Molla Fenârî’nin Fâtiha Tefsirinden Hamd Olsun Allah’a
Hamd Olsun Allah’a
Kur’ân’ın bir âyetinde, “Andolsun ki, Biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'ân’ı verdik.”[1] buyurularak yedi âyetlik Fâtiha Sûresi, Kur’ân’dan ayrı olarak zikredilmiştir. Bu, Fâtiha Sûresi’nin özgünlüğünü ve özerinde ne kadar durulursa yeri olduğunu gösterir. Fâtiha da Kur’an’dan bir sûredir ama bu, Fâtiha Sûresi bir tarafa, Kur’ân’ın diğer kalanı bir tarafa demektir. Zira bu sûre Kur’ân’ın ilk sûresidir, onun önsözü, özeti, dîbâcesidir. Namazlarda, hastalıkta sağlıkta, günlük hayatta en fazla okunan Kur’ân sûresidir. Bu yüzden sûrenin tefsiri ile ilgili çok sayıda müstakil kitap yazılmıştır. Bu sûre çok sayıda ismi olan, bu itibarla tek isme sığmayan, hakkında pek çok hadis rivâyetleri bulunan bir sûredir. Sûrenin hem Mekke’de hem de Medine’de iki sefer indiğine dair rivâyet vardır. Kitabın ilk sûresi/açış sûresi Fâtiha’dır. Onun anası esası olan sûredir. O her derde devâ ve şifâ olan sûredir. O, ilâhî kitaplarda eşi benzeri olmayan bir sûredir.
İşte bu eşsiz sûrenin ilk âyeti ile ilgili olarak Molla Fenârî’nin Fâtiha sûresi tefsirinden sûrenin ilk âyetiyle ilgili özetlediğimiz bazı cümleler:
Hamd, elde edilmiş her nimet üzerine ihtiyârî olarak yapılan övgüdür, nimet olmasa da hamd edilir. Medih ise, mutlak olarak güzel olan üzerine yapılır. Şükür, nimete karşılık yapılan sözlü, fiilî ve itikâdî teşekkürdür. Onun için her hâl ü kârda “Allah’a hamdolsun.” denilir.
Hamdin zıddı, yermek anlamına gelen zemdir.
Hamd kelimesinin başındaki ‘el takısı’ istiğrâk için olup bütün övgüler demektir. Gerçekte de eşsiz kudreti ve sayısız nimeti sebebiyle, bütün övgüler Yüce Allah içindir, O’na mahsustur.
Bu cümle ile Yüce Allah, kendi zatını övmüştür. Bununla varlıklara, gerçek hamdin kendisine has olduğunu bildirmek istemiştir.
Lillah ifadesindeki harf-i cerin mânâsı tahsistir. Yüce Allah, gerçek anlamda hamde lâyık ve müstehaktır. O’nun kadar hamde lâyık ve müstehak olan başka bir varlık yoktur. En güzel ve hakkıyla hamdler O’na mahsustur.
Elhamdülillah, cümlesinin isim cümlesi olarak gelmesi, devamlılık bildirmek içindir. Hamd, geçmişte bugün ve gelecekte her zaman O’nadır, anlamına gelir.
Bu ifadesi ile Yüce Rabb’imiz, kendisine nasıl hamd edileceğini kullarına ta’lim etmektedir. Kulların kendi cümleleriyle Yüce Allah’a hamd etmesi yetersizdir. Bu yüzden Yüce Mevlâ, kendi ilâhî cümleleriyle hamd etmiş ve lâyıkı ile hamdi bizlere öğretmiştir. Kul, O’nun ihsanı ve yol göstermesi olmasaydı hakkıyla O’na hamd edemezdi.
Yüce Allah, bütün isim ve sıfatlarını içeren Allah ismini seçerek en kapsamlı hamdin O’na has olduğunu beyan etmiştir.
Bir kişinin kendi kendini övmesi pek hoş görülmez. Çünkü Allah’tan başka herkesin bir kısım ayıbı, kusuru, acziyeti olabilir. Ancak Yüce Allah için böyle bir şey söz konusu olmayacağından O’nun kendisini övmesi yerilecek bir şey değildir.
Gerçek anlamda kâmil hamd, insanın bütün organlarıyla O’na hamd etmesiyle mümkün olur. İnsanın diliyle, hâliyle, rûhuyla, nefsiyle, beyniyle, hisleriyle, kısaca bütün cüzleri, bütün her şeyiyle hamd etmesidir kâmil hamd. Onun için diyoruz ki: Allah’ım! Sen kendini nasıl övmüşsen öylesin. Biz seni lâyıkı ile senâ edemeyiz. Her hâl ü kârda hamd Allah’adır. Bildiğimiz bilmediğimiz bütün nimetleri üzerine, yarattıkları adedince O’na hamd olsun. O’na sonsuz kere sonsuz hamd olsun.
