Ramazan’ın Ardından
Her Ramazan vesilesiyle çocukluk dönemim gözlerimin önüne gelir. Beş erkek, bir kız kardeştik. Kur’ân ve sünnete son derece bağlı iyi birer Müslüman olan anamın ve babamın kanatları altında büyüdük. Anam, babam inşaatlara çalışmaya giderken elinden geldiğince bizimle ilgilenir, özellikle namazımız üzerinde çok dururdu. Elli beş metrekarelik çatı katında altı çocuk birden evde olduğumuzda, anamın annesinden emdiği süt burnundan gelirdi. Ve bu her gün olurdu. Tam anlamıyla canından bezdirirdik anacığımızı. Ama yine de namaz vakti geldi mi hepimizi sırasıyla banyoya sokardı, abdest almamız için.
Hastalık dışında bir kez evde namaz kıldığını görmediğim sabah namazı da dahil cemaate koşmaya çok önem veren babam, evde olduğunda bizleri küçük yaşlardan itibaren camiye götürmeye gayret ederdi. Annem de teravihlere gelirdi. Babamın, bizleri peşine takarak caminin yoluna düşürmesi hâlâ gözlerimin önünde. Camiye her gidişimde bunu hatırlarım. Bu dönemler namaz sevgisini, Allah’a kulluk etmenin hazzını, ailece birlikte ibadet etmenin sıcaklığını tattığımız dönemlerdi. Ve o günler, her türlü muzipliği ve yaramazlığı da içinde barındırıyordu.
Doksan Dokuzluğun Taneleri
İstanbul Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nin bayanlar kısmının önünde perde çekiliydi. Böylece erkek cemaatle hanımlar birbirlerini görmezlerdi. Çoğu kez bayanların namaz kıldığı yer boş olurdu. Babam bizleri namaza erkenden götürdüğünde kadınların namaz kıldığı bu yere girerdik. İpini çözüp misket oynadığımız doksan dokuzluk bir tespihimiz vardı. Namaza kadar perdenin arkasında tespih taneleriyle misket oynar, sonra bunları halının altına saklardık, bir sonraki namaza kadar. Yolum bu camiye düştüğünde, bayanların namaz kıldığı (şimdilerde erkeklere tahsis edilmiş) o yere doğru bir bakar, ifadeden yoksun olduğum bir hüzne kapılırım.
Farza hepimiz yan yana durur, birbirimizi iteklerdik. Edâ esnasında karşılıklı kaçamak hareketler yapardık. Babam birbirimizi dürtüp namazı doğru düzgün kılmadığımız için bazen bizleri caminin içine serpiştirir, bir ikimizi yanına alırdı. Yaşlılardan yediğimiz fırçalar da az değildi. Zira namaz aralarında mutlaka konuşurduk. Hele selam esnasında yaptığımız bir şey vardı ki, şu an bile gülüyorum: Sola selâm verilirken, en soldaki sola dönmez, kendisine dönen kardeşlerine dil uzatırdı. Kopardık gülmekten, peşinden de amcalardan fırça.
Müezzin “alâ rasûlina Muhammedin salâvât” dediğinde, ön tarafta demirlere asılı duran tespihlere koşar, bunları cemaate dağıtmaya başlardık. Sonrasında da toplayıp yerine koyardık. Doğrusu bu yaptığımızdan büyük keyif alırdık, çünkü önemli bir iş yapıyorduk. Bazen herkese ulaştırabilmek için, yanlarına varmadan uzaktan tespih attığımız olurdu, tâ ki emekli astsubay Hayrullah Ergüney Amca uyarana kadar. “Bunlarla Allah’ı zikrediyoruz oğlum, böyle atmak saygısızlık oluyor.” dedi bir gün. Ondan sonra tespih atma işini bıraktık, elden hizmete başladık. Herkesin yanına varıp tespihleri bizzat verir olduk. Öyle ya, Allah’ın kendileriyle zikredildiği şeyler atılmazdı. Ne güzel bir anlayış.
Müezzin Mahfili
Camide namaz kılmaktan en zevk aldığımız yer müezzinlerin bulunduğu arkadaki mahfildi. Camiye sürekli gittiğimiz için, Mustafa ve Hasan Hocalar bizleri kendi evlâtları gibi kabullenmişlerdi. Bazen müezzinliğin kamet kısmını bize yaptırırlardı. Namazlardan sonra huvellâhullezî’yi okuduğumuz da olurdu. İbâdet sonrası bir müddet onlarla oturur, ikram ettikleri şeker ve lokumları yerdik. Zîra cami merkezî bir yerde olduğundan sürekli mevlüd okunur, her zaman için mevlüd şekeri ve lokum bulunurdu. Caminin önündeki panoya mevlüd ilânları yazılır, bazen de sırf şeker almak için mevlüdlere katılırdık. Çocukluk işte, şekerlerin dağıtılacağı zamanı dört gözle beklerdik.
