Şarköylü Fahrî Ahmed Efendi ve Hakk’a Vuslat Yolunu Tasviri
“Kün fe-kân sırrını keşf isteriseŋ ey sofį/ Câm-ı ‘ışķ u mey-i ‘irfân ile ol leb ber-leb
Meşreb-i zühdi ķo ‘ışķa düşegör ey Fahrį/ Budur ol meşreb-i sâfį budur ol haķ mezheb.”[1]
Trakya’nın önemli ilim ve irfan merkezlerinden Şarköy’de dünyaya gelen Fahrî Ahmed Efendi’nin hayatı hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır.[2] Fahrî Efendi’nin Celvetiyye Tarîkatı’na mensup olduğu[3] ve Şarköy’de uzun bir müddet irşâd vazifesi ile meşgul olduğu nakledilmiştir.[4] Şarköy’de Zâtî Efendi’nin (öl. 1151/1738)[5] oğlu Hüseyin Şâhî’den (öl. 1192/1778) sonra Celvetî Tekkesinde faaliyette bulunmuştur.[6] Kaynaklarda Fahrî Ahmed Efendi’nin Zâtî Efendi’nin mürîdi olduktan sonra İstanbul’a yerleştiği ve burada 1214/1799’da vefat ettiği bilgisi de paylaşılmıştır.[7] Fahrî Efendi’nin Kasım Paşa’da bulunan Ali Efendi Dergâhı’na[8] defnedildiği konusunda genel bir kabul söz konusudur.[9]
Fahrî Efendi, Şerh-i Elifnâme, Şerh-i Şathiye-i Müftü Baba, Şerh-i Gülşen-i Vahdet, Kaside-i Sülûk ve Vâridât adlı eserleri kaleme almıştır.[10] Fahrî Efendi’nin Dîvân’ı Hacı Selim Ağa Kütüphanesi Hüdâyî Efendi 1254 numarada kayıtlı 61 varaklık nüshasının 1b-43a varakları arasında yer almaktadır. Bu nüshada, münâcât, na’t, gazel ve ilâhîden oluşan 225 adet manzume ile 27 tarih kıtası bulunmaktadır.[11]
Fahrî Ahmed Efendi’nin Hakk’a Vuslat Yolunu Tarifi
Dîvân’ında ilim anlayışını zâhir ve bâtın şeklinde ikili bir tasnife tâbî tutan Fahrî Efendi, zâhir ilmin temsilcileri olduklarını söylediği zâhidlere yönelik birtakım eleştiriler sıralamış, onları hakîkat arayışında yüzeysel kalmak ve hakîkat sırrına ulaşamamakla itham etmiştir. Fahrî Efendi, aslında zâhidleri yanlış yöntemleri dolayısıyla hakîkate ulaşamadıkları için tenkit etmiştir. Yine Fahrî Efendi, esas hakîkat yolcusu olarak takdim ettiği âşık modeli üzerinden hakîkate ulaşmada takip edilmesi gereken sistematiğe dikkat çekmiş, âşıkları hakîkat sevdalısı ve Hakk’ın tecellîlerine mazhar kimseler kabulü dolayısıyla övmüştür. Fahrî Efendi’ye göre zâhidler, cennet beklentisi, huri ve gılman arzusu ile ibadet edip bu beklentileri dolayısıyla taat ve namazdan haz almaktadırlar. Bu beklentilere ek olarak dünya malına düşkünlüklerini durduramadıkları için hakîkate ulaşma noktasında daha başlangıçta bir hatanın içerisinde yer almaktadırlar.[12] Fahrî Efendi’nin zâhidlere yönelttiği eleştirilerin ikincisi zâhir ilimle donanan zâhidin, ilminin benliğini artırarak onu felakete götürdüğünü görmemesi ve elde edilen ilimden kalbin mutmain olması şöyle dursun birtakım tereddüt, çelişkili söylemler ve ilgili ilgisiz bağlantılarla kişiyi hakîkat hedefinden uzaklaştırması gerçeğini idrak edememeleridir.[13] Fahrî Efendi’nin zâhidlere yönelttiği eleştirilerden biri de aklı önceleme hatasına düşmemeleridir. Ona göre, akıl, sınırlı yapısı ve sınırlı idrak kabiliyeti nedeniyle hakîkat arayışında temel ölçüt değildir. Akıl, olayların zâhir boyutunu anlamak ve hakîkate giden yolda asıl ölçüt olan kalbin fonksiyonunu idrâke vesile bir araçtır. Dolayısıyla sırf akılla hakîkate ulaşılamaz.[14]
