Peygamber Efendimiz ve Ashâbının Zühd Hayatı
Tasavvufta şahsiyet eğitimi verilirken müridin kazanması gereken en temel kazanımlardan biri hiç şüphesiz zühd ehli olmaktır. Zühd; dünyadan kaçmak, dünyadan el etek çekmek, manastır hayatı yaşamak, etliye sütlüye karışmamak veya dağ başında yalnız başına yaşamak değildir. Lügatte bir şeye karşı soğuk ve ilgisiz durmak, rağbet etmemek ve bir şeyden yüz çevirmek gibi mânâlara gelen zühd kelimesi, tasavvuf ıstılâhında âhirete yönelme gayesiyle dünyadan yüz çevirmek, sahip olunan mal ve mülke gönül vermemektir.[1] Dolayısıyla zühd; dünya malına, eşyaya, maddeye bel bağlamamak, gelip geçici nesnelere değer vermemektir. Dünyalık imkânların ele geçmesine değil gönle sirâyetine engel olmaktır. Zühd; ne varlığa sevinmek ne de yokluğa üzülmektir. Zühd; hem âhireti hem de ebedî olanı talep etmektir. Nefsimize sevmediklerini yaptırarak nefsimizi eğitmeye çalışmaktır. Zühdün ilk aşaması haramlardan sakınmak ve şüpheli olanlardan da uzak durmaktır. Zühdün ikinci aşaması ihtiyaç fazlasından yüz çevirerek zamanımızı ibâdetle değerlendirmektir. Zühdün üçüncü aşaması terk edilen şeyleri küçümseyip elimizdekilere bile kıymet vermemektir.[2]
Kur’ân-ı Kerim’de “yüce bir ahlâk üzere”[3] olduğu ifade edilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaşantısı zâhitler için bir model olmuştur. Bu durum sadece nübüvvet sonrası değil, nübüvvet öncesi için de geçerlidir. Zira o, risâlet öncesi yalnız başına tefekkür eder, bunun için inzivâya çekilir, burada maddî hayatın bütün kaygılarından uzak kalır, düşünceye dalardı.[4] Tasavvuf erbâbına göre zâhitlerin efendisi (seyyidu’z-zâhidîn), Peygamber Efendimiz’dir. Peygamber Efendimiz’i sevenlerin en temel vasfı onun gibi fakr ehli olmalarıdır. Peygamber Efendimiz, hükümdar peygamber olmakla kul peygamber olmak arasında muhayyer bırakılınca o, bir gün tok diğer gün aç kalan bir kul peygamber olmayı tercih etmiştir. Peygamber Efendimiz’in iki gömleği hiç olmadı, elenmiş undan yapılan ekmek yemedi, dünyadan ayrılana kadar hiç doyasıya buğday ekmeği yemedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) böyle yaşamayı tercih etmişti. Allah’a (c.c.) duâ etseydi, Allah dağları altın yapar, bunun hesabını da sormazdı. Bir iki ayı geçtiği hâlde ekmek pişirmek için evinde ocak yanmazdı, yediği şey hurma ve sudan ibaretti. Allah’ın kendisini miskin olarak yaşatmasını, miskin olarak rûhunu almasını, miskinler zümresinde haşir etmesini niyaz ederdi. Hayırlı işler yapmayı ve miskinleri sevmeyi kendisine nasip etmesini Allah’tan niyaz ederdi.[5] Günlük hayatında son derece sade ve mütevâzı yaşayan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımları bir aralık bu mütevâzı hayata dayanamayarak dünyalık istemişler, Hz. Peygamber (s.a.v.) de onları ya dünyayı ya da Allah ve Rasûl’ünü seçmekte serbest bırakmış, eşlerinden bir ay da ayrı yaşamıştı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bir hasırın üzerinde uyumuş, hasır onun vücudunda izler bırakmıştı. Kendisine bir yatak temin edilmesi teklif edilince, “Benim dünya ile ne işim var? Ben dünyada, seferi esnasında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan çekip giden bir yolcu gibiyim.” cevabını vermiştir.[6]
