İslâm Düşüncesinde İnsanın Hakîkati: Varoluş, Anlam ve Sefer
İslâm düşünce geleneğinde insan; yalnızca biyolojik bir canlı ya da dünyevî arzularını tatmin etmeye çalışan sıradan bir varlık değildir. Aksine o, gökler ile yerin, rûh ile bedenin, soyut ile somutun tam kesişim noktasında duran merkezî bir varlık, mahlûkatın özü ve kâinatın küçük bir nüshası (zübde-i âlem) kabul edilir. İnsanın bu müstesnâ konumunu kavrayabilmek; onun dilsel kökeninden Kur’ân-ı Kerim’in ona sunduğu kavramsal çerçeveye, varoluşundaki çifte tabiatın getirdiği çatışmalardan ilâhî ahlâk ile donanma potansiyeline ve nihâyetinde aslına dönme özlemine uzanan derin bir yolculuğu anlamayı gerektirir. İslâm antropolojisi, insanı pasif bir seyirci değil, varoluşun amacını kavramaya çalışan aktif bir “yolcu” olarak konumlandırır.
İnsan kelimesinin etimolojik kökenine inildiğinde, İslâm düşünürleri ve dilbilimcileri iki temel kavram üzerinde dururlar: “Ünsiyet” ve “Nisyan”. Kelimenin ilk kökeni olan ünsiyet; alışmak, yakınlık kurmak, sevgi göstermek ve başkalarıyla ünsiyet peydah etmek anlamına gelir. İnsan, yaratılışı gereği yalnız yaşayamayan, hem hemcinsleriyle hem de kendisini yaratan İlâhî Zât ile bağ kurma ihtiyacında olan toplumsal ve mânevî bir varlıktır. Diğer köken olan nisyan ise; unutmak demektir. İnsan, Ruhlar Âlemi/Elest Bezmi’nde Yaratıcı’sına verdiği ahdi ve asli vatanını dünya hayatının karmaşası içinde unutmaya meyillidir. Bu iki kök mânâ birleştirildiğinde insan; “sevgi ve yakınlık kurma yeteneğiyle donatılmış, ancak zayıflığı sebebiyle hakîkati unutmaya yatkın, bu yüzden devamlı zikir ve hatırlamaya (hatırlatılmaya) muhtaç varlık” olarak tanımlanır.
Kur’ân-ı Kerim’in dil örgüsünde insanın farklı boyutlarına işaret eden üç temel kavram göze çarpar: Beşer, Benî Âdem ve İnsan. “Beşer” kavramı, insanın biyolojik, fizikî ve topraktan gelen yönünü ifade eder; acıkması, uyuması, yaşlanması ve ölümlü olması gibi diğer canlılarla paylaştığı veya yeryüzündeki somut varlığını vurgular. “Benî Âdem/Âdemoğulları” ifadesi; insanoğlunun tarihsel, soybilimsel ve tarih sahnesindeki medenî devamlılığına, ortak ata üzerinden kurulan insanlık ailesine işaret eder. “İnsan” kavramı ise; işin içine akıl, irâde, rûh, sorumluluk, ilâhî hitâba muhâtap olma ve “halîfelik” makamının girdiği en kuşatıcı mertebedir. Dolayısıyla her insan fizikî olarak bir beşerdir ve nesil olarak Benî Âdem’dendir; ancak “insan” olmak, beşerî kabuğu aşıp ilâhî emâneti taşıma bilincine ulaşmakla kazanılan mânevî bir mertebedir.
İslâm düşüncesinde insan, varoluşsal olarak iki zıt kutbun buluşma noktasıdır: Ulvîlik/yücelik ve süflilik/aşağılık, akıl ve şehvet. Melekler sadece akıl ve nurdan yaratıldıkları için sürekli itâattedirler ve imtihana tâbî değillerdir; hayvanlar ise sadece şehvet ve içgüdüye sahip oldukları için mânevî bir sorumluluk taşımazlar. İnsan ise bu iki âlemin tam sınırında yer alır. O, topraktan gelen bedenî ve hayvânî arzularıyla (“şehvet”) alt dünyaya (süflîliğe) çekilirken; üflenen ilâhî rûhu ve “aklı” vasıtasıyla üst dünyaya (ulvîliğe) davet edilir. Eğer insan aklını ve irâdesini arzularının önüne geçirirse meleklerden üstün bir makama yükselir; ancak nefsine ve alt arzularına esir olursa hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşer. İnsanın trajedisi ve aynı zamanda büyüklüğü, bu iki güç arasındaki sürekli mücâdelede gizlidir.
