Tarihten Edebiyata Osmanlı'nın 3. Önemli İdare Merkezi: Yıldız Sarayı
Osmanlı Devleti'nin 624 senelik serencâmında padişahların devletin geleceğine dair mühim kararları aldığı ve devleti fiilen idare ettiği sarayların büyük bir anlam ve önemi vardır. Bu sarayların başında Topkapı Sarayı gelir. Onun dışında Yıldız Sarayı, Beylerbeyi Sarayı ve nihayet modern (Batılı) tarzda inşâ edilen Dolmabahçe Sarayı vardır. Üç kıtada at koşturan ve mazlumlara adalet dağıtan Osmanlı'nın haşmetini yansıtan bu saraylar içerisinde Yıldız Sarayı; Topkapı ve Dolmabahçe saraylarından sonra kadim bir payitaht olan İstanbul'da yönetim merkezi olarak kullanılan saraylar içerisinde üçüncü sırayı alır.
Osmanlı Devleti'nin ihtişamını yansıtan en büyük ve en görkemli saray Topkapı Sarayı olsa da Yıldız Sarayı da ondan sonraki saraylar içerisinde apayrı bir önem ve yer teşkil eder. Zamana tanıklık eden ve özellikle Osmanlı'yı 33 sene idare eden II. Abdülhamid Han tarafından uzun yıllar boyunca kullanılan sarayla ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir:
"İstanbul Boğazı’na ve Marmara’ya hâkim yüksek bir arazi üzerine inşâ edilen Yıldız Sarayı, Osmanlı Devleti’nin İstanbul’da yaptırdığı son büyük saraydır. Genel vaziyet planı bağlamında ‘Doğuda Saray (Devlet Yönetimi ve Harem)-Batıda Cuma Camii (Yıldız Hamidiye Camii)’ kurgusuyla Türk-İslâm saray mimarisi geleneğini sürdürmektedir.500.000 m2 alana sahip olan Yıldız Sarayı, 3 büyük kısımdan meydana gelmektedir. Birincisi devlet yönetimini ilgilendiren yapıların bulunduğu asıl saraydır, ikincisi Sultan’ın kendisine ve haremine ait olan hususi bölümdür, üçüncü bölümü ise dış bahçe ve çevre yapılar oluşturmaktadır. Dış bahçe denilen yer, bugünkü Yıldız Parkı’dır. Saltanat döneminde saraya mahsus olan bu büyük park, günümüzde halka açıktır. Devrinde birçok köşklerin ve yapıların bulunduğu bu kısımdan günümüze sadece Çadır, Malta ve Şale Köşkleri ulaşmıştır.
Yıldız Sarayı alanındaki ilk köşk, Sultan III. Selim (1789-1807) zamanında yapılmıştır. Sonraki padişahlar, yöredeki koru ve bahçelere ilgi göstermişlerse de Yıldız Sarayı’nın adı Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) ile özdeşleşmiştir. Padişah, bölgeye “Yıldız Saray-ı Hümâyûnu” ismini vererek burayı aslî ikametgâhı belirlemiş ve 33 yıl ülkeyi bu saraydan yönetmiştir. Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki çok geniş bir araziye yayılmış bulunan Yıldız Sarayı; bahçeleri, havuzları, ağaçları, seraları ve köşkleri ile İstanbul’un diğer saraylarından farklı işlevlere sahip bir köşkler topluluğudur. Tiyatro, müze, kütüphane, eczane, hayvanat bahçesi, hayvan hastanesi, marangozhane, demirhane gibi atölyelerin yanı sıra Yıldız’da çini fabrikası gibi endüstriyel yapılar da kurduran Sultan II. Abdülhamid, I. Ordu’nun ünlü II. Tümeni’ni (Orhaniye ve Ertuğrul kışlaları) de sarayın yakınına yerleştirmiştir. Bu dönemde sarayın doğrudan veya dolaylı hizmetlerine bakanlarla birlikte 12.000’e varan bir nüfusa sahip olduğu düşünülmektedir. Yıldız Sarayı, Osmanlı Devleti’nin son yönetim merkezi ve padişahın son ikametgâhı olarak tarihe geçmiştir." (1)
