılır.
Vakfın Dayanağı Tarihçesi
Vakıf kavramı isim olarak Kur’ân ve hadislerde geçmemekle birlikte İslâm bilginleri; mallarını gece, gündüz, gizli ve açık Allah yolunda harcamayı[1], iyilik ve takvada yardımlaşmayı[2], sevdikleri şeyleri Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşılamayacağı[3] gibi infak ve sadakayı teşvik eden ayetleri vakfın meşruiyetine delil göstermişlerdir. Keza Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; her iyiliğin bir sadaka olduğu[4], yetimi himaye eden kimse ile cennette birlikte olacağı[5], suyun ateşi söndürdüğü gibi sadakanın da günahları yok edeceği[6] ve yarım hurma bile olsa sadaka vererek cehennemden korunmayı tavsiye eden hadisler gibi nice rivayetler de vakıf olayını teşvik etmektedir.[7] Nitekim Câhiliye döneminde bile Mekke’ye gelen ticaret kervanlarının yolunu keserek malları gasp edilenlerin artması üzerine henüz peygamber olmayan ancak doğruluk ve emânete riayetiyle “emin” sıfatını alan Hz. Muhammed (s.a.v.) itibar sahibi insanlarla görüşerek “Hılfu’l Fudul Cemiyeti/Faziletliler Heyeti”ni kurmuşlardı. Bir çeşit vakfa benzeyen bu cemiyetin senedinde şu ilginç ifadeler yer almıştır: “Hepimiz mazlûmun hakkını alıncaya kadar, bir el gibi olacağız. Bu ittifakımız, denizde bir tüyü ıslatabilecek su kalıncaya kadar; Hıra ve Sabit Dağları yerinde durduğu müddetçe, mazlûmun hakkını almaya çalışacağız.” Yine Mekke’de İslâm’ın doğuşu ve tebliğinde müşriklerin uyguladıkları ekonomik ambargo ve diğer zorlukları aşmak üzere malî durumu müsait olan Hz. Hatice ve Hz. Ebu Bekir, ilk Müslümanlara yardımcı olmuşlardır. Daha sonra başlayan hicretle birlikte bu kez Medine’de “Muhâcir ve Ensâr” arasında “muahat” diğer bir ifade ile kardeşlik ve yardımlaşma akdi yapılmıştı. Hz. Ömer de Hayber’de çok sevdiği hurma bahçesini, ne yapması gerektiğini Rasûlullah’a sorması üzerine “Aslını tut, meyvesini sadaka ver.” cevabı üzerine onu vakfetmiştir.[8] Hz. Osman ise, Medine’deki “Rûme Kuyusu”nu satın alarak suyunu halkın istifadesine tahsis etmiştir.[9] Bu ve benzeri örneklerden anlaşıldığı üzere İslâm’ın erken döneminden itibaren Rasûlullah’ın teşvikiyle başlayan, dört halife ve Tabiîn döneminde artarak devam eden bu bağış hareketi, ilerleyen zaman diliminde İslâm coğrafyasında tesis edilen vakıflar, kurumsal hâle gelmişlerdir.