Bu çifte tabiatın ışığında Kur’ân-ı Kerim’deki, “Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık.”[1] âyeti derin bir anlam kazanır. İslâm ilim ve tasavvuf geleneğinde bu “en güzel biçim/ahsen-i takvîm”, sadece dış görünüşün simetrisi veya estetiği ile sınırlı değildir. Asıl kastedilen; insanın ilâhî isim ve sıfatların tamamını yansıtabilecek bir potansiyelde, akıl, idrâk, sevgiyi hissetme ve ahlâken yücelme yeteneğiyle donatılmış olmasıdır. İnsan, âdetâ kâinâtın bir özeti olarak yaratılmıştır. Ancak bu durum müstakil bir övünç kaynağı değil, bir sorumluluktur. Zira devamındaki âyetlerde belirtildiği gibi, bu yüksek potansiyelini ilâhî rızâya uygun kullanmayan insan, “aşağıların en aşağısına/esfel-i sâfilîn[2] düşme riskiyle karşı karşıyadır. İnsanın güzelliği, kökenindeki ilâhî özü koruyabildiği sürece bâkîdir.
İslâm akidesinde “Allah’ın insanı Kendi sûretinde ve ahlâkında yarattığı” yönündeki beyanlar, hâşâ maddesel ya da biçimsel bir benzerliği ifade etmez. Buradaki “sûret”, ahlâkî ve mânevî niteliklerin yansımasıdır. Yaratıcı; Rahmân’dır, Rahîm’dir, Âlim’dir, Âdil’dir, Sâtir’dir (ayıpları örtendir). İnsanın rûhuna ilâhî nefesten üflenmiş olması, bu ilâhî sıfatların tohumlarının insanın maya ve hamuruna ekilmesi demektir. İnsandan beklenen temel varoluşsal görev; “İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak/tahalluk bi-ahlâkillâh”, yani kendi imkân ve sınırları dâhilinde şefkatli, adâletli, bilgili, cömert ve bağışlayıcı olarak ilâhî tecellilere bir ayna olabilmektir. İnsanın kalbi ve özü, ilâhî ahlâkın yeryüzündeki en şeffaf yansıma alanıdır.
İnsanın bu dünyadaki durumunu anlatan en güçlü metaforlardan biri de Hz. Mevlânâ’nın tabiriyle “kamışlıktan koparılmış ney” benzetmesidir. Kamışlıktaki bir saz, kendi asıl vatanındayken sâkindir; fakat kesilip bağrı dağlandığında ve içi boşaltıldığında, üflenen nefesle feryat etmeye başlar. Neyin çıkardığı o iniltili ses, aslında öz vatanından ve kökünden ayrılmış olmanın verdiği özlem ve şikâyettir. İslâm düşüncesinde “insan-ı kâmil/olgun insan”; tıpkı nefsi temizlenmiş ve içi boşaltılmış ney gibi, kendi benliğinden, kibir ve bencil arzularından arınmış insandır. O, artık kendi arzusunu değil, Yaratan’ın ilâhî nefesini ve hakîkatini dünyada seslendiren bir vasıtadır. İnsanın bu dünyadaki huzursuzluğu ve arayışı, aslında rûhun asıl vatanı olan ilâhî âleme duyduğu o köklü gurbet hissinden kaynaklanır.
Bu varoluşsal iniltiyi anlayabilmenin ilk şartı ise “dinlemek” eylemidir. Dinlemek; sadece kulakla sesleri algılamak değil, kalbi ve zihni hakîkate açmak, sükûnetle tefekkür etmektir. İnsanın kendi içindeki o derin ayrılık acısını ve rûhunun feryadını duyabilmesi için dış dünyanın gürültüsünü susturması gerekir. Dinlemek; insana kibrini unutturan, onu pasif ama idrâk sahibi bir tanık kılan ilk edep makamıdır. Hakîkati “duymayan” ve kâinattaki ilâhî mesajlara kulak vermeyen bir insan, kendi içindeki “ney”in iniltisini anlayamaz ve dolayısıyla olgunlaşma yolculuğuna başlayamaz. İslâm geleneği bu yüzden öğretisine “Dinle!” çağrısıyla başlar; zira anlamak, evvelâ dinlemekle mümkündür.
İslâm’ın kâinâta bakışında “görünen suret, gayb/görünmeyen âlemindeki sûrete delâlet eder” ilkesi çok kuşatıcı bir ontolojik anlayıştır. Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün kışın ölüp baharda yeniden diriltilmesinin vurgulanması[3], sadece doğadaki bir mevsim dönüşümü değildir. Maddî âlemdeki her somut olay ve görüntü, soyut ve mânevî âlemin bir sembolü, bir işaretidir (âyet). Yeryüzünün dirilişi nasıl görünür bir gerçeklikse, insanın ölümden sonra dirilişi de, kalbin cehâletten sonra ilim ve mârifetle dirilişi de gayb âlemindeki aynı kanunun bir tecellîsidir. İnsan, duyu organlarıyla algıladığı kabukta (surette) takılı kalmamalı; bu görüntülerin arkasındaki ilâhî mânâyı ve hakîkati okumayı öğrenmelidir. Dünya, âhiretin ve görünmeyen âlemlerin görünür bir aynasıdır.
İnsanın iç dünyasında yaşadığı huzursuzluk, keder ve mutsuzluk sorununa geldiğimizde, İslâm düşüncesi bunu psikolojik bir ârızadan öte varoluşsal ve mânevî bir kopuş olarak değerlendirir. Yine Mevlânâ’nın; “İçine kederden ve mutsuzluktan ne gelirse, onun sebebi Allah’a karşı kayıtsızlık ve küstahlıktır.” tesbiti; insanın kâinâtın merkezindeki ilâhî nizamla uyumunu kaybettiğine işaret eder. Buradaki kayıtsızlık ve küstahlık; insanın kendini kendine yeterli görmesi (istığnâ), Yaratan’ın koyduğu fıtrat kanunlarını çiğnemesi, nimeti vereni unutup nimete tapması ve edeb sınırlarını aşmasıdır. İnsan, varoluşunun merkezine ilâhî bilinci yerleştirmediğinde, ruhsal bir boşluğa ve anlamsızlığa düşer. İçteki mutsuzluk ve sıkıntı, aslında rûhun insanı kendi yanlış yönelimine karşı uyaran bir alarm belgesidir; edebi kaybetmenin doğal bir sonucudur.
Yolunu şaşıran, içsel karmaşalar yaşayan ve hakîkati arayan insan için gösterilen temel çıkar yol; “aklı ve dini kılavuz edinmektir.” İslâm düşünce geleneğinde akıl ile din birbirinin zıddı veya alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki ilâhî ışıktır. Akıl, insanın içindeki “öz kılavuz” ; din ise Yaratıcı’nın gönderdiği “dış kılavuz”dur. Akıl olmadan din anlaşılamaz ve sorumluluk doğmaz; dinin rehberliği ve ilâhî vahiy olmadan da akıl, kendi sınırlarını aşan gaybî konularda ve mutlak hakîkatte yolunu kaybedebilir, nefsin arzularına esir olabilir.
Sonuç olarak, İslâm’ın insan vizyonu, insanı ne tamamen toprağa mahkûm eden materyalist bir yaklaşıma ne de onu dünyadan koparan aşırı bir mistisizme savurur. İnsan; bedenî sınırlarının bilincinde bir beşer, insanlık ailesinin sorumlu bir ferdi olarak Benî Âdem ve nihâyetinde aklını, dinî ve ilâhî ahlâkı rehber edinerek İnsan-ı Kâmil olmaya aday bir varlıktır. O, varoluşundaki çelişkileri akıl ve dinin ışığında aşarak, özündeki ilâhî potansiyeli ortaya çıkardığı ve aslına (ünsiyetine) döndüğü müddetçe “en güzel biçimde” yaratılmış olmanın hakkını verebilir.
[1] 95/Tîn, 4
[2] 95/Tîn, 5
[3] 30/Rûm, 50
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Yaşadığımız yüzyılda, bütün bir Batı dünyası “ümmetleşme” süreci yaşarken, İslâm dünyasında aynı emperyalist batı, etnik ve mezhep bağlamında yapay ayrılıkçı sorunlar üretmektedir. Bütün bunlara rağme...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
“Hayatın içindeki olumsuzluklara rağmen Allah’ın bize emrettiği “oku!” emrinin tecellîsi olarak okumaya, kendimizi geliştirmeye, kendimize, ailemize, vatanımıza faydalı bireyler olmak durumundayız. Kö...
Yazar: Erol AFŞİN
İslâm düşünce atlasında, özellikle son yüzyılda tebârüz eden en hararetli ve yer yer sancılı tartışma zeminlerinden biri, dinin temel bilgi kaynakları arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi ve bu kaynak...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Prof. Dr. Selami Şimşek’in "Ezelden Aşk ile: Dünden Bugüne Aziz Mahmûd Hüdâyî Şerhleri" adlı eseri, Tasavvuf edebiyatı ve kültür tarihinin en müstesnâ şahsiyetlerinden biri olan Aziz Mahmûd Hüdâyî Haz...
Yazar: Yusuf HALICI