Tekke Vakıfları
Tasavvufî eğitim, kâmil insanların yetişmesini ve yetişen bu kâmil insanların faziletli bir toplum oluşturmasını hedeflemektedir. Fütüvvet, diğergamlık, paylaşım, yardımlaşma, yaraları sarma, dertlere derman olma, çaresizlere çare olma, kimsesizlere sahip çıkma, muhtaçların elinden tutma gayretlerini “Halka hizmet Hakk’a kulluktur.” şiârı ile yerine getirmeye çalışmışlardır. Birey ve toplumun huzurunu sağlamaya dönük faaliyetler yürüten tarîkat zümrelerinin böylesi özverili çalışmalarında en önemli takviye gücü genelde vakıflar olmuştur. Vakıf müessesesi tarîkatların hizmet alanlarını yaygınlaştırmış, topluma sundukları hizmetlerde tarîkatların devamlılıklarını ve canlılıklarını sağlamıştır. Gerek Selçuklular gerekse Osmanlılar döneminde Anadolu’da kurulan tekkeler, devlet erkânının ve üst düzey bürokratların tahsis ettikleri vakıflarla korunup kollanmış ve desteklenmişlerdir. Esnafın, eşrafın, bürokratların desteğiyle kurulan vakıflar kadar tekke şeyhlerinin kendi çabalarıyla kurduğu ve tekke mensuplarının bölgede halkın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tesis ettikleri tekke vakıfları Anadolu coğrafyasının vakıf medeniyetine ev sahipliği yapmasında öncülük etmişlerdir.[1]
İslâmî birer yükümlülük olarak zekât, sadaka, ikram, misafirperverlik ve vakıf gibi infaklarımız bizlerin âdetâ mânevî rehabilitasyon gerçekleştirmemizi sağlamaktadır. Bu gerçeği ifade bağlamında Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûl’üne iman etmiş, sonra (bundan) hiç şüphe duymamış, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat etmiş kimselerdir. İşte sâdık olanlar onlardır.”[2] Zikri geçen âyet-i kerîmeyi hayata geçiren Müslümanların Osmanlı toplumunda ne tür bir müsbet değişim ve gelişime yol açtıklarını Fransız asıllı meşhur seyyah Aubry de la Mottraye (ö. 1743) şu şekilde dile getirmektedir:
“Osmanlı ülkesinde birisinin evi yanıp bütün aile efradının dünyalık nâmına nesi varsa hepsi kül olup gitse bile, diğer toplumlarda görülen kadın hıçkırıkları ve çocuk ağlamaları onlarda görülmez. Bütün servetleri böyle yok olmuş kimselerde Allah’ın takdirine karşı tam bir tevekkül ve teslimiyet görülür. Hayırsever ahâli, ona derhal evin yeniden inşâ edilip döşenmesine kâfî gelecek miktarda, hatta bazen lüzûmundan fazla yardımda bulunur.”[3]
Vakıf kültürüyle yetişmiş toplumlarda merhamet, şefkat, fedakârlık ve hizmet ölçütleri âdetâ aslî tabiat hâline gelmektedir. Böylesi kazanımlar sonucu o toplumda rûhî buhranlar, maddî sıkıntılar, geçimsizlikler, çatışmalar giderilirken yerini, huzur ve sükûn almaktadır. Tekke vakıfları, bir yandan halkın maddî sıkıntılarına çare olurken, bir yandan da mânevî problemlerin çözümüne katkı sağlamışlardır. Tekke vakıfları toplumda bir tür rehabilitasyon merkezi vazifesi görmüşlerdir. İşi bozulan, evde ailesi ile sıkıntı yaşayan, herhangi bir problemi olan vakıflara gidip orada mânen tedavi görmüşlerdir. Dergâhın sohbetiyle, zikriyle, rûhâniyetiyle huzur bulup dönmüşlerdir. Osmanlı toplumunda bu mânevî tesellî imkânları yaygınlaştıkça toplumda stres azalmış ve insanlar daha müsbet bir tutum sergilemişlerdir. Gönüllerini ve tekkelerini bütün yaratılmışların huzur bulacağı bir rahmet dergâhı kılabilen tasavvuf erbabı, hizmeti şiâr edinmiş ve gayret ehli olmanın çabasını gütmüşlerdir.[4]
