Sabrı Şiâr Edinmek
Nefis terbiyesinin en önemli merhalesi sabır makamının hakkını vermektir. Dünya hayatı herkes için bir imtihan yurdudur. Acı veya tatlı pek çok olayla karşılaşırız. Birçok elem, ızdırap, keder ve rûhî sancılarla yaşarız. Başa gelen bu sıkıntıların üstesinden gelemediğimiz zaman çoğu zaman nice feveranlar yapmaya başlarız. Sıkıntılar, zorluklar ve problemler karşısında âciz kalınca bu kez maddî ve mânevî pek çok zararlara mârûz kalırız. İsyan girdabından kurtulmanın yolu sabır terbiyesini gerçekleştirebilmekten geçmektedir. İsyan ettikçe nefsin telkin, yönlendirme ve esâretine maruz kalmaya başlarız. İnsan nefsin şehvetlerine kapılmaktan, nefsin arzularına yönelmekten ve alışkanlıkların kurbanı olmaktan ancak sabır ve sebat ehli olarak kurtulur. İnsana düşen alacağı güçlü tedbirlerle kötülükleri gidermeye çalışmaktır. Gücünü aşan durumlarda ise aczini düşünmesi, hayır ve şerri yaratanın Allah (c.c.) olduğuna inanarak sabretmesi gerekmektedir. Sabır olgusu aslâ bir meskenet, bir âcizlik, bir ihmal, bir kaçış değildir.
Kul sabrederek elemden ve belâdan şikâyeti terk etmeye başlar. Sabrı şiâr edinen kulun nezdinde bolluk da darlık da bir olur. Kul sabrıyla sayılamayacak kadar çok ecir kazanır. Sabredenler Allah’ın sevgili kuludurlar. Sabrın genişliği; mihnetler ve nimetler içindeyken denizlerin derinliği gibi olabilmektir. Yağcılık yapmadan, yaralayıcı olmadan, yakıp yıkmadan bütün yaratılmışların cefâsına karşı mahlûkâta geniş davranan kişinin sabrı da geniş olur.
Ahmed-i Câmî Nâmekî (ö. 535/1140) sabredilmesi gereken hususları yedi başlık altında ele almaktadır. Şöyle ki:
Yakınmadan ve ızdırabını belli etmeden meşakkat ve zorluklara katlanmak demek olan sabır, bütün iyiliklere vesiledir. Tevbenin ilk şartı günahtan kaçınmaya sabır olduğu gibi, müritliğin ilk şartı da sabırdır. İbâdetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musîbet ve acılara katlanmak gibi dayanıklılığı gerektiren her durumda sabretmek bu buyruğun kapsamına girer.
Ruveym b. Ahmed’e (ö. 330/941) göre sabır; şikâyeti ve sızlanmayı terk etmektir.
Sabrı, “Kurân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin hükümleri karşısında gösterilen sebât” olarak tarif eden İbrahim Havas (ö.291/903), sabrı şiâr edinen kişinin ibâdet makamından ubûdiyyet makamına yükseleceğini dile getirmektedir.