Osmanlı Dönemi
Osmanlı üç kıtadaki topraklarıyla yüzölçümü on milyon kilometre kareye ulaşan cihan devletini, başkent İstanbul’dan yönetmiştir. Gücünü din, adâlet, kültür ve kurduğu medeniyetten alan Osmanlı vakıflar üzerinden büyük eserler inşâ etmiştir. Napolyon bile “Şayet dünya tek devlet olsaydı, başkentliğe en uygun şehir, vakıf âbideleriyle şahlanan İstanbul olmalıydı.” demiştir. Gerçekten Osmanlı döneminde İstanbul, Bursa, Kastamonu, Şam, Mekke, Medine, Kahire, Kudüs ve Balkanlar gibi yerler vakıf eserleriyle dantel gibi örülmüştür. Fethedilen yahut iskân için seçilen yerlerde; kurulan vakıflarla cami, medrese, kütüphane, hastane, tekke, türbe, kervansaray, pazar yeri, çarşı, hamam, köprü, çeşme, saat kulesi gibi eserler inşâ edilmiştir. Ayrıca vakıf varlıklarının paylaşımında din, dil ırk ayırımı yapılmamıştır. Ötekinin inancına, mezhebine ve dünya görüşüne hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Öyle ki, birçok yerde cami, kilise, sinagog ile Müslüman ve gayrimüslimlerin mezarlıkları aynı karede yer almıştır. Toplumda kabul gören vakıf medeniyeti, toplumsal hayatın bir parçası olarak şu öyküyle anılmıştır: “Kişi, vakıf bir yerde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan beslenir, vakıf kitaplardan okur, vakıf medresede hocalık yapar, vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğünde vakıf tabuta konur, vakıf mezarlığa gömülür.” Bu gelişmeleri izleyen Avrupa bilim insanları, 16. yüzyılına, Osmanlı toplumu için “Vakıf Cenneti” demişlerdir. Yeri gelmişken bu vakıfların senedinde insan onuru ve hoşgörüyü merkeze alan birkaç örneği hatırlatmak istiyorum: Birincisi, Evliyâ Çelebi’nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misafirhane ile ilgili şu tasviridir. “… Eğer gece yarısı taşradan misafir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikram edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bırakmayalar. Sabahleyin ayrılma vaktinde, ‘Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?’ diye nidâda bulunalar. Misafirler hep birden: ‘Tamamdır. Allah, hayır sahibine rahmet eyleye!’ dediklerinde, görevliler şafak vaktinde kapıların iki kanadını açalar duâ ve nasihat ile uğurlayalar. “İkincisi, Batılı seyyah Hunke‘nin, bir vakıf hastanesinde yatan gencin babasına yazdığı mektubundaki şu ifadelerdir: “Babacığım! Harçlık durumumu soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok…” Üçüncüsü 2015 yılında Cezayir’de Osmanlı vakıflarıyla ilgili katıldığım bir sempozyum konusunu çalışırken Osmanlı döneminde Cezayir’deki bir askerî kışlanın giriş kapısı üzerinde sağlık ve temizlik anlayışını merkeze alan bir “vakıf kitabesidir.” Bu kitabeye göre, kışlada ikinci aşçı olarak çalışan Kıbrıslı Ali, “Paşa kapısı yakınlarındaki dükkânını vakfetmiştir. Gelirinin ise, kışladaki yemekhanenin bakır kazanları ile bütün kap kacağının kalaylanmasına ve temizlenmesine harcanmasını şart koşmuştur.”
Vakıf Hukuku ve Güvencesi
Vakıflar her yönüyle toplumun emânetidir. Senetlerindeki beyan ve amaçlara riayet etmek şarttır. Zira vakfiyelerin şartları nas hükmünde olup bağlayıcıdır. İslâm âlimi Ömer Nasuhi Bilmen Büyük İslâm İlmihali ile Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu”unda vakıf hukukunu, hükümlerini 198 sayfa hâlinde kapsamlı olarak tartışmış ve açıklamıştır. Bu vesile ile vakfın hukukunu, güvencesini teminat altına alan bir maddenin orijinal hâlini buraya alıyorum: “Vakıf yerlerin, kiraya verilmesi hususunda vakfiyelerdeki şeraite mümkün olduğu kadar riayet lâzım gelir. Bir vakfın mütevellisi (yönetimi) mevcut iken anın akarını hâkim, kiraya veremez. Velev ki, o mütevelli, hâkim tarafından nasb (atanmış) edilmiş olsun. Çünkü mütevellinin velâyeti hassası vardır. Velâyetı hassa ise hâkimin velâyeti ammesinden daha kuvvetlidir.” Buna göre İslâm hukukunda vakıf yönetimi, vakfın mal ve menfaatlerini koruma noktasında büyük bir yetkiye sahiptir.
