Kuruluştan Kurtuluşa Topkapı Sarayı
Osmanlı medeniyetinin efsunkâr güzelliklerinin odağında medeniyetimizin incisi, Doğu ile Batı’nın altın köprüsü olarak payitaht İstanbul bulunuyordu. Dünya hayatındaki büyük hünerlerden birinin de şehir ve medeniyet kurmak olduğunu söyleyen Fâtih Sultan Mehmed ve yükselme dönemi padişahları, Kutlu Fethin akabinde Bizans’ın köhnemiş başşehrini yeniden ihyâ edip şenlendirmişler; Mimar Sinan gibi mimarların hünerli ellerinden çıkan Selâtin Camileri/Külliyeleri ve Topkapı Sarayı gibi pek çok muhteşem eseri şehrin yedi tepesine büyük bir ihtişam ve estetikle kondurarak Konstantinapolis’i İslâmbol’a çevirmeyi başarmışlardır.
Topkapı Merkezli Medeniyet Hamlesi
Fethin yorgunluğunu daha üzerinden atamadan kolları sıvayan Fâtih Sultan Mehmed, kazanılan zaferin hakîkî mânâda bir fetih olduğunu ispatlamak için harekete geçmiştir. Zira İstanbul, 40-50 binlik nüfusuyla ıssızlığa gömülmüş ve harap düşmüş bir şehir görünümündeydi. Şehirden ayrılmış yerli halkı geri dönmeye ve Anadolu’daki Müslüman Yörükleri cazip şartlar, plânlı bir iskân politikası çerçevesinde şehre yerleşmeye teşvik etmiştir. Bu gayretlerin sonucunda İstanbul, kısa sürede canlanmış ve nüfusu 100 bine ulaşmıştır. Alman tarihçi, yazar ve seyyah Friedrich-Karl Kienitz da aynı kanâati taşımaktadır: “Türklerin fethine kadar surların içinde en fazla 50 bin kişi barındıran İstanbul, nüfusu 100 binlerle ölçülebilen bir şehir oldu.”
Fâtih, yeni İstanbul’u, payitaht olmaya yaraşır bir şehir hâline getirmek için, ilk Osmanlı mahalleleri olan Suriçi, Üsküdar, Eyüp mahallelerini kurmuş; inşâ edilen cami ve külliyelerin etrafına 13 nahiye tesis etmiştir. Fetihten sonra ibâdete açılan Eyüp Sultan Camii ve türbesi, Topkapı merkezli Osmanlı medeniyet hamlesinin önemli basamaklarından olmuştur. Kısa sürede bu mekân, yeni gelen Müslüman nüfusun şehri mânevî olarak sahiplenmesini kolaylaştırmıştır.
1474-1478 arasında yaptırdığı Topkapı Sarayı ile devletin yönetim merkezini Beyazıt’taki eski saraydan bu yeni saraya taşımıştır. Tamamlanması neredeyse dört asrı bulan; Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç’e bakan ve yaklaşık 600 bin metrekarelik sahaya yayılan Topkapı Sarayı, hemen her padişahın eklediği bölümlerle zaman içerisinde dev bir simge yapıya dönüşmüştür.
1573’te İstanbul’a gelen Du Fresne-Canaye, âdetâ korular arasında kurulan, İstanbul’un siluetini dokuyan ve Osmanlı-İslâm sanatının güzellikleriyle tezyin edilen bu muhteşem yapıları, “şehrin taçları” olarak vasıflandırmıştır. Topkapı Sarayı, İstanbul’a yeni devletin damgasını vuran merkezî eser niteliği kazanmıştır. Topkapı Sarayı’nın karakteristik bir özelliği de, beş yüz yıl boyunca uç uca eklenerek büyüyen, ama asla bozulmayan bir kompleks olmasıdır.
Topkapı’nın Kalbi: Hırka-i Saâdet Dairesi
Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi dönüşünde Mukaddes Emânetleri Topkapı Sarayı’na getirip, Hırka-i Saâdet Dairesi’ne koymakla bizi şereflerin en yücesiyle onurlandırmıştır. Yavuz’un şahsında ecdadımız, Mukaddes Emânetlere verdiği emsalsiz değeri, onları dünyadaki hiçbir eşyaya nasip olmayacak ölçüde tonlarca ağırlıktaki birbirinden kıymetli mücevheratla süsleyip mahfaza altına almakla mutlak surette göstermiştir.