Sûfîler her fırsatta vuslatı arzu eder, Allah’tan ayrı ve uzak olma anlamına gelen firâk ve hicrân hâlinin zorluğundan söz eder. Firkat ateşinin yakıcılığından vuslat tadının lezzetine erene kadar sabredilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. En zor sabrın hicrâna tahammül olduğunu belirtmişlerdir. Ebûbekir Dülef eş-Şiblî (ö.334/945), hastanede kendisini ziyarete gelen kişilere kim olduklarını sormuş, “Senin dostların!” cevabını alınca, onları taşa tutmuş. Onlar da köşe bucak kaçışırlarken Şiblî arkalarından şöyle seslenmiştir: “Sahtekârlar! Bana dost olduğunuzu söylüyorsunuz ama ben¬den gelen eziyete sabretmiyorsunuz!” Dost dosttan gelen sıkıntıya, ezâya, cefâya sabreder; sabretmiyorsa o hakîkî bir dost değildir. “Allah benim velîmdir, yani dostumdur.” diyen bir mü’min ondan gelen her şeye sabreder, O’nun karşısında boyun eğer, teslimiyet gösterir, O’ndan geleni kabullenir. Rıza kapısında bulunur. Şikâyetçi olmaz, itirazda bulunmaz. Eşrefoğlu Rûmî’nin (ö. 874/1469) sesine kulak verdiğimizde, bu gerçekleri o, bize şu şekilde hatırlatmaktadır:
Sabreden kullarını Allah sever
Sabredenleri Çalab kendi öğer
Sabredenlerdir murâdına eren
Sabredenlerdir bihişte ön giren
Sabr ile ma’lûm olur esrar-ı Hakk
Sabr ile bilindi her müşkil sabak
Sabr ile toprağı altun ettiler
Sabr ile gökteki kuşu tuttular
Sabr ile düşmana buldular zafer
Sabr ile dermân her derde erer
Tasavvufta tevbe-i nasuhla rotasını düzelten derviş, olgunlaşma yolculuğunu titizlikle sürdürme gayretine bürünür. Tevbe ile başlanan seyr u sülûk eğitiminde dervişin önünde aşılması gereken iki önemli engel ortaya çıkar. Bunlardan birincisi, kendi iç âleminden gelecek olan ve yolculuğu yavaşlatacak meyillere, eğilim ve dürtülerdir. İkincisi ise hayatın akışı gereği ortaya çıkan musîbetlerdir. İç âlemindeki meyillere direnmek ve dış dünyanın musîbetlerine tahammül etmek dervişin sabır imtihanıdır. Buna göre sabır, nefsi akıl ve şerîatın gerektirdiği hususlar doğrultusunda hapsetmektir.
Sabra koyulmak, yalnız olmadığımızı idraktir. Sabredenler en yalnız ve en terk edilmiş olduğunu zannettikleri durumlarda bile yalnız olmadıklarının bilincindedirler. Sabredenlerin sabrı sadece Allah iledir. Dost’un yanında sabretmek, ümit ve güvenle beklemek gerekir. Son¬suz rahmeti ile “Rahmân”, acımıza kayıtsız kalmamak¬tadır. Sabrın bu yüksek derecesine varmanın yegâne şartı, iyi olmak ve iyilikte devamlı kalmaktır. Acımız yüksek seviye¬lerde seyretse bile, Rahmân’ın sonsuz şefkati ve muhabbeti, bize her dem model olmalı¬dır. Allah elbette, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanlarla, iyi olan ve iyilikte devamlı olanlarla beraberdir. Sabır, ferahlığın ve neşenin anahtarıdır. Hayatın zevklerini, hevâ ve hevesleri terk etmek kişiye acı verir. Hak’tan uzak kalmanın acısı ise daha şiddetlidir.
Sabır, tahammülsüzlüğüne rağmen nefsi şikâyet etmekten alıkoymaktır. Sabrın üç derecesi vardır:
Birincisi, iman üzere kalmak ve cezâlandırılmaktan kaçınmak için va’idi düşünmek sûretiyle günaha karşı sabretmektir. Günahları işlememe konusundaki sebatı, Allah’tan hayâ ederek gerçekleştirmektir.
İkincisi, sürekli ibâdet etmek, ibâdeti ihlâsla yerine getirmek ve ibâdeti ilimle güzelleştirmek sûretiyle itâatte sabretmektir.
Üçüncüsü, güzel bir mükâfat bekleyerek, ferahlık esintisi umarak ve daha evvel ihsân edilen nimet ve iyilikleri sayıp hatırlamak sûretiyle sıkıntıyı önemseyerek belâya karşı sabırdır.