Peygamber Efendimiz’in ashâbına ve onlardan sonra gelenlere yön veren özellikleri kaynaklarda şu şekilde sıralanmaktadır: Hayâ, sehâ, tevekkül, zikir, şükür, hilm, sabır, afv, merhamet, müsâmaha, şecâat, rifk, ihlâs, sıdk, zühd, kanâat, huşû’, haşyet, heybet, havf, recâ, Hakk’a ilticâ, ibâdet, mücâhede. [7]
“Dünyada zâhid ol ki Allah seni sevsin, insanların elinde olan şeylere karşı da zâhidâne davran ki insanlar da seni sevsin.”[8] buyuran Peygamber Efendimiz, bir gün Abdullah b. Ömer’in omuzuna elini koyarak, kendisine dünyada ya garip bir insan gibi veya bir yolcu gibi olmasını tavsiye etmiştir. Bu sebeple dünyaya hak ettiğinden fazla değer vermemek esastır. Bu mânâda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dünyaya ve dünyalığa kul olmayı yeren pek çok sözü mevcuttur:
“Âhirete nazaran dünyanın değeri sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. Parmağı ile denizden aldığı suyu göz önüne getirsin.”[9]
“Âdemoğlu karnından daha fenâ bir kap doldurmamıştır.”[10]
“Eğer dünyanın Allah katında sineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfir bir kimse ondan bir yudum su içemezdi.” [11]
Peygamber Efendimiz bizden dünyaya gönlü kaptırmaktan kaçınmayı, sadece hak ettiği kıymeti vermemizi istemektedir. “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara ve dünyadan nasibini de unutma!”[12] âyeti gereğince Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılma cihetine gitmemiş ve zühd konusunda zaman zaman aşırıya kaçan sahâbeyi uyarmıştır. Bunun yanı sıra Allah Rasûlü, dürüst ve emin tâcirlerin nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraber olacağını ifade etmiş, ashâbına sahip oldukları mallardan infâkta bulunmalarını telkin etmiştir:
“Dünyada zâhitlik, ne helâli haram kılmak ne de malı ve mülkü terk etmektir. Dünyada zâhitlik, ancak Allah’ın elinde olana, kendinde olandan daha fazla güvenmen; başına bir musîbet geldiğinde, musîbet başında olduğu sürece onun ecir ve mükâfatından ümitli olmandır.”[13] Peygamber Efendimiz’in zâhitliğinin belirgin özelliklerinden biri de onun cömertliğidir. Her zaman son derece mütevâzı bir hayat süren Peygamber Efendimiz, bir ganîmet dağıtımı sonunda, hissesine düşen bir sürüyü hayranlıkla seyretmekte olan ve henüz Müslüman olmayan Safvân b. Ümeyye’nin durumunu fark ederek, “Hoşuna gitti ise sürü senin olsun!” demiş, buna inanamayan Safvan da Müslüman olmuştur.[14]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine’nin sokaklarından birinde yürürken Hârise denilen bir adamla karşılaştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), ona şöyle dedi: “Nasıl sabahladın ey Hârise?” Hârise dedi ki: “Hakîkî bir mü’min olarak sabahladım.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dedi ki: “Her sözün bir hakîkati vardır. Senin imanının hakîkati nedir?” Hârise dedi ki: “Nefsimi dünyadan çekip aldım. Gecelerimi uyanık, gündüzlerimi susuz geçirdim. Sanki Rabb’imin arşını, cennetliklerin ziyaretleşmelerini ve cehennemliklerin bağrışmalarını görüyor gibiyim.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hârise için dedi ki: “Mü’mindir; Yüce Allah kalbini nurlandırmıştır.”[15]
