Şehzade Yavuz
Şehzade (I.) Selim, 1470’de Amasya’da doğdu. Annesi Gülbahar Hatun’dur. Dünyaya gelişi esnasında çok ilginç olaylar meydana geldi: Doğumuna az bir zaman kala, sarayın kapısında garip kıyafetli bir derviş göründü. Saray halkını hayrette bırakan bazı sırlı haberler verdikten sonra kayboldu. Şöyle demişti:
- Osmanoğullarından bugün bir oğlan doğacak. Sabahın oluşu gibi devleti, güneş misali ufukları nurlandıracak. Onun, babasının yerine hilafet tahtına geçerek âleme sultan olması, Allah’ın emri ile kararlaştırılmıştır. Güzel bedeninin yedi yerinde benler olsa gerektir. O benlerin sayısınca hükümdarı yenecek.
Şehzadesini dünyaya getirmek için sancı çeken güzel anne, bu sırlı olaya çok sevindi. Yavrusunun, ilerde padişah olacağına olan inancı kuvvetlendi. Yani çocuğu, daha doğuştan şanslıydı. Gülbahar anne, az sonra nur topu bir şehzade dünyaya getirdi. İsmi, dervişin tavsiyesi üzerine, “Selim” konuldu.
Şehzade Selim henüz beş-altı yaşlarındayken Amasya’daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Kullandığı yaylar boyunu aşacak kadar büyüktü. Fakat o bu yaşında bile attığını vuruyordu. Bir gün babası II. Bayazıd, bir ağacın arkasına saklanmış onu seyrediyordu. Yavuz, son okunu da hedefe saplayınca, babası dayanamadı; saklandığı yerden çıktı. Şehzadesine sarılarak şöyle dedi:
- Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Düşmanlarımız var. Allah korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!
Selim, babasının bu sözüne biraz şaşırdı. Verdiği cevapla, bu sefer babasını şaşırttı:
- Yalnız değilim ki, Sultan babam; Allah her yerde! Bu kılıcı süs için bağlamadık. İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken, sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir?
Şehzadenin verdiği bu son cevap, II. Bayazıd’ı çok daha fazla şaşırttı. Hayretten donakaldı. Selim’i, elinden tutup, saraya götürdü. Giderken içi neşe ve huzurla doldu. Böyle bir oğul nasip ettiği için Allah’a bolca şükretti.
Muhtemelen 10 yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed tarafından kardeşleri Ahmed, Korkud, Mahmud ile birlikte İstanbul’a çağrıldı. Kardeşleriyle beraber dedesi Fatih’in huzuruna çıktı. Fatih, torunlarını Topkapı Sarayı’nda sünnet ettirdi. Fatih, Selim ve diğer torunlarıyla yakından ilgilendi.
Fatih, Şehzade Selim’i çok sever ve dizine oturtarak sık sık sohbet ederdi. Şehzadenin gözünde, dedesi çok büyük bir yerdeydi. Bu, Fatih’le Yavuz’un ilk ve son karşılaşmaları oldu. Çünkü Şehzade Selim, Amasya’ya babasının yanına geri döndükten bir yıl sonra dedesi Fatih, sefer yolunda vefat etti.
Genç şehzadenin, kardeşlerinin arasından sıyrılıp padişah olabilmesi için mükemmel bir eğitim alması gerekiyordu. Annesi bunun farkındaydı. Şehzadesine devrinin en iyi hocalarını tutturdu. Selim Efendi; Molla Muhiddin, Taşköprülü Muslihüddin Mustafa, Molla Halimî ve Mevlana Abdulhalim’den özel dersler aldı. Kuran, tefsir, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat, fen ve güzel yazı dersleri, gördüğü derslerden birkaçıydı. Arapça ve Farsçayı ana dili gibi belledi.
Çok zekiydi. Hafızası kuvvetliydi. Bir defa okuduğunu veya dinlediğini kolay kolay unutmazdı. Kitap okumayı çok severdi, tam bir kitap kurduydu. Gece yarılarına kadar kitap okurdu. Özellikle dini eserler, tarih, Peygamberimizin hayatını anlatan siyer, edebiyat ve şiir kitapları okumaya bayılırdı. Kitaplar hep yanı başındaydı.
Çok kitap okuduğu için gözleri bozulmuş ve gözlük kullanmak zorunda kalmıştı. Osmanlı’nın ilk gözlük kullanan padişahı o idi. En büyük dostları kitapları, hocaları ve bilginlerdi. Âlimler ve hocalarıyla sohbet etmeyi çok sever, birçok konuda onların görüşlerine başvurmayı ihmal etmezdi.
Askerî eğitimini ve derslerini de aksatmadı. Dedesi Fatih, babası Bayazıd gibi bilgin bir padişah olduğu kadar, savaşçı bir komutan da olması gerekiyordu. Ata binmede, kılıç, ok ve yay kullanmada çok ustalaştı. Devrin ünlü savaşçıları, kılıç ve ok kullanmada, onu asla yenemiyorlardı. Usta bir avcıydı.
Askerî ve siyasî eğitimini tamamlaması için 1487’de sancağa çıktı. Uzun bir süre (24 yıl) Trabzon valisi olarak görev yaptı. Burada, gösterdiği başarılarla kendinden çokça söz ettirdi. Trabzon, ona padişahlığın kapısını açtı. 19 Nisan 1512’de İstanbul’a gelen şehzade, büyük bir merasim ve tekbir sesleri ile padişah oldu.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Batı’da doğan kavmiyetçilik/ırkçılık illeti, en yıkıcı tahribatını Osmanlı Devleti ve İslâm âlemi üzerinde göstermiştir. Ümmetçilik bağıyla asırlar boyunca birbirine kenetlenen Osmanlı merkezli İslâm ...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Orhan Gazi, 1281’de Söğüt’te doğdu. Ailesinin ilk çocuğuydu. Kayı Aşireti’nin uğuru ve umuduydu. Babası, annesi, dedesi, amcaları, dayıları, kısacası herkes onun doğumuna çok sevindi. Günlerce şenlikl...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Sevgili çocuk dostlarım; Bugünlerde hava çok yağmurlu olduğu için, Selman sürüyü otlağa götüremiyor. Bu sebepten her gün çiftliğe geliyor. Hafize Teyze de çocukların boş vakitlerini değerlendirme...
Yazar: Raziye SAĞLAM
Dolmabahçe Sarayı’nın tesis edildiği yer, Boğaziçi’nde çok eski zamanlardan beri gemilerin sığındığı doğal bir liman/koy olarak kullanılmaktaydı.Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethi sırasında yet...
Yazar: İsmail ÇOLAK