Mukaddes Emânetlerin Osmanlı nezdindeki mualla mevkiini anlatmak için, klasik eserlerde zikredilen, Sultan Üçüncü Mehmed zamanındaki şu anekdot dikkat çekicidir: Üçüncü Mehmed, Eğri Seferi’ne giderken, Hırka-i Saâdeti de yanına almış ve bir an bozgun durumu baş gösterince, Vakânüvis Hoca Saâdeddin Efendi’nin; “Padişahım, sizin gibi Âl-i Osman Sultanı, Peygamber Efendimiz yolunda halîfe olduktan geru, Hırka-i Saâdet’i böyle anda giymek, Hak Teâlâ’ya duâlar eylemek elbet münasiptir.” sözleri üzerine, tekbirlerle Hırka-i Saâdet’i giyerek, askerlerine aşıladığı yeni bir heyecan ve hamle rûhuyla muzafferiyete ulaşmasını bilmişti.
Yavuz’dan itibaren tatbik edilen güzel bir âdet de Hırka-i Saâdet Dairesi önünde, asırlar boyunca kırk hâfıza, 24 saat nöbetleşe okutulan Kur’ân tilavetidir. Bu uygulama, 1517’den 3 Mart 1924 Halîfeliğin ilgâsına kadar sürmüş; ancak 67 yıl aradan sonra 15 Mart 1991’de yeniden başlatılmıştır.
Halit Ziya Uşaklıgil, bu güzel uygulamanın, Osmanlı insanı üzerindeki derin tesir ve yansımaları hakkında şu ilginç müşâhedeleri nakletmektedir: “Uzaktan, yakından gelmiş vezir, vüzera, avamdan insanların, minareden duyulan ezan, huzurda okunan Kur’ân-ı Kerim tilâvetleri, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hırkasını uzaktan gören, bir imkânını bulup yüzünü hırkaya sürebilen gözü yaşlı, gönlü huzur ve huşu dolan insanların mânevî heyecanını gördüm. Kendimde, fena duygulardan arındığımı, rûhanî bir zevkle dolduğumu hissettim.”
Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Aziz İstanbul” isimli eserinde ortaya koyduğu şu hüküm, tüm rûhumuz ve benliğimizle tasdik edeceğimiz ebedî bir hakîkattir: “Gezintilerimde bir hakîkati keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fâtih’in, Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in, Hırka-i Saâdet önünde okuttuğu Kur’ân ki hâlâ okunuyor!”
Ramazan Ayında Hırka-i Şerif Ziyareti
Osmanlı’nın asırlar boyunca uyguladığı mânevî âdetlerden biri de, her Ramazan ayının on beşinci gününde bir alay eşliğinde Hırka-i Saâdet Dairesi’ni ziyaret etmeleriydi. İlk defa Yavuz Sultan Selim tarafından başlatılan bu kutsal ziyarete, başta padişah olmak üzere devlet erkânı, şehzadeler, hanım sultanlar, kadın efendiler, ikballer ve ustalar en güzel elbiselerini giyerek iştirak etmişlerdir. Harem, 1854’te Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe’ye taşınınca bu merasim daha çok önem kazanmıştır.
Sultan II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun ve diğer Saraylıların hatıralarında naklettiklerine göre merasim sırasında arabalarla Topkapı’ya gelen harem halkını burada Harem Ağası karşılardı. Hırka-i Saâdet’in kapısı açılınca, kadınlar rütbe sırasına göre dizilerek Hırka-i Saâdet’e doğru ilerlerdi. Her tarafta buhurdanlarda yanan buhurun kokusu hissedilir, perdelerin arkasından çok güzel sesli bir müezzinin okuduğu Kur’ân-ı Kerim duyulurdu. Daha sonra, büyük gümüş sandık içinde saklı bulunan altın anahtarla, hırkanın içinde saklı bulunduğu altın sandık, padişah tarafından açılır ve içerisinden büyük bir tazimle çıkarılan Hırka-i Şerif, önceden hazırlanan hususî bir masa üzerine konurdu. Hırka-i Şerif’e yüz sürüldükten ve padişah selâmlandıktan sonra tekrar Harem’e dönülürdü.