Özetle Peygamber Efendimizin zühdü; mal biriktirmeme, lüks ve israftan kaçınma, elinde olanı ihtiyaç sahiplerine verme, kendisinden bir şey istendiğinde geri çevirmeme gibi cömertliğe ve sade bir hayat tarzına dayanıyordu. Açlık sebebiyle Peygamber Efendimiz’in karnına taş bağladığı olurdu. Giyimi, kuşamı ve ev eşyaları konusunda da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tavrı farklı değildi. Nitekim yatağı, içi hurma lifleriyle dolu bir deriden ibaretti ve giydiği elbiselerinde çoğu zaman yama bulunmaktaydı.[16] Hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz zühde dair şu tavsiyelerde bulunmaktadır:
“Dünyada zâhid ol ki Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunan şeylere karşı da zâhidce davran ki onlar da seni sevsin. Dünyaya karşı zâhid olan ve zühd konusunda kendisine va’z etme meziyeti ihsan edilen bir kimse gördüğünüzde ona yaklaşınız. Çünkü o hikmet telkin eder.”[17]
“Dünyada garip veya bir yolcu gibi ol, kendini kabirlerde olanlardan say. Her ümmet için bir fitne sebebi vardır. Ümmetimin fitnesi maldır.”[18]
“Vallâhi, eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız. Yataklarda kadınlarla telezzüz edemez, Allah’a doğru feryat ederek yollara, sahralara düşerdiniz.”[19]
Peygamber Efendimiz’in sade yaşantısından hareketle Ebû Bekir Kettânî (ö. 322/933) şu hatırlatmada bulunmaktadır: “Zâhid olur ki eline hiç nesne girmese bile gönlü şad olur ve rızıktan ötürü gönlü daralmaz. Eğer rızık için gönlünü dar tutar, ‘Nesnem yoktur.’ diye şikâyet eylerse Allah ile savaş eylemiş gibidir. Muhtaç duruma üns tutmak ukûbettir. Dünya ehline yakın olmak mâsiyettir. Her kim selâmet dilerse halktan uzlet dilesin.”[20]
Peygamber Efendimiz gibi ashâb-ı kirâm da bu dünyanın geçici ve bir imtihan alanı olduğuna vurgu yapmaktadır. Bunun da esası, dinin emirlerine mutlak olarak boyun eğmek ve bu hususta tevekkülden ayrılmamaktır. Bu sebeple dünya malını hor ve hakir görmek, dünyalığa ve zenginliğe önem vermemek ilk Müslümanların şiârı olmuştur. Dünya hayatını bu çerçevede değerlendiren ve ona göre yaşayan sahâbenin hayatında şatafatı, dünyaya meyletmeyi çağrıştıran bir unsur görmemiz mümkün değildir.
Sahâbenin zâhitliği tercihleri sûfiler için ilham kaynağı olmuş, bu mânâda onlar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in telkinlerinin müşahhas örnekleri konumunda görülmüştür. Kur’ân-ı Kerim’de yataklarından uzak kalan, korkarak ve umarak Rablerine yakaran ve kendilerine verilen rızıktan infâk eden kişiler şeklinde tanımlanan[21], geceleri az uyuyan, seherlerde istiğfar eden[22] sahâbe içerisinde özellikle Hulefâ-yı Râşidîn’in ayrı bir yeri olduğu görülmektedir.[23]
Sahâbeler içerisinde Ebû Hüreyre, Selmân-ı Fârisî, Ebû’d-Derdâ, Suheyb er-Rûmî, Ebû Mûsâ el-Eş’arî ve Ebû Zerr el-Gıfârî’nin isimleri zâhitlik söz konusu olduğunda ön plana çıkmaktadır. Bu noktada dünyaya değer vermeme, lüks ve israfa karşı çıkma durumu Ebû Zerri el-Gıfârî’nin mizâcı olarak dikkat çekmektedir.[24]