Fahrî Efendi’nin zâhidlere dair üzerinde durduğu bir konu da onların âşıklara göre gaflet içerisinde olmaları ve kürsülerden insanları korkutacak şekilde vaazlar vermeleridir.[15] Zâhidlere dünyaya bağlanma konusunda uyarılarda bulunan Fahrî Efendi’nin Hakk’a vâsıl olmak için seyr ü sefer eden âşıklara da aynı uyarıyı yapması onun mânevî yolda karşılaşılan en büyük engellerden birinin dünyaya düşkünlük olduğu kanaatini göstermesi bakımından önemlidir.[16]
Fahrî Efendi, zâhidlerin içerisinde bulundukları handikaptan çıkmalarının ve âşıkları tan etmeyi bırakıp hakîkat sevdasına düşmelerinin yolunu aşka sarılmak, marifet yoluna girmek, kâl ehlinin değil Hakk’a bende olan hâl ehlinin yolunu izlemek, hakîkat rehberi olan mürşid-i kâmile teslim olmak, melâmet hırkasını giyip kimsenin kınamasına aldırmamak, seyrüsülûk denilen mânevî yolculuğun izini sürmek, nefsine muhalefet ederek Hakk’a teslimiyet üzere kurulu bir medeniyete ulaşmak, Kur’ân âyetlerini derinlikli bir şekilde okuyarak bu âyetlerin sırlarına vâkıf olmak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izini O’na köle gibi teslim olarak sürmek ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hak katındaki değerini gerektiği şekilde bilip O’nun zâhir ve bâtın mirasına sahip çıkmak şeklinde sıralamıştır.[17]
Fahrî Efendi’nin hakîkat yolunda âşığı yönlendirdiği önemli bir başlık zikirdir.[18] Zikirle âşıkların tevhîdin özünü tecrübe ettiklerini söyleyen Fahrî Efendi, aşk ile akılları başlarından giden âşıkların küfrün her türlüsünden sıyrılıp hâlis tevhîd nimetine ulaştıklarını savunmuştur.[19] Fahrî Efendi, âşığı, Hakk’ın zikri ile gönlünü inşa eden, derdini Hakk’a arz eden, seherlerde gözyaşları ile Hakk’ın lütfunu uman, nefsin hevasına aldanmayıp günah deryasından uzak duran, geçici olan bu dünyaya değer vermeyen ve kişiyi aldatmak üzere süslü görünen dünyanın bu tuzağının farkında olan, farz olan vazifelerden başlayıp vacip sünnet ve diğer vazifelerini yerine getirmekle birlikte nafilelere devam ederek Hakk’a kurbete yol bulan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izinden bir an olsun ayrılmayan, zikirle Hakk’ı yâd eden, zikrin tesiri ile gönlünden mâsivâ sevgisini çıkaran, varlık iddiasından sıyrılıp Hakk’ın lütfedeceği Rabbânî ilme ulaşan ve nihayet Hakk’a vuslat ile gönlü şâd olan kimse şeklinde tanımlamıştır.[20]
Sonuç
Fahrî Ahmed Efendi’ye göre zâhid, dünyaya değer vermesi, hakîkat yolunda sadece aklı kıstas kabul etmesi, bâtınî ilimlerden habersiz olması, nefis kontrolünü sağlayamaması, aşkın kılavuzluğuna sığınmaması, tecrübe etmediği hususları konuşma yanlışlığı, hakîkat yolculuğunu konu edinip hakîkate ermek için çaba göstermemesi, zikrin dönüştürücü tesirinden nasipdâr olamaması, hakîkat rehberi olan mürşid-i kâmile teslim olmaması, mâsivâ sevgisini kalbinden atamaması, seher vakitlerini ihyâ etmemesi, ledünnî ilme ulaşamaması, bilgiyi elde etmek için çabalamasına rağmen o bilgi ile amel etmemesi, varlık iddiasında bulunması, tek doğru olarak kendini kabul etmesi, hakîkat yolunda kınanmaktan korkması, riya, şöhret ve dünya malı ile mağrur olması, giyim-kuşam aldatmacasına kanması, çok konuşması ve netice itibariyle marifet yolunun gereklerini yerine getirememesi gibi usûl hataları yüzünden hakîkat perdelerini aralayamadığını savunmuştur.