Bu bilgileri; III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerini görmüş, çeşitli devlet kademelerinde görev almış ve Osmanlılarda töre ve törenlerle ilgili Teşrifât-ı Kadîme ismiyle eser kaleme almış olan Esad Efendi (1790-1848) şöyle teyit etmiştir:
“Ziyaret günü, sözü edilen devlet adamları, öğle namazını kıldıktan sonra Bâbü’s-Saâde önüne, yani Kubbe-i Hümâyûn tarafına gelip, sağ tarafa vezirler ve ulema, sol tarafa ocak ağaları ile diğer devlet adamları oturup, sadrazamın gelmesini beklerler. Reisülküttabın, şeyhülislamı evinden alıp Ayasofya Camii’ne götürdüğü haberi geldiğinde, sadrazam maiyetiyle birlikte camiye gider ve burada öğle namazını kılar. Bu sırada haberci çavuş, davetlilerin Bâb-ı Hümâyûn denilen kapıdan girmeye başladıklarını bildirir. Bunun üzerine sadrazam, maiyetini ve şeyhülislamı alarak Topkapı Sarayı’na gelir. Hep birlikte Bâbü’s-Saâde’ye doğru yürürler... Hepsi birden Bâbü’s-Saâde’den girerek Hırka-i Şerif Odası’na gelirler. Birinci ve İkinci İmam Efendiler, Hırka-i Şerif’in konduğu sandığın önünde oturur ve bir miktar Kur’ân okurlar. Kur’ân okunduktan sonra Padişah’ın kendisi sandığı açar ve Hırka-i Şerif’e yüz sürülmesine izin verir. İlk kez sadrazam yüzünü sürer. Yüz sürme işlemi, devlet adamlarının rütbelerine göre sırayı izler...
Bu işlem bittikten sonra şeyhlerin her biri sandığın önüne gelir, önce dua eder, yüz sürer ve yerlerine dönerler. Sonra Padişah dönüş için izin verir. Herkes dışarı çıkar... Ziyaret gününde yeniçeri ve diğer ocak erlerine baklava vermek gelenek olmuştur... Hırka-i Şerif’e yüz sürüldükçe, sadrazam ve silahdar, tülbent ile silip, yüz sürene bu tülbendi verirler. Yüz sürme işi bittikten sonra bu kısım altın maşrapa içinde yıkanır. Yıkanan yer nemli olduğundan öd ve amber yakılarak kurutulur.”
Ali Seydi Bey’in, Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz’inden öğrendiğimize göre, Padişahların, bayramın birinci günü sabah namazını Hırka-i Saâdet Dairesinde kılmaları ve bayramlaşma merasimini burada yapmaları da âdetti. Padişahların tahta çıkışlarının 15. günü burayı ziyaret etmeleri de âdet olmuştu. Padişahın tahta çıkış merasimi tamamlandıktan sonra, ölen padişahın na’şının, tekfin işlerinin tamamlanmasını müteakip aynı daire önünde bekletilmesi de âdettendi.
I.Dünya Savaşı Yıllarında Topkapı Sarayı
Devlet-i Âl-i Osman’ın asırlarca payitahtlığını üstlenen Dersaâdet’in saâdet dolu yılları maalesef I. Dünya Savaşı yılları ve akabinde yaşanan işgal dönemi ile kesintiye uğradı. Önce Osmanlı’yı fiilen akamete uğratacak olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması; ardından 13 Kasım 1918’de İstanbul’un İtilaf Devletlerince fiilen işgal edilmesi Dersaâdet ufuklarına âdetâ karabasan gibi çöktü.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde, uçakların savaşlarda etkili bir şekilde kullanılmaya başlanması; başta İstanbul olmak üzere Osmanlı sınırları dâhilindeki birçok stratejik yerin, askerîye ve hükümet binalarının, sarayların, cephaneliklerin, köprüler, fabrikalar, su ve yiyecek depolarının hava saldırılarından korunması meselesini gündeme getirmişti. Bilhassa da devletin birçok yönetim kademesini, üst düzey idarecileri, Mukaddes Emânetleri ve hanedan üyelerini bünyesinde barındıran Topkapı Sarayı’nın ve padişahların aile fertleriyle beraber ikamet ettikleri Harem Dairesi’nin, Beylerbeyi, Yıldız, Çırağan gibi sarayların güvenliğinin sağlanması icap ediyordu.