“Elhamdülillah” diyen kul sanki şöyle der: “Bütün güzelim fiillerine karşılık Yüce Allah’ı övüyorum, sonsuz nimetlerine karşılık O’na şükrediyorum, O’nun bütün kazâ ve kaderine gönülden râzıyım ve en güzel sıfatlarıyla O’nu övüyorum.”
Tâbiûn müfessirlerinden Katâde şöyle demiştir: “Cenâb-ı Hak, gökleri ve yeri yarattığında hamd ile açılışı yaptı ve hamd ile sonlandırdı ve şöyle buyurdu: ‘Artık aralarında hakla hükmedilir ve şöyle denir: ‘Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a.’[2] Dolayısıyla âlemin başlaması hamd iledir, sona ermesi de.”
Evet, kul ne yaparsa yapsın Yüce Allah’a layığı ile şükredemez. Çünkü Allah’ın ona bahşettiği nimetleri sayısızdır. Kulun Yüce Allah’a hamd etmesi de Allah’ın lütfu ihsanı sayesindedir ki buna karşılık da ayrıca hamd etmesi gerekir. Hamd edebildiği için de ayrıca hamd etmelidir. Çünkü hamd edebilmek de bir büyük nimettir. Bu bütün nimetler için böyle devam eder gider. Hamd, sadece sözle olan bir şey değildir. Gerçek hamd için nimete eren kimse, nimet vereni isim ve sıfatlarıyla tanımalı, O’nu her şeyden yüce tutmalıdır. Hamdini, Allah’ın nimetine denk tutan kimse sanki O’na şirk koşmuş demektir.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Dilciler Lafza-ı Celâlde, diğer isimlerde olmayan şu özelliklerin olduğunu söylemişlerdir:
Lisan-ı hâl ile hamd, bütün kemâlâtın ortaya çıkması, onların sözden fiile dönüşmesi ve eşyanın yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmasıyla gerçekleşir.
Hamd, senâ, şükür ve medhi de kapsar. Bunun için Yüce Allah, Kitabına hamd ile başlamıştır.
Hamd ve şükürle ilgili olarak imam Gazzâlî şunları söyler: Şükür ve hamd yedi zorlu geçidin sonuncusudur. Sâlikin hedefine ulaşabilmesi için önce bu geçitleri aşıp bu zorlu geçitlerden geçmesi gerekir. Bunlar ilim, tevbe, engelleyici mânialar (avâyık), engeller (avârız), tahrik edici şeyler (bevâıs), zedeleyici oklar (kavâdih), son olarak da hamd ve şükür geçididir. İbâdetin/kulluğun yolunu iyi düşündüğümüzde onun o kadar da kolay olmadığını anlarız. O, yorucu gayretler isteyen, tırmanması zorlu tepeleri, uzun menzilleri, dar geçitleri, gizli engel ve tehlikeleri, yaman yol kesicileri olan bir yoldur. Çünkü o, cennetin yoludur. Nitekim Peygamberimiz, ‘Cennet, nefsin istemediği zorluklarla, cehennem ise nefse hoş gelen şehvet ve arzularla kuşatılmıştır.’ buyurmuştur.[4] Gerçek bu iken kul zayıf, zaman kısa, dinin işleri zorlu, güç ve kuvvetler az ve sınırlı, meşgaleler pek çok, ameller kusurlu, onları değerlendirecek olan Rab, pek mahâretli/her şeyi bilen ve gören, ecel pek yakın, yolculuk uzun ve zorludur. Ama yol azığı kulluk ve ibâdet de gerekli. Bunun için yolcunun kararlı, azimli ve güçlü olması gerekir.
Yüce Rabb’in korumasıyla bu geçitler aşıldığında artık lâyıkı veçhile O’na ibâdet gerçekleşecektir. İşte o sırada o kul, tevfîk ve ilâhî imdaddan kaynaklanan Allah’ın nimetler denizinde gark olacaktır. Ama o zaman da bu nimetlerin şükründen gâfil olup küfrân-ı ni’mete düşme ve onun sonunda da elde edilmiş bu yüce mertebeleri kaybetme endişesi vardır. İşte tam o makamda onu hamd ve şükür geçidi karşılayacaktır. O zor geçidi de çokça hamd ve şükür ederek aşacaktır. Onu da aşınca maksadına nâil olmuş olacaktır.