Bazen minarede ezan okudukları yere müezzinlerle birlikte çıkar, hayranlıkla ezan okumalarını seyrederdik. Bazen de sesi oldukça güzel olan babama eşlik eder, ezan okumasına şahitlik ederdik.
Ayı Yogi ile Namaz Arasında Kalışım
Evimizde televizyon yoktu. Bu yüzden büyük bir açlık hisseder, televizyon seyretme imkânı bulduğumuzda âdetâ kendimizden geçer, ne çıkarsa seyrederdik. Yetmişli yıllardan bahsediyorum. Sadece devletin siyah beyaz tek kanalının olduğu günlerden. Mihrimah Sultan Camii’nin bahçesinin altında, camii müştemilâtı içinde bir çay ocağı vardı. Babam bazen bizleri namazdan yarım saat önce bu çay ocağına götürür, televizyona bakar, birer çay içerdik. Bu arada babam, cami cemaati olan arkadaşlarıyla sohbet ederdi. Hiç unutmuyorum, bir akşam namazı öncesinde yine bu çay ocağına gittik. Babam arkadaşlarıyla oturup çay içiyor, ben ise yer olmadığından ayakta dikilmiş, televizyon seyrediyordum. Kendimden geçmiştim, zira televizyonda Ayı Yogi çizgi filmi oynuyordu. Tam bu esnada akşam ezanı okunmaya başladı. Babam “Hadi camiye!” deyip önden çıktı. Fakat ben televizyon seyretmeye o kadar dalmışım ki, namaz bitmiş, cemaat geri gelmiş ve ben hâlâ aynı yerindeydim.
Babamın bir huyu vardı, mutlaka camide bizi arardı, içeri girdik mi girmedik mi diye. Onun namaza durduğu yer ise her zaman aynıydı; minberin sağ tarafı. İşte ben televizyona dalmışken birden sol omzuma bir el değdi. Gelen babamdı. Ondan oldukça korkardık. Bana “Namazı kıldın mı?” diye sordu. Ben de çocukça ve anlık bir refleksle “Kıldım!” diye cevap verdim. Babam kılmadığımı elbette biliyordu. Büyük ihtimalle, caminin içinde olup olmadığımı kontrol etmişti. Ve çay ocağında aynı yerde duruşumdan, camiye gitmediğim belliydi. Bana sordu; “Caminin neresindeydin?” Onun her zaman durduğu yeri bildiğimden “Sol tarafta, önde köşedeydim.” dedim. Babamın bulunduğu yerden, yani minberin arkasından beni görmesi imkânsızdı. “Peki.” dedi. “Kameti kim getirdi?” Ben “Hasan Hoca.” dedim. Burası da tutmuştu. “Namazı kim kıldırdı?” dedi. “Sami Hoca” dedim. Bu da tutmuştu. “Namazdan sonra müezzinliği kim yaptı?” sorusuna “Mustafa Hoca.” deyince, bana tek cümle söyledi; “Eve git, akşam namazını kıl, beni bekle.”
Eve gittim, namazı kıldım. Bu arada yatsı okundu. Korkuyla babamızın gelmesini bekliyorum. Ve nihayet babam namazını kılıp hatmesini yaptıktan sonra geldi. İçeri girdikten sonra yalan söylemenin cezasını lâyıkıyla (!) ödetti. Şimdi diyorum ki, iyi ki de yaptı. Zira onun derdi bize namazı sevdirmek ve iyi birer insan olmamızı sağlamaktı. Yönteminde sorunlar vardı belki ancak, o kendi yolunun en doğru yol olduğuna inanıyordu ve samîmiydi de. Hem hangimiz çocuklarının eğitiminde hatalar yapmıyor ki?
Sakal-ı Şerîf Ziyaretleri
Ramazan ayında bazı camilerde sakal-ı şerîf ziyaretleri olur. Mü’minler salâvâtlar eşliğinde sıraya geçerek Allah Rasûlü’nün sakalının bir telini ziyaret ederler. Bu esnada camide muazzam derecede manevî bir atmosfer oluşur. Kubbe salâtlarla çınlarken, insanların gözlerinden, Allah Rasûlü’ne ait bir şeyi ziyaret etmenin heyecanı ile yaşlar boşalır. Sanki Rasûlullah oradaymış gibi herkesi bir titreme alır.