Vakıfları gruplandırdığımızda guzât vakıflarıyla e’izze vakıflarının oldukça dikkat çeken vakıflar oldukları görülecektir. Guzât vakıfları; Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde Gâzi Süleyman Bey (ö. 758/1357), Gâzi Evrenos Bey (ö. 820/1417), Gâzi Mihal Bey (ö. 838/1435) ve Mihaloğlu Gâzi Ali Bey (ö. 913/1507) gibi fetihler yapan kimi gâzilere ait vakıflardır. E’izze Vakıfları ise Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 672/1273), Hacı Bektaş-ı Velî (ö. 669/1271), Abdulkadir-i Geylânî (ö. 561/1166), Somuncu Baba (ö. 815/1412) ve Hacı Bayram-ı Velî (ö. 833/1430) gibi kimi tasavvuf önderleri adına yapılan vakıflardır.[5]
Diğer kurumlarda olduğu gibi tekke ve zâviyelerin giderleri de genellikle vakıflar yoluyla karşılanmıştır. Vakıf tarafından kaleme alınan ve mahkemece tescil edilen vakfiyelerin metni, tekke eğitimi ile ilgili pek çok konuya ışık tutmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
Devlet erkânının hürmet ettiği ve gönül verdiği tasavvuf ve tarîkat erbabına tahsis ettikleri pek çok tekke vakfı bulunmaktadır. Bayramiyye şeyhlerinden Akhisarlı Şeyh Îsâ (ö. 851/1447) devlet eliyle vakıf edinen tarîkat şeyhlerini ağır bir şekilde eleştirmekte, hatta onları şu sözleriyle ilhadlık boyutunda suçlamaktadır:
“Zîrâ irşâd ehli az kaldı. Müteşeyyihin risâlesiyle gelen derd-mendlere mârifet öğredir oldular. Ânın için ehl-i ilhâd âlemi tutdu. Ümerâ ve vüzerâ kapularına varup ilm-i zâhir kuvvetiyle mansıblar alup evkaf ihtiyar eder oldular. Şeyh geçinenler böyle olicek, avâm nice eylesünler? Ulemâ hınzır etinden tatmadılar, avâm dahi yemezler. Eğer ‘meşâyıh’ adlılar evkâf ihtiyâr etmeyelerdi, derviş adlılar ebedî evkaf ihtiyâr itmezlerdi.”
Bu sözleri dinleyen bir derviş;
“Tekye şeyhiyim. Sultânım, bize tevbe ver. Vakıftan ferâgat etdim, Estağfurullah, şimden geri tekye şeyhi olmayam.” dedi.[7]
Akhisarlı Şeyh Îsâ böylesi titiz yaklaşımıyla tarîkat şeyhlerini bürokratların çekim merkezine girmekten sakındırmıştır. İyi niyetle de olsa sultan ve devlet ricâli tarafından tahsis edilen tekke vakıflarına sahip olmayı, dervişlerin kolaycılığa ve dünyalığa meylettirecek temel unsurlar olarak görmektedir. Şeyhin her iki durumda da kimi çıkar odaklarının güdümüne girileceği, dönemin siyâsî, askerî, sosyal ve kültürel politikalarının tarîkatları da yönlendireceği, kadim tasavvufî derinlikten uzaklaşılacağını düşündüğü anlaşılmaktadır. Zira Akhisarlı Şeyh Îsâ, isminin Sultan Süleyman’a söylenmesini istemediği gibi ondan gelebilecek zengin hediyeleri ve vakıfları da peşinen reddetmiştir. Hatta şeyh ağır bir benzetme yaparak domuz eti yemekle tekkeleri vakıflaştırmayı aynı kefeye koymuştur.[8]
Bayramiyye melâmilerinden müellif bir sûfî olarak Abdurrahman el-Askerî (ö. 945/1539) vakıf konusundan bahisle onbeş ve onaltıncı yüzyılda tarîkatların içinde bulundukları durumdan bahsetmekte, seleflerini hayırla yâd etmekte ve şu hatırlatmalarda bulunmaktadır:
“Ne tekye vü hankâha tâlib olurlar ve ne sevdâ-yı riyâsete râğıb olurlar. Selef-i ricâl ve kümmelîn-i selef mal-ı vakfı kabul etmemişlerdir. Meczublardan birine kûşe-i hankâhı iş’âr iderler.
Mey-i halâl bih zi-mal-i evkâf-est.