Sahâbe içerisinde zühd hayatlarıyla dikkat çeken en özel zümre Ashâb-ı Suffe idi. Ashâb-ı Suffe için Mescid-i Nebevî’nin yanındaki hücreler tahsis edilmiş idi. Aralarında Ebû’d-Derdâ, Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Ebû Hüreyre, Ebû Zer el-Gıfârî, Süheyb-i Rûmî, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ûd ve Selmân-ı Fârisî’nin de bulunduğu bu zümre, yaşayış ve davranışları bakımından ilk zâhidler için birer örnek durumunda görülmüştü. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidinde barınıp vakitlerinin çoğunu ilim öğrenmekle ve ibâdetle geçiren, Suffe ashâbının bunun dışında bir meşgûliyetleri yoktu. Sayıları 70 ile 300 arasında değişen bu zümrenin hadis ve özellikle tasavvuf ilmi açısından ayrı bir yeri vardı. Onların bir dünyalık edinmemeleri, daha çok ibâdet ve riyâzet ile meşgul olmaları gibi hususiyetleri ilk zâhitleri hatırlatmaktadır.[25] Suffe ashâbının hususiyetlerine dair Ebû Hureyre demiştir ki: “Ehl-i Suffe’den 70 kadar kişiyi tanırım; hiçbirinin üzerlerini örtecek bir şeyi yoktu. Yalnız omuzlarına aldıkları bir örtüleri vardı. Bu örtü kimisinin baldırlarına, kimisinin de topuklarına kadar inerdi. Avret yeri görünmesin diye elleriyle örtülerini toplamaya çalışırlardı.”[26]
Ashâb-ı Suffe arasında bulunan Selmân-ı Fârisî, her zaman azla yetinmiş, elinin emeğiyle geçinmeyi tercih etmiş; Ebü’d-Derdâ ticaretle ibâdet hayatını beraber yürütemeyeceğine kanaat getirince ticareti bırakarak bütün vaktini Rasûlullah’ın yanında geçirmeye gayret göstermiş, “Allah’ı zikretmek ve O’nu anmaya götüren şeyler hariç, dünya ve içindekiler mel’ûndur.” diyerek Allah’ın rızâsını kazanmanın yolunun dünyayı terkten geçtiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Kim dünyaya karşı en az meyli bulunan birine bakmak isterse ona baksın.” diye övdüğü Ebû Zer el Gıfârî, Müslümanların mal biriktirme hırslarına karşı çıkmış, fakirlerle zenginler arasında bir dengenin kurulması gerektiğini söyleyerek onların malından zekâtın dışında vergi alınmasını istemiştir.[27]
Ashâb-ı kirâm zühd hayatını yaşarken, Allah’ı ve âhiret gününü unutacak derecede dünya hayatına bağlanmaktan kaçınmış, yaşatılış amacının bilincinde olmuşlar, dünya nimetlerinden meşrû şekilde faydalanırken ebedî hayata da hazırlık yapmışlardır. Gerek Peygamberimiz’in gerekse ashâbının önde gelenlerinin zühde yönelik tutumları, İslâm’ın ilk yıllarında Mekke döneminde yaşanan yokluk ve meşakkat zamanıyla ilgili değildir. İslâm devletinin kurulup güçlendiği ve devlet hazinesinin dolup taştığı dönemlerde bile Hz. Peygamber, ashâb ve Hulefâ-i Râşidîn başta olmak üzere ashâbının yaşantısında bir değişiklik olmamış, dünya geçici bir konak olarak değerlendirilerek asla iltifat edilmemiştir. Peygamber Efendimiz ve ashâbı zenginliği ve serveti reddetmemişlerdir.[28] Nitekim onun dürüst ve güvenilir tüccarların âhirette nebîler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacağını müjdelemesi, aynı zamanda ashâbından helâl mal kazanıp bunları hayır yolunda sarf etmelerini istemesi bunun en güzel örneklerindendir.[29]