Şeyh Seyyid Muhammed Kadri Hazîn Haşimî (ö. 1381/1961), seyr u sülûk yolunda karşılaştığı mânevî hâlleri geçebilmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’in teveccühüne muhtaç olmakta ve Peygamber Efendimiz’in himmetini talep etmektedir. İlk istediği de yüce Allah’ın bu yolda kendisine sabır bahşetmesidir. Şöyle ki:
Evhâma düştüm bu handa sabır ve sükûnet kalmadı bende
Habîballah, dermân sensin, medet yâ Şâh-ı Adnânî
Seyyid Hazîn kendi nefsine seslenerek sabretmesini tavsiye etmektedir. İlâhî lütfun sabırla beraber geldiğini söylemektedir. Seyyid Hazîn’in en büyük murâdı mürşidi Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddîn’in kalbine girmektir. Bunun yolu da sabırdan geçmektedir.
Eğer sabredersen kerem deryâsı coşar
Ben Hüsâmeddîn’i isterim, ey Kadrî o sevgililerin başıdır.
Dünya imtihan yurdu olduğu için her insanın başına küçük ya da büyük birtakım belâ ve musîbetler gelebilir. Cenâb-ı Hak, ölümü ve hayatı, insanların amel bakımından iyileriyle kötülerini ayırt etmek için yarattığını ; bu imtihanın; korku, açlık, mal kaybı, ölüm, ürünlerin telef olması gibi çeşitli musîbetlerle gerçekleşebileceğini ve Allah yolunda mücâdele edip sabredenlerin belirlenmesine kadar devam edeceğini haber vermiştir. Peygamber Efendimiz ise cennete giden yolun, nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatıldığını beyan edip dünyanın, mü’min hakkında bir zindan mesabesinde olduğuna dikkat çekmiştir.
Âdâbına riâyet edilerek gösterilen sabır, takdîr-i ilâhîye râzı olmak mânâsına geldiği için, öncelikle Allah’ın sevgisini kazanmaya bir vesiledir. Yalnızca bu nimet bile sabrın, mutlak mânâda saâdet vesilesi olduğuna delâlet eder. Bu gerçekten hareketle sabır, Allah’ın yardımına, rahmetine, mağfiretine, birçok mükâfatın kazanılmasına daha da önemlisi ebedî kurtuluşa ermeye bir vesiledir.
Sabredenlere mükâfatlar verileceğini bildiren âyetlerin birçoğunda, bir taraftan sabrederken bir taraftan da Allah’tan sakınılması, O’na tevekkül edilmesi ve salih amellerin işlenmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla sabrın, kulluk görevlerini yerine getirmek ve kötülükleri bertarafı için gayret sarf etmekle desteklenmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, kendisinden, sabrederek ve namaz kılarak yardım istenmesini emretmiş , sabredilmesi ve takvâlı olunması hâlinde kâfirlerin hilelerinin hiçbir zarar veremeyeceği ve Müslümanların melek ordularıyla destekleneceği va’dedilmiştir.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Tasavvufî eğitim, kâmil insanların yetişmesini ve yetişen bu kâmil insanların faziletli bir toplum oluşturmasını hedeflemektedir. Fütüvvet, diğergamlık, paylaşım, yardımlaşma, yaraları sarma, dertlere...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Ahmed-i Yesevî, hikmetlerinde bizlere Kur’ân’ın öngördüğü zikir ibâdetini gündemde tutmakta, inananların zikirle uyanışa ermelerini öngörmektedir. Ahmed-i Yesevî, konuyu özellikle şu beş ana noktada e...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Ah efendim rayihan âlemi mest eyledi,Uzattığın gonca gül cihanı dost eyledi.Ah efendim sevgiyi senden öğrendi gönül,Taşlaşan kalbimizde açtı demet demet gül.Ah efendim badeyi içirdin kana kana;Pervane...
Şair: Yusuf DURSUN
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi 900/1495 yılında Trabzon’da doğmuştur. Babası ilmiye sınıfından Şâmî Ömer Efendi, annesi ise Afîfe Hanım’dır. Şehzâde Selim’in Trabzon’da sancakbeyliği yaptığı dönemde babası Ö...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE