Hicret
Bir korku, bir telâş, bir zifirî gam
Kureyş beldesine indiği akşam
Küfrün en kudurgan, en bed vaktidir.
Delirir korkunun uykusuzluğu,
Kavurur geceyi kan susuzluğu…
Şirkin nübüvvete savlet vaktidir.
Mukaddes yataktan Murtazâ kükrer!
Ağızlar bir karış, el-ayak titrer…
Bir an, yomsuzluğun hayret vaktidir.
Mekke sayıklarken bâtıl uykuda
En yüce dağların göbeği suda
Risâlet deryasının med vaktidir.
Kaç gün doğup battı, kaç ay dolundu…
Zaman gelip çattı ve emrolundu;
Kuvveden fiile hicret vaktidir…
Has güller açarken çağın bağrında
İlâhi tecellî dağın bağrında
Yâr’la Yâr-ı Gâr’ın sohbet vaktidir.
Bir hadsiz sevincin Medine’sinden
Yükselen Allahüekber sesinden
Belli ki tevhidin kudret vaktidir.
Binlerce göz yolda gün, gece, şafak…
Bayraklar… bayraklar… yeşil, kızıl, ak…
Belli ki İslâm’ın devlet vaktidir.
Buyurdu sahibi göklerin, yerin!
Size gönderdiğim son Peygamber’in
Bugün âlemlere rahmet vaktidir.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992)
Yaşadığı dönemde “Asrımızın Dede Korkutu” diye vasıflandırılmıştı Niyazi Yıldırım. Gerçekten de tefekkürü ve bu tefekkürü dile getirişinde Dede Korkut’un rÛh hâlini buluyoruz onda. Şiirlerinde destansı bir hava vardır. Osmanlı şairlerinin bile bîgâne kaldığı mehter marşlarının sesini, gümbürdeyişini Gençosmanoğlu’nun şiirlerinde duyarız:
Sonsuzdan, derinden yüceden...
Şafaktan, gündüzden, geceden...
Ses gelir, üç bin yıl önceden,
Tanrı Tek... Tanrı Tek... Tanrı Tek...
Dokuz kat tiz vurur, pes vurur.
Dokuz kat davlumbaz, kös vurur...
Yürekten yüreğe ses vurur,
Tanrı Tek... Tanrı Tek... Tanrı Tek...
Şiirlerinde, kendine has bir üslup duyulur. İç kafiye bütün mısralarına hâkimdir diyebiliriz. Kelimeler konuya uygun bir ritim gösterir.
Hicret, İslâm tarihinin en mühim hâdiselerinden biridir. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu Hicret I ve Hicret II’de Mekke ve Medine halkının Peygamber Efendimiz’e karşı değişik bakış açıları ile sergileniyor. Mekke müşrikleri, İslâm’ı yayma kararlılığından, bütün olumsuz şartlara rağmen, vazgeçmeyen Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı derin bir kin ve düşmanlık duygusuna kapılırlar. Nihayet bir gece Mekke’nin ileri gelen müşrikleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’i öldürme kararı alırlar. Gizlice aldıkları bu karar Cebrail tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e bildirilir: “Ve hatırla ey Muhammed; hakîkati inkâra şartlanmış olanlar (kâfirler) seni tebliğden alıkoyup durdurmak, öldürmek, yahut sürgün etmek için sana karşı nasıl ince tuzaklar kuruyorlardı. Onlar hep böyle tertipler peşinde koşarken Allah onların bu tertiplerini boşa çıkarttı. Çünkü Allah bütün bu tuzak kuranların üstündedir.”
Cebrail (a.s), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın Resûlü, bu gece yatağında yatma.” diyerek, diğer tedbirleri de bildirdi. O gece yatağına Hz. Ali yatacak, üzerine de Peygamber Efendimiz’in yeşil cübbesini örtecekti. Sonra Peygamberimiz “Yâsin-i Şerif”in ilk âyetlerini okuyarak, avcuna aldığı bir miktar toprağı kendisini öldürmek için bekleyenlerin üzerine doğru savuracak ve evinden çıkacaktı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. Ali’ye durumu izah etti ve “Sana onlardan herhangi bir zarar erişmeyecektir.” diyerek endişelenmemesini söyledi. Hz. Ali ise “Başım gözüm üstüne!” dedi. Böylece Hz. Ali Bakara Sûresi, 207. âyetteki “İnsanlar arasında öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder.” sözlerine muhatap oluyordu.
Müşriklerce alınan karar şairin dilinde durumun hususiyetine uygun kelimelerle anlatılır. Korku, telâş, zifirî gam, küfür, akşam, kudurgan kelimeleri Kureyşli müşriklerin yapmayı tasarladıkları çirkin suikastı en iyi özetleyen sıfatlardır.
Kurulan plân zaman zaman soyut kavramlara somut sıfatlar yüklenmek suretiyle ifade ediliyor. “Korkunun delirmesi”, “ geceyi kan susuzluğunun kavurması”…gibi.
Geceyi bekleme ve bunun verdiği uykusuzluk ve bu uykusuzluğun insan ruhuna verdiği sıkıntı “Delirir korkunun uykusuzluğu” gibi nâdir güzellikte bir söyleyişle ifade edilirken, müşriklerin duyduğu kana susamışlık hissi onlarla aynı sıfatı paylaşan “gece”ye yüklenmiş.
Şiirde av ile avcılar arasındaki birbirlerinden habersiz mücadele anlatılırken, avın değil, avcıların telâşından, korkusundan bahsediliyor olması ayrıca dikkate değer bir anlatım olarak kabul edilebilir.