Kureyş’in en büyük tacirlerinden biri olmasına rağmen Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634), oldukça sade bir hayat sürmüştür. Sahip olduğu mal varlığı onun zühdüne engel olmamış, gerektiğinde her şeyini infâk etmekte tereddüt etmemiştir. Bir muhârebe için yardım toplandığı sırada bütün malını Allah ve Rasûl’üne bağışlayan, ailesine ne bıraktığı sorusuna da, “Allah ve Rasûl’ünü.” cevabını verecek derecede diğerkâm olan Hz. Ebû Bekir, halîfeliği döneminde de zühd hayatından vazgeçmemiş, insanın dünya ziynetine düşkünlüğü sebebiyle kalbinde gurur ve kendini beğenme huylarının egemen olacağını ifade etmiştir. Bir gün kendisine ikram edilen yemeğin şüpheli olduğunu öğrenince ağzına parmağını sokarak yediğini çıkarmış ve “Eğer bu lokma, canım çıkmadan geri gelmeyecek olsa yine de zorlardım. Çünkü ben, Allah Rasûlü’nün, ‘Haramla beslenen vücuda yakışan cehennemdir.’ dediğini işitmiştim, demiştir.[30] Âhiret azabı endişesinden, “Keşke hayvanların yiyeceği bir ot olaydım da bu azap korkusunu, hesap gününün şiddetli kaygısını çekmeseydim.” diyecek kadar derin ürperti duyan Hz. Ebû Bekir, sûfilere göre, marifete dair konuşanların başında gelir. Tasavvuf düşüncesinde, marifetin nihayetinde Allah’ın hakkıyla bilinemeyeceği, O’nun idraklerin ötesinde olduğu görüşünü süfîler Hz. Ebû Bekir’den naklen benimsemişlerdir.[31] Hz. Âişe babası vefat ettiğinde geriye ne bir dinar ne de bir dirhem bıraktığını, ölmeden önce sahip olduğu her şeyi Beytülmâl’e bağışladığını söyler.[32]
Allah Rasûlü’nün kendisini, “bu ümmetin muhaddesi (ilhama mazhar kişisi)” olarak tanımladığı Hz. Ömer, halife iken üzerinde on iki yama bulunan bir elbise ile halkın karşısına çıkıp hutbe îrâd etmiştir. Bunun üzerine kızı Hafsa, Allah’ın bol rızık ve hayır ihsân etmesi sebebiyle daha yumuşak elbiseler giymesini, daha güzel yemekler yemesini telkin etmişse de o, Allah Rasûlü’nün çektiği geçim sıkıntısından bahsederek Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir’in gittiği yoldan gitmeye devam edeceğini söylemiştir.[33] “Sabır ve şükür iki deve olsaydı hangisine bineceğimi düşünmezdim.” diyen Hz. Ömer, kendisine fakirlikten şikâyete gelen bir adama; “Eğer bir gecelik yiyeceğin varsa fakir değilsin.” cevabını vermiştir. Hz. Ömer, dünyaya karşı mesafeli olunmasını ve âhiretin dünyaya tercih edilmesini önermiştir; “Âhirete dair işlerde zarar etmektense dünyaya ait işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.” Hz. Ömer’in, sahip olduğu dünyalığın hesabını verme konusunda büyük endişe duyduğu, bu sebeple son derece hassas davrandığı görülmektedir: “Dünya dolusu altınım olsa, Allah’ın azabından kurtulmak için onu sadaka verirdim.” Ona göre, insanın dünyaya ait ne kadar az meşgûliyeti olursa o kadar huzura erer; “Dünyada az ile yetinmek kalb ve cesed için rahatlıktır.”[34] Bir gün oğlu Abdullah’ın yanına gittiğinde et yediğini görmüş ve “Bu et de neyin nesi?” diye sormuştu. Abdullah b. Ömer, “Canım çekti de onun için.” cevabını verince, Hz. Ömer zühdün temel özelliklerinden biri hâline gelecek olan şu cümleyi söylemiştir: “Sen her canının çektiğini yer misin? Kişiye israf olarak canının çektiğini yemesi yeter!” Hz. Ömer, halifeliği döneminde bir cuma günü namaz için geç kalmıştı. Kendisini bekleyenlere geç kalmasının sebebini şöyle açıkladı: “Geç kalmama sebep olan şu elbisemi yıkamamdır. Ondan başka elbisem olmadığı için kurumasını beklemek zorunda kaldım.”[35]
