Suçlamak Bağları Zedeler
Ve demeli insan, suçlamaktan vazgeçerek:
“Ben nefsime zulmettim.”
Zamanın çarkı içinde ahde vefayı unutan insan, yaşamını anlamlı kılacak değerlerden birer birer uzaklaşabiliyor.
Mutluluğu ulaşması zor gündemlere yükleyerek, kendi varlığını tanıma ve özünü yoklama işini ya geciktiriyor ya da bütünüyle ihmal ediyor.
İnsan, kendinden uzaklaştıkça toplumsal hayata da yabancılaşıyor, bağlar zedeleniyor.
Oysa ruh, emanetçisi tarafından anlaşılmaya ne kadar muhtaç… Nefis muhasebesi insanı kıymetli kılar, onu kul eder ve şeytanın izlediği yoldan ayırır. Kişi, hatalarının karşısında “Ben nefsime zulmettim.” diyebildikçe Rabb’ine yönelir; bir Âdem olur, bir Yunus olur. Vakit gelir; ne kandıran şeytanı suçlar, ne ağacı, ne kavmi, ne kadını, ne işi, ne de ailesini… Hatanın izini başkasında değil, kendi nefsinde arar.
Kendi nefsinde hatayı bulabilen insan müstağnileşmez, kibri kuşanarak zafiyete düşmez. Aksine, esas benliğine yaklaşır. Var edene yönelir. Gözyaşı, nedamet ve istiğfarla acizliğini bilir; kulluğa dönüşür her eylemi.
Nefs-i emmareden uzaklaşmaya çalışırken, hatalarla yüzleşerek, eksikleri kapatmaya niyet eder.
Kendini “yarım” görebilmek, dünyayı daimî sanmamak adına atılmış bir adımdır bu. Tamamen dünyaya bağlanıp kulluğu unutmamak için bir uyanıştır.
Mal varlığını yalnızca kendinden bilen, sahip olduğu güzellik, beceri ve başarıyla övünen, en ufak başarısızlıkta çevresini suçlayan insan, hem iç dünyasına hem de yaşadığı dünyaya verdiği zararın çoğu zaman farkında değildir.
Oysa suçlamak, geçici bir temizlik hissi verse de ruhu kirli bırakır.
Ömer Seyfettin’in Kaşağı hikâyesi, çocukluğumda beni derinden etkileyen metinlerdendir. Yapılan hatada başkasını suçlamak, insanın vicdanını o an için rahatlatabilir fakat geride kalan acı, bir ömür boyu içte taşınır. Vicdan azabı, insanın en ağır yüklerinden biridir.
Bugünün neslinin daha huzurlu, daha erdemli bireyler olabilmesi ve hayatına sağlıklı bir yön verebilmesi için, yaşadığı olumsuzluklarda önce kendini sorgulamayı öğrenmesine yardımcı olmak zorundayız. Ödevini yapamadığında elektriği suçlayan öğrenci, ileride çocuğu hastalandığında eşini suçlar. İstediği yere yerleşemeyen genç, okulunu, öğretmenini, imkânlarını suçlar.
Evden geç çıkan biri, yetişemediği iş için trafiği suçlar. Liste uzar gider.
Oysa suçlayıcı olmak yerine, kendi nefsinden başlayarak onaran, düzelten ve sorumluluk alan bireyler olmak; yüzeysel değil, köklü sonuçlar doğuracaktır. Yapılan yanlışlar ve bırakılan eksiklikler Rab katında tevbeye, insan katında ise özür dilemeye vesile olacaktır.
“Senin yüzünden!” sözünü hayatlarımızdan ne kadar çıkarabilirsek nefisle yüzleşme, hatayı telafi etme ve iyileşme çabası o kadar artacaktır. Çünkü suçlama dili; kırgınlığı, kavgayı, bencilliği ve öfkeyi de beraberinde getirir. Dahası, suçlama psikolojisi dürüstlük erdemini yavaş yavaş ortadan kaldırır.
Hatasını kabul eden nefis, sorumluluğu kuşanır ve iyiye yönelir. Aksi hâlde insan; kibir, bilgiçlik ve tek otorite olma acziyeti içinde, farkında olmadan huzurdan mahrum bir hayat sürer. Suçlamaktan vazgeçmiş insan ise hatalarıyla yüzleşmeyi bilen, iyiliğe doğru yürümeye başlamış insandır. İyiliği emredip kötülükten sakınabilen bir ruhun sahibidir.
Suçlamak; benliği egoyla besleyip obezleştirmek gibidir. Üzerine yığılan katmanlar insanı öyle ağırlaştırır ki bir adım geri atamaz hâle gelir. Oysa nefis muhasebesi, kendimize yönelttiğimiz en sahici eleştiridir; anlam üzere yaşamanın temelidir.
Yunus (a.s.)’ın yaptığı hatada kendisiyle yüzleşmesi, bizler için hem ibret hem de hayatın içinden bir örnekliktir. Suçlamaktan vazgeçerek insanın kendisiyle yüzleşmesi, aile saadetinde de çok önemlidir.
Aile dediğin yer, kalbin ayakkabılarını çıkardığı yerdir. Oraya çamurla girilmez. Suçlama çamurdur; sesi vardır, izi kalır, temizliği zordur. “Senin yüzünden!” diye başlayan her cümle, evin duvarında bir çatlak açar. Küçük sanılır ama içeri soğuk alır.
Güven, haklı çıkma yarışında değil, durup kendine bakabilme cesaretinde filizlenir. “Ben ne yapabilirim?” diyebilen insan, ailesinin yükünü hafifletir. Suçlayan insan rahatlar belki ama ilişki ağırlaşır. Oysa aile, hafiflik ister; omuz omuza durabilmeyi, sırt sırta değil.
Suçlama, savunmayı doğurur. Savunma, suskunluğu. Suskunluk ise mesafeyi… Böyle böyle aynı evde yabancı olunur. Güven tam da burada kan kaybeder. Kimse yargılanacağı bir yerde içini açmaz. Kalp, mahkeme salonunda konuşmaz.
Aile içinde güven, parmak sallayarak değil, eli kalbe koyarak kurulur. “Sen hep böylesin.” yerine “Ben burada incindim.” diyebilmektir mesele. Çünkü duygu dile geldiğinde iyileşir, suçlama dile geldiğinde yaralar.
Bir evde hep suçlama varsa, kimse huzurlu değildir. Bir evde herkes biraz sorumluluk alıyorsa işte orası yuva olur. Suçlamaktan arınmış bir dil, merhametin anahtarıdır. Ve merhamet, aileyi ayakta tutan gizli kolondur.
Kısacası;
Güven bağırarak değil, sevgiyle büyür.
Suçlayarak değil, anlayarak kök salar.
Aile, birbirini yargılayanların değil, birbirini taşıyanların yeridir. Ve şöyle demeli insan, suçlamaktan vazgeçerek:
“Ben nefsime zulmettim.”
Onarmaya kendinden başlayan insan sevgi ve güvenin merkezi olur. Çoğalır, çoğaltır vesselam...
Nilüfer Z. AKTAŞ
Yazar
Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûresi 228. ayette, kadın ve erkeğin birbirine karşı hak ve sorumluluklarını şöyle hatırlatmaktadır: “Kadınların marûf (makul ve meşru) ölçülere göre erkekler üzerinde hakları v...
Yazar: Emine Büşra YÜKSEL
Fuzulî der ki:Karıncayı bile incitmem deme!Bileden incinir karınca…Söz söylemek irfan ister,Anlamak insan!Sözün hakkını vermek ve söze ebet mührünü vurmak, bu olsa gerek…İsra Suresi 53. ayetteki “Kull...
Yazar: Bengisu HAYAT
Kitabın adı: Kalk Bi Dopamin DemleYazar: Dr. Serkan Karaismailoğlu / Dr. M. Ali KaraismailoğluYayınevi: OrtapiaYayın yeri ve yılı: İstanbul/2024Sayfa sayısı: 148Yaş aralığı: 14+İşlenen konular: insan ...
Yazar: Sait ÖZER
Ramazan ayı ile beraber farklı bir beslenme rutini ile karşı karşıyayız. Uzun saatler yemek yemiyor, su içmiyoruz. Ardından, iftar sonrasında su ve enerji açığımızı kapatmaya çalışıyoruz. Ancak bu sür...
Yazar: Nesibe AYDIN