Sultan II. Abdülhamid ve “Yıldız Saray-ı Hümâyûnu”
Sultan II. Abdülhamid Han tarafından uzun yıllar boyunca Osmanlı'nın yönetim merkezi olarak kullanılan Yıldız Sarayı, onun dışında çok fazla tercih edilmemiştir. Sultan II. Abdülhamid’den sonra tahta geçen Sultan V. Mehmed Reşad, daha çok Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet etmiştir. 4 Temmuz 1918 tarihinde tahta çıkan son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdeddin ise II. Abdülhamid gibi Yıldız Sarayı’nda ikamet etmeyi tercih etmiştir. Fakat bu saray Sultan Vahdeddin'e hiç de iyi gelmemiş, Osmanlı'nın sonunu burada görmek durumunda kalmıştır. Sultan Vahdeddin, Mustafa Kemal Paşa’ya 9. Ordu Müfettişliği vazifesini burada, ağabeyi II. Abdülhamid’e hâl’ kararının tebliğ edildiği odada vermiştir. Osmanlı padişahlarının 34.sü, İslâm halifelerinin ise 113.sü olan Sultan II. Abdülhamid, her yönüyle vehim derecesinde hassas ve titiz bir insandı. Tedbiri elden bırakmaz, her türlü önlemi alırdı. Özellikle kendisine çok büyük önem ve değer veren, babasından görmediği ilgiyi ve sıcaklığı kendisinden gördüğü amcası Abdülaziz'in bir suikasta maruz kalması, intihar süsü verilerek bir darbe neticesinde şehit edilmesi, onun güvenlik hassasiyetini üst düzeye çıkarmıştır. Onun Dolmabahçe Sarayı'nı değil de Yıldız Sarayı'nı yönetim merkezi ve ikametgâh olarak seçmesi de hep bu güvenlik endişesinden dolayıdır. Bununla ilgili tarihçi Vahdettin Engin'in şu görüşleri önemlidir: "Yıldız Sarayı’nın bulunduğu mevki önceleri Osmanlı padişahlarının avlandıkları bir av sahası ve aynı zamanda hususi bir mesire yeri idi. İlk defa Sultan I. Ahmed burada küçük bir kasır yaptırmıştı. III. Selim ise XVIII. yüzyılın sonunda annesi Mihrişah Sultan için buraya ikinci bir kasır yaptırdı ve buna ‘Yıldız Kasrı’ adı verildi. Değişik dönemlerde padişahlar buraya çeşitli köşkler inşâ ettirdiler. Nisan 1877’de II. Abdülhamid, Dolmabahçe’den buraya taşınınca saray ‘Yıldız Saray-ı Hümâyûnu’ adını aldı. Padişahın Yıldız’da ikamet etmeye başlamasının en önemli sebebi güvenlikti. II. Abdülhamid şehzadeliğinde, Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet eden amcası Sultan Abdülaziz’in nasıl tahttan indirildiğine ve sonra da nasıl öldürüldüğüne şâhit olmuştu. Bu anlamda Dolmabahçe Sarayı, güvenliğin sağlanması zor bir mekândı. Kara tarafından kuşatılması kolay olduğu gibi, özellikle de donanma bir tehdit unsuru olarak sarayın karşısına geldiğinde yapacak fazla bir şey de kalmıyordu. İşte bu faktörler II. Abdülhamid’in Dolmabahçe’de kalmayıp yüksek bir mevkide bulunan ve güvenliğinin sağlanması çok daha kolay olan Yıldız Sarayı’na taşınmasına sebep oldu." (2)
Yıldız Camii, Yıldız Sarayı Yapıları İçerisinde Müstesna Bir Yere Sahiptir
İslâm'a yürekten (samîmiyetle) bağlı bir insan olan II. Abdülhamid; cami, medrese, çeşme, yol, köprü gibi birçok kıymetli eser bırakarak dünya sürgününü alnının akıyla tamamlamıştır. Onun yaptırmış olduğu kıymetli eserlerden biri de Yıldız Hamidiye Camii'dir.
