Tasavvuf Düşüncesinde Rızâ Makamı
Tasavvuf yolculuğunun ve ahlâkî kemâlin zirve noktası kabul edilen rızâ, sözlükte hoşnut olmak ve memnuniyet duymak mânâlarına gelse de Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’nin gönül ve düşünce dünyasında insanı Hakk’a ulaştıran en yüksek mânevî mertebe ve ahlâkın özüdür. O’na göre rızâ, kulun sadece ibâdetlerinde gözettiği bir gâye değil; hayatın her anına, insanın elinden çıkan her amele sinmesi gereken temel bir rûh disiplinidir. Nitekim İslâm ahlâkının ve mânevî yolculuğun en açık düsturlarından biri, "gördüğün her vazifeyi sırf rızâ-i Bârî (Allah) rızâsı için yapmak" esasına dayanır.
Kulun ameliyle Hak rızâsına ulaşması ise müstakil bir çabadan ziyâde, mahlûkata gösterilen sevgi ve merhametle temâyüz eder. "Hulûsî istersen rızâ gönüllere sen hizmet et" diyerek kâmil insan olmanın yolunu gösteren Hulûsi Efendi, gönül yapmanın ve insanlığa samîmiyetle hizmet etmenin Allah’ın rızâsını kazanmadaki birincil vesile olduğunu vurgular. Allah’ın takdirine rızâ göstermek, hayatın hem nimetine hem de çetin imtihanlarına aynı teslimiyetle kucak açmaktır. Kaza ve kader karşısında edebin esası, hüsnü tedbirin sınırlarını aştığı yerde takdire rızâ göstermektir. Hulûsi Efendi’nin mânevî tecrübesinde, belâ ile bal kelimelerinin aynı harflerden teşekkül etmesi gibi, çile ile lütuf arasındaki fark ortadan kalkar:
"Her zehr-i belâyı bal olarak içer, Habîb’in rızâsı içün kendi rızâsından geçer."
Âşık için sevgilinin rızâsı, kendi arzu ve isteklerinin bütünüyle fenâ bulması, yani Sevgili’nin iradesinde yok olması demektir. Gerçek vefa, Ma’şûk’tan başkasına müstağnî kalıp O’nun rızâsında fânî olabilmektir. Tasavvuf şiirinin Türkçe dilindeki kurucu önderleri Yûnus Emre ve Ahmed Yesevî ile aynı irfan pınarından beslenen Hulûsi Efendi, Allah’ın rızâsını ve cemâlini cennetin en yüce nimetlerinin dahi üstünde tutar. O’nun bakışında kulların yönelişi iki kısımdır: Kimi cennet nimetlerini ve hûrileri isterken, hakîkî âşıklar ve marifet sahipleri yalnızca Allah’ın rızâsını ve O’nun cemâlini seyretmeyi (rü’yet) gâye edinirler. Bu yaklaşım, "İyilik edenlere daha güzeli ve bir de fazlası vardır." âyetindeki O "fazlalık" tefsirine dayanır ki; o da Hakk’ın cemâliyle şereflenmektir. Nefis mertebelerinde seyr ü sülûk eden ârif için nihaî hedef, başkalarının ve kendi nefsinin rızâsından geçerek râziye mertebesinden marziyye (Allah’ın kendisinden razı olduğu) derecesine yükselmektir.
"İki âlemde maksûdu rızâ-yı yâra terk eyle/Eğer ârif isen marzî olup gayrı rızâdan geç"
İki cihanda da bütün istekleri Yâr’ın rızâsına terk etmek, kulun kendi cüz’î iradesinden sıyrılarak Hakk’ın takdirinde fenâya ermesidir. İşte bu makam, kulun Rabb’inden, Rabb’in de kulundan râzı olduğu; kulun tercihinin tamamen İlâhî iradede eritildiği havâs (seçkinler) mertebesidir. Nihayetinde rızâ makamı, kalbin çalkantılardan durulup İlâhî takdirin serinliğinde sükûna ermesi, kulun kendi cüz’î irade ve arzularını Yaratıcı’nın küllî iradesinde eritebilmesidir. Bu makama eren ârif, varlık tecellilerini "hoş" veya "nâhoş" diye ayırmaz; lütfu da kahrı da aynı kaynaktan bildiği için her iki durumda da gönül hoşnutluğunu muhafaza eder. Osman Hulûsi Efendi’nin çizdiği bu irfan ufkunda rızâ, kulun Allah’a sunduğu pasif bir kabulleniş değil; aksine nefsani tutkulardan, ikbal kaygısından ve mahlûkatın teveccühünden soyunarak gösterdiği en aktif, en soylu rûhî şahlanıştır. Bütün amellerin, hizmetlerin ve ibâdetlerin ruhunu oluşturan bu yüce duygu, insanı masivadan (Allah’tan başka her şeyden) müstağni kılarak varlığın gayesi olan marifetullaha ulaştırır; böylece kul, Rabb’inden razı olmuş bir kul olarak Rabb’ini de kendisinden râzı etmenin ilâhî huzuruna kavuşur.
Kemal DEMİR
Yazar
İnsan, Allah’ın ilâhî rahmetinin bir tezâhürü olarak varlık bulmuştur. Allah, insanı sevmiş ve rahmetinin bir lütfu olarak onu varlık âlemine çıkarmıştır. İbn Arabî’ye göre âlem, büyük âlem olan kâina...
Yazar: Kemal DEMİR
Denizde yüzen balık, gökte uçan ebâbil,Yaratılmış ne varsa rızkına Allah kefil,Yeri başka insanın, o yeryüzünde vekil…En şerefli makâma kullukla ulaşılır,Nefsin engebeleri şükrederek aşılır.Akıl gemid...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN
Öncelikle kısaca kendi özgeçmişinizden bahseder misiniz?- Teşekkür ediyorum. Vakıf olarak böyle bir imkân sağladınız için. Darende’ye gelmekten her zaman olduğu gibi bu sefer de çok memnunuz. Gerçekte...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Kasır; hükümdarların, yönetici kesimden kimselerin kullanımı için inşâ edilmiş özel yapıdır. Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle birlikte başlayan Türk mimarisinin yeni döneminde inşâ edilen yapılar içeri...
Yazar: Resul KESENCELİ