Fahrî Efendi’ye göre âşık, dünya bağından kurtulmuş, benliğinden vazgeçmiş, Hakk’ın aşkı ile kendinden geçmiş, fakr, mahv, cem‘, tefrîk, tecerrüd gibi mânevî yolculuğun duraklarını tecrübe etmiş, zikrin hakîkate ulaşmadaki etkisini içselleştirmiş, sabır ve gayret kuşağını kuşanmış, Hakk’tan başkasından ümîd kesmiş, cennet beklentisine girmemiş, seherlerde gözyaşı dökmüş, nafilelerle Hakk’a yaklaşmış/kurbet, ağyâr bağından kurtulmuş, şeriata harfiyen uymuş, mürşid-i kâmile bende olmuş ve fâil-i hakîkî olarak Hakk’ı bilmiş kimsedir. Eleştiri ve tavsiye niteliğindeki söylemlerinde Fahrî Efendi’nin tekrar yönteminden de ustaca istifade ettiği görülmektedir.
Netice olarak iade etmek gerekirse Fahrî Efendi, zâhidlere yönelik eleştirileri vesilesiyle kullandığı olumsuzlama yönteminin yanı sıra ideal hakîkat arayıcısı modeli olarak gördüğü âşık tipolojisine dair bu aktarımlarıyla da olumlama yöntemini kullanan bir sûfîdir. Fahrî Efendi’nin bu tavrı da kadîm tasavvuf geleneği içerisinde kendine yer bulmuş bir metodolojidir.
[1] Ahmet Alkan, Fahrî-i Celvetî: Hayatı, Eserleri ve Divanının Tenkitli Metni (İstanbul: Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2015), 56.
[2] Yapılan bir çalışmada Fahrî Ahmed Efendi’nin Atâullah adından bir oğlu, şiirlerinde “Sâlime” mahlasını kullanan bir kız kardeşinin olduğu ve Keşan, Bursa-Yenişehir ve Konya’da bir müddet ikâmet ettiği bilgilerine ulaşılmıştır. Yeşim Yarar, “Fahrî Dîvân’ının Yeni Bulunan Yazma Nüshaları ve Dîvâna Katkıları”, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 31, (2023), 560-561.
[3] Selami Şimşek, “Edirne ve Çevresinde Celvetîlik ve Celvetîler”, Aziz Mahmud Hüdâyî Sempozyumu, ed. H. Kamil Yılmaz (İstanbul: Üsküdar Belediyesi Yayınları, 2005), 2/114-115.
[4] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, haz. A. Fikri Yavuz-İsmail Özen (İstanbul: Meral Yayınları, 1972), 1/97.
[5] Hüseyin Vassâf, Fahrî Ahmed Efendi’yi Zâtî Efendi’nin halîfesi olarak nakletmiştir. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz (İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2011), 3/98. Fahrî Efendi, Kasîde-i Fahri (Kasîde-i Sülûk) adlı eserinde Zâtî Efendi’nin değil oğlu Hüseyin Şâhî Efendi’nin halîfesi olduğunu açıkça dile getirmiştir. Fahrî, Kasîde-i Sülûk (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Hasan Hüsnü Paşa,777), 58a.