Sultan II. Abdülhamid tarafından inşâ ettirilen Yıldız Hamidiye Camii, Yıldız Sarayı'nın bulunduğu bahçenin içerisindedir. Caminin kapısında söz konusu mabedin 1885 yılında tamamlandığı yazılıdır. Yine aynı yerde II. Abdülhamid'in tuğrası bulunmaktadır. Dolmabahçe Sarayı'ndaki belgelere bakıldığında bu caminin mimarının Rum mimar Nikolaidis Jelpuylo olduğu görülür. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Yıldız Camii" maddesini yazan Selman Can, banisi II. Abdülhamid olan bu mabetle ilgili şu bilgileri vermektedir:
"Oryantalist ve neo-gotik unsurların dönemin beğenisine göre seçmeci bir anlayışla uygulandığı yapının temelleri sağlam zemine kadar kazılmış ve 130 cm. kalınlığında temel duvarları inşâ edilmiştir. Harim bölümünün zeminden saçağa kadar 100 cm. kalınlığındaki gövde duvarları kuzey ve güneyde üç, doğu ve batıda yedi ajur şebekeli olarak tasarlanmış, neo-gotik üslûpta dikdörtgen pencerelerle hareketlendirilmiştir. Pencerelerin üzerinde yatay dikdörtgen bantlar dolaşır. Cephe kornişlerine üç sıra mukarnasla zengin bir görünüm verilmiştir. Bütün pencere söveleriyle saçaklar beyaz Triyeste taşından yapılmıştır. Caminin girişinde yer alan, anıtsal taçkapı biçiminde tasarlanmış öne doğru çıkıntılı yüksek tepelik mihrap cephesinde de tekrarlanmıştır. Yanlarda bulunan ve harim bölümünden alçak tutulan iki kitlesel kanat caminin ön cephesine hâkimdir. Yapının Yıldız albümlerindeki fotoğraflarına göre binanın cephesi bugün geniş oranda değişmiş, ana girişle yan kanatların büyük ve geniş camekânlı sundurmaları sonraki onarımlarda kaldırılıp düz merdivenlere dönüştürülmüştür. Selâtin camilerinin genelinde görülen çift minare uygulaması Yıldız Camii’nde teke indirilmiştir. Caminin batı kanadı içinden yükselen zarif ince yivli minare mukarnas dolgu ile geçişi sağlanan tek şerefeye sahiptir.
Dikdörtgen planlı harim bölümü son cemaat yeriyle bütünleşmiş, harimin yüksek kasnaklı kubbesi mihraptan uzak, girişe yakın yerleştirilmiştir. Cami, kubbe kasnağına neo-gotik tarzda açılan on altı pencere ile bol ışık alır. Çokgen bir yapıya sahip olan kubbe kasnağının kornişi bir mukarnas dizisiyle biçimlendirilmiş, kubbe içi ve mihrap önündeki tavan lâcivert zemin üzerine işlenmiş yıldızlarla bezenmiştir. Caminin kubbe göbeğinde besmele ile Necm Sûresi’nin ilk üç âyeti, kuşakta Mülk Sûresi yer alır. Yapma kûfî tarzında işlenen bu yazılar gazeteci Ebüzziyâ Tevfik’e yazdırılmıştır. Celî sülüs yazılar ise Abdülfettah Efendi’ye aittir. Kubbeyi destekleyen ayaklıklarla yükseltilmiş sekiz köşeli birer çift kolon giriş ve mihrap yönünde dilimli kemerlerle birbirine bağlanmaktadır. Taşıyıcı işlevlerinin yanı sıra iç mekâna dekoratif bir zenginlik katan bu kolonlar dönemin yaygın mimarî üslûbu olan Batı anlayışını yansıtmaktadırlar. Bu üslûp caminin iki katlı Hünkâr Köşkü’nde de görülmektedir. Hünkâr Köşkü’nün, altın varak süslemelerin yer aldığı ikinci katı II. Abdülhamid’e ayrılmış olup üç basamaklı bir sahanlık ve kafesli bir pencere düzeneğiyle harime açılmıştır. 1885 yılı Eylül ayı sonunda hizmete giren cami, II. Abdülhamid’in saltanatının sonuna kadar çok gösterişli cuma selâmlıklarına sahne olmuştur."(3)
Yıldız Camii Önünde "Bir Lâhza-i Teahhur (Bir Anlık Gecikme)'un Hazin Hikâyesi
Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi padişahlarından olan Sultan II. Abdülhamid Han, dönemin zor şartlarını dikkate alarak zaman zaman istibdat yönetimine başvurduğu için zamanın şairleri tarafından hep eleştirilmiş, hatta daha da ileri gidilerek lânetlenmiştir. Oysa o dönemin şartları bunu gerektiriyordu. Kendisi hakkında ileri geri konuşanları sürgüne gönderen II. Abdülhamid, bu kişileri yüzüstü bırakmayarak gidenlere maaş bile bağlamıştır. Zaten çoğunu belli bir görevle o zamanki payitaht olan İstanbul’dan uzaklaştırmıştır. Onların onurlarını zedelememek için büyük bir hassasiyetle elinden geleni yapmıştır. Fakat bu sözde kalem erbapları II. Abdülhamid’i yerden yere vurmuşlardır. Hatta Servet-i Fünuncuların en önemli şairi olarak kabul edilen Tevfik Fikret, Abdülhamid’i öldürmek için pusu kuran cani bir Ermeni’ye övgüler yağdırmış, plânını gerçekleştiremediği için de üzülmüştür. Bununla ilgili duygularını “Bir Lâhza-i Teahhur”(Bir Anlık Gecikme) adlı şiirinde dile getirmiştir.