İşte böylesi Ramazanlardan biriydi. Hiç unutmuyorum, Kadir Gecesiydi. Draman’a yakın Kefevî Camii’ndeyiz. Çok muttaki ve iyi bir mü’min olan imamı Hüseyin Hoca teravihi hatimle kıldırıyordu. O Ramazan babamın zorlamasıyla teravihleri burada kıldık. İşte o gece duâlar eşliğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sakal-ı şerîfinin bulunduğu sanduka getirildi. Cemaatte bir heyecan oluştu ki, sormayın. Tekbirler getirilmeye, duâlar okunmaya başladı. Sonra hep birlikte demeye başladık: “Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedi’n-nebiyyi’l-ummiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.” Bu esnada sanduka açıldı. İçinden, örtülere sarılmış bir bohça çıkarıldı. Örtünün altından bir başka yeşil örtü… Derken sonunda cam içinde muhâfaza edilen sakal-ı şerîf belirdi. Caminin imamı onu eline aldı. Gözlerinden yaşlar boşanarak öptü, öptü, sonra alnına götürdü. Ardından mü’minler sırayla sakal-ı şerîfi ziyaret etmeye başladılar. Ya Rabbi, şu milletteki peygamber sevgisi ne muazzam bir şeydi. Camii âdetâ salâvâttan yıkılıyordu. Biz çocuğuz tabî. Sıraya bir yerden ilişiverdik. Bu arada gözlerim babamda. O ne yapıyor diye? Peygamber sevgisiyle kendini âdetâ kaybetmişti. Bir yandan salâvât getiriyor, diğer taraftan gözlerinden boşalan yaşları silmeye çalışıyordu. Gördüğüm bu manzara hayat boyu unutmayacağım bir tabloydu. İnsanımızın yüreğinde var olan coşkun peygamber sevgisinin bir göstergesiydi babamda gördüğüm. Böyle bir babanın içten Müslümanlığının çocukları üzerindeki etkisini varın siz hesap edin. Biz ne kadarını yapabiliyoruz şimdilerde? Vereceğim cevap hiçbirimizi memnun etmeyeceğinden, bu bahse girmeyeceğim.
Ramazan Bereketi
Mihrimah Sultan Camii’nde namazlardan sonra pek çok dilenci olurdu. Özellikle de teravihlerden sonra caminin merdivenleri erkek, kadın, çocuk dilencilerle dolardı. Dilenciler yüzünden, cemaatin merdivenlerden inerek cami dışına çıkması zorlaşırdı. İşte bu teravihlerden birini edâ ettikten sonra caminin çıkış merdivenlerinin başında babamı ve kardeşlerimi beklemeye başladım. Dilenciler de peşi sıra yanımdan aşağı sıralanmışlardı. Bu arada cemaatten biri yanımdan geçerken elime bozuk para tutuşturdu. Beni dilenci zannetmişti. Ne yapacağımı şaşırdım. Parayı hemen cebime attım. Yaşadığım anlık olay doğrusu hoşuma da gitmişti. Peşinden elimi açtım. Bir taraftan da babam ve kardeşlerimi kolluyorum, beni fark etmesinler diye. Mahalleden birkaç komşu yanımdan geçerken durumu idare ettim ve o akşam bir çocuk için iyi sayılabilecek bir hasılat topladım. Mihrimah Sultan Camii’ne girmek için merdivenlerin başına geldiğimde unutamadığım olaydır bu. Bir tatlı cami hatırası.
Hatıraların Gölgesinde Kalan Geçmiş Günler
Babamın bana yazdırıp duvara astırdığı “Dikkat! Namazını kıldın mı?” tabelasını, anamın Ramazanlarda yaptığı şerbetli şambaba tatlısını sahurda iştahla yiyişimizi, sabah namazını hızlıca kılıp kendimizi yatağa atışımızı ve diğerlerini anlatmak sizleri yorabilir. Ancak bir şey var ki, Allah ve Rasûl’ünü bizlere sevdiren aile ortamımız nedeniyle sahibim olan Allah’a şükretmek durumundayım.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Onbir aylık yoldan geldinHoş geldin şehr-i RamazanGönlümüze huzur sardınHoş geldin şehr-i RamazanŞeytan zincire vurulurTeravih kıyam durulurGönül meclisi kurulurHoş geldin şehr-i RamazanOtuz günlük yâ...
Şair: Ramazan PAMUK
Mustafa Demirci’nin 40 Levha 40 Yorum adlı eseri, İslâm sanatları ve özellikle hat sanatı etrafında şekillenen estetik, düşünsel ve mânevî bir yolculuk sunmaktadır. Kitap, adından da anlaşılacağı üzer...
Yazar: Yusuf HALICI
İnsan hayatın ne çabuk geçip gittiğini gerçekten anlayamıyor. Çocukken büyüklerimizden, ömürlerinin tükenişini fark edemediklerini dinlerdik; “Bir şey anlamadım, sanki her şey bir anda oldu bitti, ken...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Yâ Habîballah kaçan kalkar cemâlinden nikâbMahvolur nûr-ı ziyâ salmaz cihâna âfitâb Sanki fânûs-ı hayâlindir hiyâm-i âsumânDâima şem’-i...
Yazar: Vedat Ali TOK