Hz. Ali’nin, “Onlar ki iman ettiler, sâlih ameller işlediler, inandılar, sonra ittikâ ettiler ve ihsan ettiler. Şüphesiz Allah ihsan edenleri sever.”[36] âyetinin kapsamında olduğunu ifade ettiği Hz. Osman, hayâsı, gece ibâdetine düşkünlüğü ve hüznü ile temâyüz etmiş; bunun yanında, mal varlığını Allah yolunda harcamakta tereddüt etmemiş, “Eğer ben İslâm’da açılan bir gediği bu malla kapatacak olmasaydım, bunu toplamazdım.” demiştir. Bunca mal varlığına rağmen dünya hayatının geçiciliğini unutmayan ve nefsini zaman zaman sınamaktan da geri durmayan Hz. Osman, bir defasında bahçesinden bir miktar odun sırtlamış, eve götürürken bu manzarayı görenlerden, hizmetçilerine niçin taşıttırmadığını soranlara, bunu nefsini denemek için yaptığını, nefsine ağır gelip gelmediğini test etmek istediğini ifade etmiştir.[37]
Hz. Osman, Kur’ân okuması, gece ibâdetine düşkünlüğü ve hüznü ile öne çıkan sahâbelerdendir. Zenginliğine rağmen dünya hayatının geçici oluşunu hiçbir zaman unutmamış, görkemli binekler ve gösterişli kıyafetler yerine sadeliği tercih etmiş ve nefsini de zaman zaman bu konuda sınamaktan geri durmamıştır. Onun dünya nimetlerine aldırış etmeyişinin bir başka örneği, halîfeliği döneminde mescitte taşların üzerinde uyuduğu ve uyandığında böğründe taşların izlerinin belirdiğiyle ilgili rivâyettir.[38]
Tasavvuf geleneğinde sahâbe arasında ayrı bir yeri olduğu kabul edilen Hz. Ali’nin bazı hususiyetleri, onun Hz. Peygamber (s.a.v.)’den, özel bir bilgi almış olmasına ilişkin nakledilen rivâyetlerle de bağlantılıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Hz. Ali’de ilmin zâhir ve bâtınının bulunduğunu ifade etmesi, tarîkat silsilelerinin büyük çoğunluğunun Hz. Ali’ye dayandırılması, ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından cehrî zikir telkin edildiğinin benimsenmesi Hz. Ali’ye verilen ehemmiyeti göstermektedir.
Özetle Hz. Ebû Bekir, dünyayı tamamen terk ederek her şeyini Allah yolunda infâk edenlerin; Hz. Ömer, dünyanın yarısını Allah yolunda, diğer yansını da aile ve akrabalarının hukuku için ayıranların; Hz. Osman dünyalık biriktiren, ancak biriktirdiğini Allah yolunda harcayanların; Hz. Ali de dünyaya meyletmeyen, dünya kendisine geldiği hâlde onu reddedenlerin önderi olarak tanıtılmıştır.[39]
[1] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1995, s. 593.
[2] Abdülrakip Arslan, “Seyyid Ali Hemedânî’nin Silsilenâmesi: Risale-i Silsile-i Evliyâ”, Turkish Studies-Comparative Religious Studies, c. 20, Sayı: 3, Temmuz 2025, s. 762.
[3] 68/Kalem, 4.
[4] Ali Bolat-Mehmet Uyar-Muammer Cengiz, Tasavvuf Tarih-Doktrin-Tenkit, E Yazı Yayınları, Samsun 2019, s. 88.