Ermeni komitacıların 21 Temmuz 1905’teki cuma selâmlığında II. Abdülhamid’e karşı düzenledikleri bombalı suikast Yıldız Camii tarihinde ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Patlamada tören alanında bulunan yirmi altı kişi hayatını kaybederken elli sekiz kişi de yaralanmıştır. II. Abdülhamid’in cami çıkışında Şeyhülislâm Hâlidefendizâde Cemâleddin Efendi ile beklenenden biraz fazla ayaküstü sohbet etmesi onu suikasttan kurtarmıştır.
21 Temmuz 1905 senesinde icra edilen suikast plânı gerçekten tüyler ürperticiydi. Bilindiği gibi II. Abdülhamid, mütedeyyin bir insandı. Osmanlı padişahlarının çoğu böyledir zaten. Abdülhamid Han, Cuma namazını daha çok Yıldız Camii’nde kılardı. Ermeniler onun bu özelliğini bildikleri için kendisine Yıldız Camii’nin önünde şirret bir tuzak kurmuşlardır. Hatta bu işin eksiksiz gerçekleşmesi için dünya çapında ün yapmış Belçikalı terörist Edward Joris’i de aralarına dâhil etmişlerdi. Hazırlanan plân gereğince Abdülhamid’i, Cuma Selâmlığı’ndan çıkarken bomba marifetiyle havaya uçuracaklardı. Hatta pek çok kritik nokta da bombalanacaktı. Her şey saniyesi saniyesine ayarlanmıştı. Yüz kiloluk bir bomba hazırlanmıştı bunun için… Saatli bomba hassas hesaplarla Abdülhamid’in çıkış anına ayarlanmıştı. Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Herkes kendisine yakışanı yapıyor.
Osmanlı’nın en dirayetli padişahlarından biri olan Sultan II. Abdülhamid’i, pek çok kişi gibi, zamanın büyük şairlerinden biri olan Tevfik Fikret de hiç sevmezdi. O, yukarıda bahsedilen başarısız suikast girişimi üzerine “Bir Lâhza-i Teahhur” adlı, kin ve nefret dolu şiirini yazmıştır. O, bu şiirinde Abdülhamid’i yerden yere vurarak suikastçı Ermenileri övmüştür. Ermenilerin “Bir Anlık Gecikme”sine hayıflanmıştır. Bakın ne diyor Fikret: “Ey şanlı avcı, dâmını bî-hûde kurmadın!/Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!/Dursaydı bir dakikacağız devr-i bî-sükûn/Yahut o durmasaydı, o iklîl-i ser-nigûn/Kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş/Bir hayr olurdu, misli asırlarca geçmemiş/Lâkin tesadüf… Ah o kavîler münâdimi,/Âcizlerin, zavallıların hasm-ı dâimi,/Birden yetişti mahva bu tedbîr-i hâriki;/Söndürdü bir nefeste bu ümmîd-i bâriki./Nakşetti bir tehekküm için baht-ı bî-şuûr/Târih-i zulme bir yeni dibâce-i gurûr/Kurtuldu; hakkıdır, alacak, şimdi intikam;/Lâkin unutmasın şunu târih-i sifle-kâm:/ Bir kavmi çiğnemekle bugün eğlenen denî/Bir lâhza-i teahhura medyûn bu keyfini!”
Dipnotlar:
1) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/5/yildiz-sarayi
2) https://istanbultarihi.ist/83-osmanli-istanbulunun-ucuncu-yonetim-merkezi-yildiz-sarayi
3) TDV İslâm Ansiklopedisi, Yıldız Camii Maddesi, Selman Can
M.Nihat MALKOÇ
Yazar
Dün olduğu gibi bugün de dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri olan İstanbul deyince hepimizin aklına, bu şehri Bizans'tan kurtararak İslâm toprağı yapan II. Mehmed, nâm-ı diğer Fâtih gelir. Fakat h...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Türkiye, Türkiye'den ibâret değildir. Bizim Türkiye dışında kalan Türk Dünyası coğrafyamız da var. Bu hüzünlü coğrafyanın önemli duraklarından biri de Batı Trakya'dır. Osmanlı ruhunun sindiği bu kadim...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Ramazan ayı, bir bakıma gösteriş ile samîmiyet arasında sıkışan vicdanların sınav verdiği mühim bir zamandır. Her şeyi gösteriş furyasına kurban ettiğimiz bugünlerde Ramazan, ne kadar "hasbî" olduğumu...
Yazar: Erol AFŞİN
Âdile Sultan, şair ve hayırsever Osmanlı hanedânı mensubudur. Osmanlı hanedânı mensupları arasında yetişen tek kadın şair olup, Sultan II. Mahmut ile II. Kadın Efendi Zernigâr Hanım’ın kızıdır. Annesi...
Yazar: Resul KESENCELİ