Cihan Harbi yıllarında Topkapı Sarayı’nın Gülhane tarafına da cephanelikler kurulmuştu. Cephaneliklerin, Hazine-i Hümâyûn eşyalarının korunduğu dairenin altında bulunması, bir kazaya yol açabileceği endişesini doğurmuştu. Üstelik ara sıra İstanbul semalarında beliren, İtilaf Devletleri (özellikle İngiltere) hava kuvvetleri uçaklarının, bu cephaneliklerin civarına bomba atmaları, endişeleri bir kat daha artırdı. Saldırıların birinde, Hazine-i Hümâyûn’un üçüncü hanesinin çatısı ve tavanını delerek düşen bir mermi, şans eseri patlamamıştı.
Konuyla alâkalı Sultan Vahdeddin’in damadı ve yaveri İsmail Hakkı (Okday) Bey, hatıralarına şu enteresan müşahedesini kaydetmiştir: “Güzel İstanbul, hava hücumunun ilk acılarını kayınpederimin tahta çıkmasından yirmi gün sonra tatmıştır. İlk olarak 23 Temmuz Salı günü altı uçaktan kurulu bir düşman uçak filosu, şehrin göklerinde göründü ise de hiçbir bomba atmadan uzaklaştılar.”
Beliren endişeler ve süre giden savaş sebebiyle ortaya çıkabilecek muhtemel tehlikelerden Topkapı Sarayı’nı ve Harem’i, Hırka-i Saâdet Dairesi’ni ve Hazine-i Hümayun’u korumak maksadıyla 30 Temmuz 1918’de bir tezkire hazırlandı. Hazine-i Hümayun Kethüdalığı tarafından yazılan tezkire, Harbiye Nezâreti’ne iletildi ve gerekli tedbirin alınması istendi. Bunun üzerine Esliha Müfettiş-i Umumiliği, bir heyet teşkil etti. Heyet, 3 Eylül 1918 tarihinde bir koruma talimatnâmesinin hazırlanmasına karar verdi ve aynı gün kaleme alınan lâyihayı Harbiye Nezâreti’ne gönderdi.
Raporda, Topkapı Sarayı ve bahis konusu binaların korunmasına yönelik tedbirlere ilişkin şu teklifler dile getirildi:
“Topkapı Sarayı civarında bulunan projektörler ile Gülhane’deki mühimmat ambarları ve barakalar, uçakların saldırısı için bir sebep teşkil ettiğinden bunların adı geçen çevreden uzaklaştırılması gereklidir. Dördüncü hanede bulunan, kıymetli eşyaların olduğu sandıklar, bir, iki ve üçüncü hanelerin mahzenlerine nakledilmelidir. Mecidiye Köşkü, Mustafa Paşa Köşkü ve Bağdat Kasrı’nda bulunan kıymetli eşyalar buralardan uzaklaştırılmalı ve daha korunmuş sağlam bir binaya veya mahzene konmalıdır. Nakli mümkün olmayanlar kum torbalarıyla korunmalıdır.
İçinde kıymetli eşya, bayrak ve elbise ve diğerleri bulunan Hırka-i Saâdet Dairesi de bomba saldırılarına karşı emniyette değildir. Ortadaki tahta kubbenin usulüne göre yapılmış demir inşaat ile korunması ve üzerine bir tel örgü konması lâzımdır. Emânet Hazinesi’nde bulunan eşya da yanındaki sağlam binaya nakledilmelidir. Kütüphane ile kıymetli lambalar, kütüphane binasında bulunan mahzene nakledilmelidir. Harem Dairesi’nin büyük kısmı ahşap olduğundan, yangın tehlikesiyle karşı karşıyadır. Geniş bir surette yangın söndürme tedbirleri alınmalıdır.