Sultan-ı mülk-i ma’nâ tekye ve hankâh kabul etmediler. Erenler vakf etmegin yemezler. Sizler dahi yemeyesüz diyü vasiyyetler ederlerdi. Çerak, kurban-ı nezr ve sadâkat ve ihsân gelse kabul iderlerdi.”[9]
Emir Buhârî (ö. 922/1516) Kudüs'te bulunduğu sıralarda Kudüs medreselerinin birinde kendisine verilen bir odada kalmıştıır. Ancak kendisine ikram edilen ekmeği, “Vakıf ekmeğidir.” diyerek yememiştir. Burada kaldığı sürece yazıcılık işi yaparak para kazanmak sûretiyle geçimini temin etmiştir.[10]
Özetle İslâm dünyasındaki dinî-içtimaî kurumlar genelde vakıf kurumuna dayanmaktadır. Vakıflar söz konusu kurumların idârî-mâlî mekanizmasını oluşturmaktadırlar. Merkezi yönetimlerin doğrudan finanse edemediği birtakım dinî-içtimaî hizmetlerin yürütücüsü olan vakıflar bu konumlarıyla sosyal yapının önemli ölçüde maddî organizasyonunu sağlamışlardır.[11]
[1] Mesut Yiğit, “Tasavvufun Kurumsallaşması: Tarikatlar Dönemi”, Tasavvuf, ed. Güldane Gündüzöz-Hamdi Kızıler, Lisans Yayıncılık, İstanbul 2021, s. 182.
[2] 49/Hucurât, 15.
[3] Osman Nuri Topbaş, “Manevî Rehabilitasyon”, Genç Dergisi, Sayı: 54, Mart 2011;
https://www.osmannuritopbas.com/manevi-rehabilitasyon; 06 Mayıs 2026.
[4] Topbaş, “Manevî Rehabilitasyon”, Genç Dergisi, Sayı: 54, Mart 2011;
https://www.osmannuritopbas.com/manevi-rehabilitasyon; 06 Mayıs 2026.
[5] Ahmed Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba ve Neseb-i Alisi, İstanbul 1995, s. 49-50; Zekeriya Işık, Şeyhler ve Şahlar Osmanlı Toplumunda Devlet-Tarikat İlişkilerinin Gelişim ve Değişim Süreçleri, Çizgi Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul 2017, s. 22.
[6] Mustafa Kara, Buhara Bursa Bosna Şehirler/Sûfîler/Tekkeler, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012, s. 465.
[7] İlyas İbn İsa Akhisârî Saruhânî, Akhisarlı Şeyh Îsâ Menâkıbnâmesi, haz. Sezai Küçük-Ramazan Muslu, Akhisar Belediyesi Kitaplığı, 2. Baskı, Akhisar 2010, s. 245-246.
[8] Işık, Şeyhler ve Şahlar, s. 69.
[9] Abdurrahman el-Askerî, XV-XVI. Asır Bayramî-Melâmîliğinin Kaynaklarından Mir’âtü’l-Işk, haz. İsmail E. Erünsal, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003, s. LIV; Işık, Şeyhler ve Şahlar, s. 70.
[10] Işık, Şeyhler ve Şahlar, s. 70.
[11] Ahmet Yaşar Ocak, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri Selçuklu Dönemi Makaleleler-Araştırmalar, 6. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul 2023, s. 24.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Yüce Kur’ân’ımızı ve Sevgili Peygamberimiz’in buyruklarını bizlere en iyi şekilde tanıtacak ve sorumluluklarımızı öğretecek olanlar âlimlerdir. Onlar vesilesiyle dinî bilgiler insanlara ulaşır ve Müsl...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Hıtâmühû misk’imsin cânımdaki tek cânsınGönlümün dağlarında benden kaçan ceylânsınGözlerinin peşinde gözlerim hiç kurumazKalbimden gözlerimi dolduran kutlu kansınAdını her andıkça sanki vuslat yaşarım...
Şair: Ekrem KAFTAN
Medeniyetimizin temeli olan hayır müesseselerinin başında gelen vakıf, sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamlarına gelir. Terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimâî ve hayrî bir g...
Yazar: Ali AKPINAR
Asırlardır Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek vakıf kültüründen beslenen bu yüce mefkûre, gönüllere dokunmaya ve sarsılmaz iyilik köprüleri kurmaya devam etmektedir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretl...
Yazar: Kemal DEMİR