Yüce Allah’tan bizlere ve sizlere bu nimetleri bahşetmesini dileriz. O bizleri nasipsizlerden eylemesin. O bizimi öğrendiklerimizi aleyhimize değil, lehimize kılsın. Bizleri istediği ve râzı olduğu gibi amel etmeye muvaffak eylesin. Elbette O, merhametlilerin en merhametlisi, keremlilerin en keremlisidir.
Hamd ile ilgili olarak öne çıkan bazı latîfelerden bahsedelim:
Elhamdülillah ifadesi sekiz harften oluşur, cennetin de sekiz kapısı vardır. Dolayısıyla kim içtenlikle Elhamdülillah derse cenneti hak eder.
Var olmak nimetlerin en büyüğüdür, çünkü hiç kimse yok olmayı istemez. Allah dışında her şeyin varlığı, Yüce Allah’ın lütuf ve keremi sayesindedir. Bu yüzden her varlık, var oluşundan dolayı Allah’a hamd etmelidir.
Hamdin gereklerinden biri de onun konumuna riâyet etmek, haklarını gözetmektir. Serî es-Sekatî (257/870) der ki; “Ben otuz seneden beri şu yanlışımdan dolayı Estağfirullah derim: Bağdat çarşısında yangın çıktığı haberini alınca, kendi dükkânımın yangından etkilenmediğini öğrenip ‘Elhamdülillah!’ demiştim. Başkalarının dükkânları yanarken kendi dükkânım için böyle hamd ettiğim için yıllardır Allah’tan affımı dilerim.”
Rivâyete göre Hz. Âdem’in ilk söylediği söz, ruh onun göbeğine gelince hapşırıp Elhamdülillah demesi olmuştur. Cennet ehlinin son sözleri de aynı şekilde Elhamdülillah olacaktır. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: “Onların oradaki duâlarının sonu da, ‘Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.’ duâsıdır.”[5] O hâlde senin de ilminin başı ve sonu hep Elhamdülillah olsun ki küçük âlem ile büyük âlem birbiriyle uyumlu olsun.
Hamd, dil ile senâyı, erkânı ile şükrü ve organlarla medhi de kapsar. Dil ile şükür, seni sultanın kılıcından korur, nankörlük âfetlerinden muhâfaza eder. Erkânı ile şükür, seni cehennem derekelerinden kurtarır ve cennet mertebelerine eriştirir. Organlarla şükür ise seni Rahmân’a yaklaştırır ve sana mağfiret elbisesi kuşandırır.
Şimdi bütün bu bilgiler ışığında ihlâs ve samîmiyetle bir kere daha diyelim; Elhamdü li’lllâhi Rabbi’l-âlemin. Bu cümleyi sürekli tekrarlayalım ki özümüze işlesin, sözümüze yansısın, yolumuzu aydınlatsın ve bizi cennete hazırlasın.
[1] 15/Hıcr, 87.
[2] 39/Zümer, 69.
[3] 7/A’râf, 180.
[4] Müslim, Cennet, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 22.
[5] 10/Yûnus, 10.
Ali AKPINAR
Yazar
Yüce Yaratıcı insanlığa “Âdemoğulları!” diye seslendiği gibi, size de “İsrâîloğulları!” diye seslenmişti. İnsanlığa “Âdemoğulları!” diye seslenirken, “Ey insanlık siz Âdem Peygamber’in evlâtlarısınız,...
Yazar: Ali AKPINAR
Kur’ân’ın ilk inen âyeti kabul edilen ve her önemli işe değer katan besmele, hem veciz ifadesiyle hem de zengin anlamıyla üzerinde çokça durulan hakkında müstakil risâle ve kitaplar yazılan bir cümled...
Yazar: Ali AKPINAR
Aramıza giren sıra dağlardan,Boz dumanlar çekilirse haber et.Sıyırılırsa yollar tipiden kardan,Yaylalara çıkılırsa haber et.Durmuyor dönüyor feleğin çarkı,Çağırmazsın diye bendeki korku.Ne zaman söyle...
Şair: Satılmış ŞEN
Millet için hak yolundaÇekilen cefa ne güzel!Fikrin ışıklı selindeBulunan şifa ne güzel!Gülün sevgi bûsesinde,Şakıyan bülbül sesinde;Dostun gönül bahçesinde,Derilen vefa ne güzel!Gün doğanda, gün bata...
Şair: Bestami YAZGAN