Topkapı Sarayı’ndaki bütün yangın söndürme vasıtaları yetersizdir. Yeteri kadar kadro ve araç-gereçten oluşan bir itfaiye heyeti daima adı geçen yerde bulundurulmalıdır. Binanın tarihî kıymeti göz önüne alındığında, su tertibatının da yetersiz olduğu anlaşılır. Deniz suyunu sevk edecek bir tulumba ile doldurulmak üzere ayrıca bir su kulesinin inşası teklif edilir. Bu suretle, boru tertibatıyla kuruma su dağıtılması da mümkün olabilir. Tarafımızdan atılan mermilere karşı sarayın korunması için Tayyare (Hava) Kumandanlığı ile işbirliği yapılması; mermilerin Topkapı Sarayı’na düşmemesine özen gösterilmesi gereklidir.”
Kaynakça: Juan Goytisolo, Osmanlı’nın İstanbul’u, Çeviren: N. Gül Işık, İstanbul, 2002; Semavi Eyice, “16. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin ve İstanbul’un Görünümü”, Mimarbaşı Koca Sinan’ın Yaşadığı Çağ ve Eserleri, c.1, İstanbul, 1988; Karoly Kos, İstanbul (Şehir, Tarih ve Mimarî), Çeviren: Naciye Güngörmüş, Ankara, 1995; İlber Ortaylı, “İstanbul’un Mekansal Yapısının Tarihsel Evrimine Bir Bakış”, Amme İdaresi Dergisi, Ankara, Sayı: 2/1977; Sadettin Ökten, Aynur Can, “Fetih’ten Günümüze İstanbul Kent Mekânının Oluşumu”, Türkler Ansiklopedisi, c. 10; Reşad Ekrem Koçu, Topkapı Sarayı, İstanbul, 1960; Nebi Bozkurt, “Mukaddes Emanetlerin Tarihi ve Osmanlı Devleti’ne İntikali”, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 13-15/1997; Hilmi Aydın, Hırka-i Saâdet Dairesi ve Mukaddes Emanetler, İstanbul, 2004; Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul, 1985; Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1986; Safiye Ünüvar, Saray Hatıralarım, İstanbul, 1964; Çağatay Uluçay, Harem II, Ankara, 1992; Esad Efendi, Teşrifât-ı Kadîme, Hazırlayan: Yavuz Ercan, İstanbul, 1979; Ali Seydi Bey, Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz, Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, (baskı tarihi yok); Zeynep Tarım Ertuğ, “Osmanlı Devlet Teşrifâtında Hırka-i Şerif Ziyareti”, TED, Sayı: 16, İstanbul, 1998; İsmail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul, 1975; Yavuz Kansu, “Milli Mücadele’de Hava Kuvvetlerimiz”, Hayat Tarih Mecmuası, Ocak 1974, Sayı: 1; Orhan Koloğlu, “Dünya’da İlk Hava Savaşı”, Tarih ve Toplum Dergisi, Şubat 1988, Sayı: 50; Süleyman Beyoğlu, “Topkapı Sarayı Bombalanacaktı!”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Eylül 1998, Sayı: 54.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Osmanlı arşiv kayıtlarında “Memâlik-i Müctemia-i Amerika Devleti” olarak geçen Amerika ile Osmanlı Devleti arasındaki ilk temaslar, 18. Yüzyılın ikinci yarısına denk gelmektedir. Osmanlı 1770’li yılla...
Yazar: İsmail ÇOLAK
İhsân kelimesi sözlük anlamıyla bir şeyi iyi ve güzel yapmak, güzel hâle getirmek, güzel bilmektir. Güzel olmak, güzel bir şey vermek, iyilik etmek, güzel bulmak, lütufta bulunmak, nimet vermek, yardı...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Birinci İnönü Savaşı’nın yaşandığı, 1921 yılı Ocak ayı başlarıydı. Anadolu’da ve Ankara’da sancılı günler olanca şiddetiyle sürüyordu. Ankara Öğretmen Okulu’nun konferans salonu, bu defa kadınlarla hı...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Sultan II. Abdülhamid'in, baş ikbal iken dördüncü zevcesi olan Müşfika Kadınefendi’den dünyaya gelen kerîmesidir. 1 Kasım 1887 tarihinde Yıldız Sarayı’nda doğmuştur. Babası Abdülhamid Han, doğmadan ön...
Yazar: İsmail ÇOLAK