Vakıflara Yardım ve Harcama Duyarlılığı
Öncelikle şunu hatırlatmak gerekir. Vakıflara yapılan bağışların tasarrufunda yönetimlerin din, dil, ırk, renk, özellikle siyasî ve ideolojik ayırım yapmaları doğru değildir. Aksine bağışların emânet olduğu bilinciyle uygun ve ehil olanı tercih etmeleri şarttır. Zîrâ Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak niyetiyle yapılan her türlü nakdî ve aynî bağış değerli ve önemlidir. Fakat onun yerinde ve zamanında harcanması daha değerli ve önemlidir. Bu bağlamda kişi bağışını doğrudan ihtiyaç sahibine verebileceği gibi tercih ettiği bir vakfa da verebilir. Şu var ki vakıf aracılığıyla bağış, muhatabın kabul psikolojisi açısından daha isabetli görülmüştür. Bununla birlikte yaşanan tecrübelerden anlaşıldığı üzere insanlar maddî yönden eşit seviyede değildir. Hastalık, ölüm ve doğal afet gibi mâzeretler de dikkate alındığında sosyal yardımlaşma zarûrî bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Her türlü yardımı ifade eden infak anlayışıyla yapılacak bağışların şu prensiplere uygun olması gerekir: a) İbâdet maksadıyla yapılan infak, insanların beğenisini kazanmak amacıyla değil, Allah rızası için yapılmalıdır. b) Bağıştan sonra başa kakma ve incitme olmamalıdır. c) Bağışlanacak mal ve menfaatin kötüsü değil iyisi tercih edilmelidir. d) Yardımlar, en acil ihtiyaçlara göre yapılmalıdır. e) İnfak ve sadaka cimriliğe meyyal olan nefisleri ıslah eder.[10]
Tarih, inanç ve kültürümüzde vakıfların korunması ve amaçlarına uygun yaşatılması hususunda birçok duâ ve bedduâlar yapılmıştır. Biz bedduâları aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Fakat hayır ve hasenâtı belgeleri olan vakıfların devamı için, Kanûnî Sultan Süleyman’ın şu duâsını hatırlatmak istiyorum: "Her kimse ki vakıfların bekâsına gelirlerinin artmasına itina gösterirse; bağışlayıcı olan Yüce Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun. Dünya üzüntülerinden korunsun ve her türlü tehlikeden muhafaza olunsun."
Vakıfların yaşanmasına zemin hazırlayan değerlerin başında; inanç, hizmet aşkı, iyi niyet ve samîmiyet gelir. Orta yaşın üstünde olanların hatırlayacakları gibi Malatya Darende’de yaşayan Osman Hulûsi Efendi (k.s.) “İnsanların en hayırlısı başkalarına hayırlı olandır.” prensibinden hareketle hayatını ve mesaisini topluma adamıştır. Kalbi ve ferâseti iyiliğe açıktı. Bu nedenle meslekî hayatında dünü, bugünü, yarını düşünerek kalıcı ve insan merkezli faaliyetler hayata geçirmiştir. Özellikle geleceğe ışık tutmak ve iyi bir nesil yetiştirilmesi amacıyla eğitim/maarif konusu üzerinde durmuştur. Bu bağlamda ilçede ilk ve orta dereceli okullar, Kur’ân Kursu ile üniversitenin bir şubesi olan ilahiyat fakültesi gibi eğitim kurumlarının açılmasına vesile olmuştur. Bir taraftan da birlikte yaşadığı toplumun bir ferdî olarak insanların iş, aş ve beklentilerini dert edinerek çözüm üretmeye çalışmıştır. Diğer taraftan da insanların inanç, ibâdet, ahlâk, huzur ve kardeşlik duyguları içinde yaşamalarına rehberlik etmiştir. Üstelik bu faaliyeti Darende ile sınırlı kalmamış ülkemizin birçok il ve ilçelerinde de yaygın hâle gelmiştir.