[5] Süleyman Uludağ, Hayata Sûfî Gözüyle Bakmak İnsan-İslâm-İrfan, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2017, s. 181.
[6] Tirmizî, Zühd, 44.
[7] Ali Bolat-Mehmet Uyar-Muammer Cengiz, Tasavvuf Tarih-Doktrin-Tenkit, E Yazı Yayınları, Samsun 2019, s. 89.
[8] İbn Mâce, Zühd, 1.
[9] Müslim, Cennet, 55.
[10] Tirmizî, Zühd, 48.
[11] Tirmizî, Zühd, 13.
[12] 18/Kasas, 27.
[13] Tirmizî, Zühd, 29.
[14] Bolat vd., Tasavvuf, s. 90.
[15] Ebû Bekr Ahmed b. Amr b. Abdilhâlik el-Bezzâr, el-Müsned, thk. Mahfûzu’r-Rahmân Zeynullah-Sabri Abdulhalık eş-Şâfiî, Mektebetu’l-Ulum ve’l-Hikem, Medine-i Münevvere 2009, 13/333, no. 6948.
[16] Abdurrezzak Tek, Tasavvufa Giriş, İSAM Yayınları, İstanbul 2024, s. 32.
[17] İbn Mâce, Zühd,1.
[18] Tirmizî, Zühd, 26.
[19] Buhârî, Kusûf, 2; Müslim, Salât, 112.
[20] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, haz. M. Zahid Kotku, ed. Necdet Yılmaz, Server Yayınları, İstanbul 2018, s. 215.
[21] 32/Secde, 16.
[22] 51/Zâriyât, 17-18.
[23] Bolat vd., Tasavvuf, s. 91.
[24] Muhammet Mustafa Çakmaklıoğlu, Tasavvuf, Bilimsel Araştırma Yayınları, Ankara 2020, s. 17.
[25] Bolat vd., Tasavvuf, s. 95.
[26] Buhâr3i, Salat, 58.
[27] Abdurrezzak Tek, Tarihî Süreçte Tasavvuf ve Tarȋkatlar, Bursa Akademi, Bursa 2016, s. 23.
[28] Tek, Tasavvuf ve Tarȋkatlar, s. 23.
[29] Tirmizî, Büyû’, 4: Ceyhan, “Zühd”, s. 530.
[30] Tirmizî, Cum’a, 38.
[31] Bolat vd., Tasavvuf, s. 92.
[32] Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-zühd, I, 166.
[33] Bolat vd., Tasavvuf, s. 92.
[34] Bolat vd., Tasavvuf, s. 93.
[35] Ahmed b. Hanbel, Kitābü’z-zühd, 1, 169-184
[36] 5/Mâide, 93.
[37] Bolat vd., Tasavvuf, s. 93.
[38] Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, 1, 185-190.
[39] Bolat vd., Tasavvuf, s. 94.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Yedi düvel kapımıza dayandı,Çanakkale top sesiyle uyandı,Cenk meydanı al kanlara boyandı, Yurdumun bağrında koptu bir tufan, İmanla yazıldı bu şanlı destan.Sırtlanlar yürüdü Ge...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ
Gülşeniyye-i Rûşeniyye-i Halvetiyye’nin alt kolu Sezâiyye Tarîkatı’nın piri olarak kabul edilen Hasan Sezâî, 1080/1669 tarihinde Mora Yarımadası’nın kuzeydoğusunda yer alan Gördüs kasabasında doğdu.[1...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Her Ramazan vesilesiyle çocukluk dönemim gözlerimin önüne gelir. Beş erkek, bir kız kardeştik. Kur’ân ve sünnete son derece bağlı iyi birer Müslüman olan anamın ve babamın kanatları altında büyüdük. A...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Hidivin AnlamıHidiv, Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 – 1876) Mısır valilerine verilen unvandır. Mısır Hidivleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı dereceye sahip olmuşlard...
Yazar: Resul KESENCELİ