[6] Şemseddin Sâmi, Kâmûsu’l-a’lâm (Ankara: Kaşgar Neşriyat, 1996), 5/ 3345.
[7] Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmâni yahud tezkire-i meşâhir-i Osmâniyye, haz. Mustafa Keskin vd. (İstanbul: Sebil Yayınevi, 1997), 4/12; İnehan-zâde Mehmet Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâilî: Divan Şairlerinin Muhtasar Biyografileri, haz. Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı (Ankara: Bizim Büro Yayınları, 2001), 107.
[8] Aslan, Fahrî Ahmed Efendi’nin defnedildiği yerin Kasımpaşa’daki Ali Efendi Dergâhı değil Müftü Efendi Hamamı yakınında Zembilli Ali Cemalî Efendi (öl. 933/1526) Mescidi’nin bahçesi olduğu kanaatini paylaşmıştır. Aslan, “XVIII. Yüzyıl Mutasavvıf Şairlerinden Fahrî Ahmed ve Elif-Name Şerhi”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 167-168.
[9] Sadettin Nuzhet Ergun, Türk Şairleri (İstanbul: Suhulet Matbaası, 1936), 3/1380-1382; Fatin Davud, Hâtimetü’l-eş‘âr (İstanbul: yy, 1271), 325-326; Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (İstanbul: İnsan Yayınları, 2004), 466, 468.
[10] Üzeyir Aslan, “XVIII. Yüzyıl Mutasavvıf Şairlerinden Fahrî Ahmed ve Elif-Name Şerhi”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 19, (2008), 161; a. mlf., “Fahrî Ahmed ve Şathiye Şerhi”, Turkish Studies 3/4,(2008), 129-150; Alkan, Fahrî-i Celveti, 6-7.
[11] Aslan, “Fahrî Ahmed ve Şathiye Şerhi”, 128; Ahmet Alkan, “Şarköylü Fahrî-i Celvetî ve Toplumsal Eleştiri İçerikli Şiirleri”, Tarih Boyunca Rumeli Coğrafyasında İlim, İrfan ve Hikmet, ed. Sıddkı Ağçoban (İstanbul: Ensar Neşriyat, 2022), 14.
[12] Alkan, Fahrî-i Celveti, 57.
[13] Alkan, Fahrî-i Celveti, 59.
[14] Alkan, Fahrî-i Celveti, 63.
[15] Alkan, Fahrî-i Celveti, 117.
[16] Alkan, Fahrî-i Celveti, 50.
[17] Alkan, Fahrî-i Celveti, 76.
[18] Alkan, Fahrî-i Celveti, 84.
[19] Alkan, Fahrî-i Celveti, 48-49.
[20] Alkan, Fahrî-i Celveti, 121.
Fatih ÇINAR
Yazar
Bizi bir eyleyen al bayrak olsunIrka, cinse, renge gerek var mıdırMevzu vatan ise birlik demindeBir olmaktan başka erek var mıdırKalpler ısınmalı sevgi rengindeKol kola girmeli durup engindeDurmalı kı...
Şair: Celalettin KURT
“Anadolu İrfânı” tabiri Anadolu coğrafyasını yüzyıllardır rengine boyayan mânevî bir neşvenin en kısa ve özlü ifadesidir. Gönül dünyasını şekillendirdiği insanları, Hak ve halk nezdinde saygın bir kon...
Yazar: Fatih ÇINAR
Cahilin pîri benim,Gafilin biri benim,Çok olsa da günahım,Ümidim diri benim.Sevincim kalktı şaha,Canım kurban Allah’a.Derdim pek derincedir,Boynum kıldan incedir.Çok olsa da günahım,Ümitliyim nicedir....
Şair: Yusuf DURSUN
On parmağında on hüner, EbrûcuVermekte gizliden haber, EbrûcuBin bir renk ve şekiller ülkesindeFırçanın peşinde gezer, EbrûcuBüyük Sanatkâr'ı arar yollardaRuhların resmini çizer, EbrûcuÖtelerin büyüsü...
Şair: Bekir OĞUZBAŞARAN