KISA BİR HAYAT İÇİN DÜNYALIK BİRİKTİRMEYE DEĞER Mİ?
Bizlere ibret olması bakımından Hz. Nuh (a.s.) döneminde yaşandığı rivayet olunan bir hadiseyi nakledelim: Bir gün Nuh (a.s.) şehirde dolaşırken, mahalle arasında bir evden bir kadın feryadı işitmiş. Eve doğru yönelmiş. Aman bir feryat, bir figan, kadın kendini parçalıyor. Nuh (a.s.) kadına yaklaşmış, demiş ki: - Hayırdır bre kadın, derdin ne, niye feryat edersin? Kadın Nuh (a.s.) demiş ki: - Ya Nuh! Ben ağlamayım da kimler ağlasın. Bir oğlum vardı, daha iki yüz yaşamamıştı, çocukluğuna doymadı, gençliğini görmedi, öldü. (Hz. Nuh zamanında insanlar bin yıl yaşarlarmış, insan ömrü uzunmuş.) Hz. Nuh (a.s.) demiş ki: - Ya bre kadın, sen ne feryat edersin. Bir zaman gelecek insanlar altmış yıl yaşayacaklar, sen haline şükretsene. - Neee, demiş kadın. “Altmış yıl mı?” - He ya demiş Nuh (a.s.), “Altmış yıl.” - Ya Nuh! O insanlar ev-bark da yaparlar mı, fırsatları olur mu ev yapmaya? - Yaparlar ya, demiş Nuh (a.s.) Kadın cevaben demiş ki: - Ben olsam altmış yıl bir ağacın altında otururdum. Bir çadırın kazığını dahi çakmazdım. Bu kadar kısa bir hayat için dünyalık biriktirmeye, ömrü heder etmeye değmez. Ahiret hayatım için hazırlık yaparak ömrümü tamamlardım. Ebu’d-Derda Hazretleri bir tefekkür ve ibret insanıydı. Kendi düşünüp ibret aldığı şeyleri halka da anlatır, onların da faydalanmasını arzu ederdi. Bir defasında Şam halkına şöyle hitap etmişti: “Hiç çekinmiyor musunuz ki yiyemeyeceğiniz şeyleri biriktiriyor, duramayacağınız evler yapıyor, elinizin yetişemeyeceği, uzun ve sonu gelmeyen emeller besliyorsunuz? Sizden öncekiler çok servetler yığdı, sağlam ve ihtişamlı binalar yaptılar. Fakat gelin görün ki yığdıkları servetler boşa gitti ve yaptıkları hesapları birer aldanmadan ibaret kaldı. Evleri ise kabirler hâline geldi. İşte Ad Kavmi. Aden’den Umman’a kadar uzanan, mal-mülk ve çoluk-çocukla dolu bir hayat. Şimdi ise, onlardan kalıp da alabileceğiniz iki dirhemlik bir şey dahi mevcut değil.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Ebu’d-Derda ile Selman’ı manevî kardeş ilan etmişti. Yıllar sonra Ebu’d-Derda, Selman’a yazdığı baştan sona samimi hislerle dolu tavsiye mektubunu sona erdirirken şu can alıcı ifadeyi kullanıyordu: “Canım kardeşim. Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün ashabı olmak sakın seni gaflete düşürüp aldatmasın. Çünkü biz O’ndan sonra da yaşadık. Ne hatalar yaptığımızı ve ne günahlar işlediğimizi de ancak Allah bilir.” O, Selman’a yazdığı bu tavsiyeyi âdeta ona değil de asırlar sonra gelip, Allah Rasûlü’nün kokusunu dahi alamadığı halde günah ve daha da kötüsü imansız gitme endişesi ortada dururken kendinden gayet emin (!) yaşayan günümüz Müslüman’ına yapmış gibidir.
B. Sıddık DURMUŞ
Yazar
Osmanlı Devleti’nin her cihetten fetihlerle genişlemesinde büyük pay sahibi olan hükümdar Kanûnî Sultan Süleyman Han’dır. Onun döneminde ordunun özellikle Batı’ya yönelmesi ve gemilerin Akdeniz’e sürü...
Yazar: Hamit DEMİR
Edip Ahmed b. Mahmud Yüknekî tarafından XII. yüzyılda yazılmış, Türk dili, edebiyatı ve kültür tarihinin önemli kaynaklarından olan Atebetü’l-Hakâyık, Hakikatler Eşiği anlamına gelmektedir. Dâd İspehs...
Yazar: Hamit DEMİR
İstanbul’da bir sohbette Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri askerlik hatıralarını anlatırken şöyle buyurur: “Diyarbakır’da askerdik. Bir pazar günü arkadaşlarla beraber Dicle Nehrinin kenarınd...
Yazar: Resul KESENCELİ
Tasavvuf velilerin yolu olduğu için kar gibi temiz bir yoldur ki asla leke kabul etmez. Onda leke olduğunu zannedenler elmas ile cam parçasını ayırt edemeyen kimselerdir. Günümüzde dine düşmanlık etme...
Yazar: Aydın BAŞAR