Osman Hulûsi Efendi (k.s.) daha hayatta iken yaptığı güzel hizmetlerin kalıcı ve sadaka-i cariye olması için 1986 yılında yakınlarının da gayretiyle kendi adını taşıyan vakfın kuruluşu ve tescili sağlanmıştır. 2014-2022 yılları arasında İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığını yapmam hasebiyle bu vakfın hizmetlerini yakından müşâhede etme fırsatım oldu. Öyle ki, söz konusu vakıf, Batı ile Doğu arasındaki ulaşımı sağlayan ana yolun üzerinde bulunan Darende’nin din, eğitim, tarih, kültür, turizm ve ekonomi gibi sosyal değerlerine önemli katkıda bulunmuştur. Özellikle ismi Darende ile özdeşleşen “Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi”nin inşâsı kütüphane, toplantı ve temizlik mekânlarının donanımı başlı başına bir kazanımdır. İlçeye birçok okul, Kur’ân Kursu, yurt, hastane, İlahiyat Fakültesi gibi eserlerin yapımına ve hizmete açılmasına katkıda bulunması ise, takdire şayandır. Yanlış hatırlamıyorsam vakfın “Her canlıya hizmet” şeklinde kalıp ve parola şeklinde bir cümlesi de vardı. Kısa ve öz ifade etmeye çalıştığım bu vakıf, canlılara hizmetin ötesinde tarih ve çevre projelerine de önemli imzalar atmıştır. Yazıyı tamamlarken Hulûsi Efendi Vakfıyla birlikte yaptığımız bir sözleşmeyi de hatırlatmak istiyorum. İnönü Üniversitesinde çalıştığım dönemde üst yönetimle birlikte kampüs merkezinde cemaati akademisyen ve gençlerden oluşan ve müştemilatı zengin bir camiyi ibâdete açmıştık. Cami kadar önemli olan bir kütüphanenin de zemin katta devreye girmesini planlamıştık. “İnönü Üniversitesi İlahiyat Camii” adını taşıyan bu külliyenin kütüphanesiyle ilgili donanım ve tefrişinde bu kardeş vakfın da önemli bir katkısı olmuştur. Bu karar Osman Hulûsi Efendi’nin İlahiyat Fakültesini, ilk kez Darende’de açılmasına verdiği mânevî desteğine de uygun düşmüştü. Böylece İnönü Üniversitesi İlahiyat Camii’ni yapımını üstlenen Malatya İlahiyat Vakfı ile Hulûsi Efendi Vakfı arasında bir protokol yapılarak bu esere mealen, “Osman Hulûsi Ateş İslâmî İlimler Araştırma Kütüphanesi" adı verilmiştir. Bu vesile ile Osman Hulûsi Efendi’ye Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Vakıf Başkanı Hamid Hamideddin Efendi’ye de Kur’ân ve Sünnet’in ışığında müdâvim hizmetlere vesile olması için sağlık ve âfiyetler diliyorum. Vakıf yönetimine ve çalışanlarına ise üstün başarılar diliyorum.
[1] 2/Bakara, 274
[2] 5/Maide, 2
[3] 3/Âl-i İmrân, 92
[4] Buhari, Edep, 33
[5] Buhari, Talak, 25
[6] Tirmizi, Cum’a, 79
[7] Müslim, Zekât, 68
[8] Buhârî, Şürût, 19
[9] Tirmizî, Menâḳıb, 18
[10] 4/Nisâ, 128
Fikret KARAMAN
Yazar
Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde amel-i sâlihi mütemâdiyen imanla birlikte zikretmesi,[1] Hz. Peygamber (s.a.v.)’in insanların faydasına olan işleri telkin etmesi[2] ve Abdulhâlık Gucdüvânî’nin, Şah-...
Yazar: Hamit DEMİR
Muhterem Ali Şakir Ergin Bey, Yozgat milletvekilliği yaptınız. Çeşitli telif, tercüme eserleriniz var. Milletimize, memleketimize önemli hizmetleriniz oldu. Bu vesileyle Darende'den sizi ziyarete geld...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Âlemle barışmalıGönül ehli olanlar.Takvada yarışmalıGönül ehli olanlar.Hem akşam hem seherdeKoymayıp sözü yerde,Gezmeli gözü yerdeGönül ehli olanlar.Duruşu kurban gibi,Nazarı derman gibi,Tüter buhurda...
Şair: Bestami YAZGAN
Tarihçesiyüzyılda Batı’da görülmeye başlayan millîyetçilik akımları etrafındaki gelişmeler millî kütüphanelerin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Pek çok Batı ülkesinin o güne kadar millî kütüphanele...
Yazar: Resul KESENCELİ