Ve müşriklerin harekete geçtiği anda karşılarında Hz. Muhammed yerine Hz. Ali’yi görmeleri; bu durumdan korkup ürkmeleri anlatılır üçüncü bentte. Müşrikler Hz Ali’yi görmeleri ile büyük bir korkuya kapılırlar. Çünkü karşılarında Allah’ın arslanı Hz. Ali vardır. Aynı zamanda hayrettedirler. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.)’i öldürme kararını kendilerinden başka hiç kimse duymamıştır. Bu karar av’a nasıl ulaşmış ve av nasıl bir tedbir almış da mukaddes yatağını Allah’ın arslanına bırakmıştır…
Mekke Hz. Muhammed’in kıymetini bilememiş; kendilerini İslâm nûru ile aydınlatmak için çırpınan bir Peygamberi bağrından uzaklaştırmak için elinden geleni yapmıştır. Mekkeliler çıkarlarına ters düşen Allah’ın âyetlerini reddetmişler, onun yerine sapık fikirleri ile icraatlarına devam etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed de hicret kararı ile Medine’ye doğru yol alıyordu.
Hicret, sıradan bir göç, bir kaçma işi değildir. Hicreti iyi anlamak için şu âyeti bilmek gerekir: “Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: Neyiniz vardı sizin (yaşadığınız ülkede hangi durumdaydınız?) Onlar ‘Biz yeryüzünde çok güçsüzdük. (Peki) Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi? diyecekler. Böylelerinin varış yeri cehennemdir. Ne kötü bir yer.”
Hicret, şairin diliyle İslâm’ın yayılması için “kuvveden fiile” bir hareketin adıdır.
Şiirde Hz. Muhammed ve onun sâdık yoldaşı Hz. Ebubekir’in Sevr Mağarasına gizlenmeleri, burada onların kamufle edilmesine yardımcı olan örümceğin ağ örmesi ve güvercinin mağaranın gözüken yerine yumurta bırakması hâdiseleri hatırlatılır. Sevr mağarası kişileştirilir. Burada hayret edilecek bir durum yoktur. Bu, ancak bir ibrettir. Çünkü zafer ancak Allah’a inananların olacaktır. Allah, kendisine inananları koruyacak, yolunda mücadele edeceklere yol gösterecektir. Allah, kendisine inanan ve güvenenleri çeşitli varlıkları da vesile ederek muhafaza edecektir.
İşte ilâhi tecelli vuku bulmuş; dağın bağrında has güller açmıştır. Burada mağara arkadaşları -üçüncüleri ve tek duyucuları Allahü Teâlâ’nın olduğu- ilâhi bir sohbete dalarlar. Bu sohbet İslâm hâkimiyetinin hüküm süreceği; zayıfın güçlülerce ezilmeyeceği bir devletin ilk temellerinin atıldığı kutlu bir söyleşidir.
Sevr Mağarasındaki bu bekleyiş sona erer ve mağara arkadaşları Medine’ye doğru yol alırlar. Medine’de coşku ve heyecan vardır. Allahüekber sesleri –şairin ifadesiyle- tevhidin kudret vaktini gösterir niteliktedir. Hz. Muhammed’in gelişini binlerce insan bekler günlerce…Medinelilerin ellerinde İslâm’ı temsil eden, devlet olmayı temsil eden bayraklar vardır. Artık İslâm, devlet olma olgunluğuna ermiştir.
Buyurdu sahibi göklerin, yerin!
Size gönderdiğim son Peygamberin
Bugün âlemlere rahmet vaktidir.
Hicret I bu mısralarla sona eriyor. Yani Hz. Muhammed, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir Peygamberdir…
Hicret II, şiiri Mekkelilerin süflî arzularının peşinde koşmalarının, gaflet ve dalâlet içinde bulunmaları sebebiyle ellerinde bulunan büyük bir kıymetten yoksun kalmalarının tasvir edildiği
Bir oymak meyledip zillete, züle
Bülbül olamadı açılan güle…
Gül, etek toplayıp süzüldü çöle
Ve gitti Şuûr.
mısralarıyla başlıyor. Bilindiği gibi “gül” Peygamber Efendimizin remzidir.
Gülün gitmesi şuurun da yok olmasına sebep olmaktadır. Gül ve çöl birbirine zıt kavramlardır aslında. Şiirde bu tezat özellikle vurgulanıyor.
Hicretten sonra Mekke sokakları kendisine düşman olanların bile “El-Emin” dedikleri Muhammedsiz kalmıştır. Bir zamanlar nûruyla aydınlanan Mekke sokakları artık dar ve karanlıktır. Buralara haset ve anlamsız bir gurur hâkim olmuştur. Mekkelilerin bakışlarında ve yüzlerinde imanı terk etmiş olmanın izleri vardır. Hz. Muhammed gitmiştir; ama hâlâ kinleri bitmemiştir.
Mekke, ye’s içinde kıvranırken, Medine ilâhi sesin zevkiyle mesut bir hâldedir. İslâm’ın güzellikleri yaşanır Medine’de. Yeryüzü Fâtiha, gökyüzü Yâ-Sîn, Ay Sûre-i Nûr’dur.
Şiirin son bölümünde şair yine Mekke ile Medine şehri insanlarının bulundukları durumları şu çarpıcı mısralarla mukayese eder.
Bir ufku kaplarken koyu melâmet
Bir ufukta her an, hayra alâmet;
Bu ne ki daha bu küçük kıyamet…
Bu birinci sûr!
Mekke koyu bir melamete bürünmüştür. Çünkü Allah’ın Resûlü’ne karşı yapmadıkları kötülük kalmadığı için kötülüklere müstahak olmuşlardır. Bu, onlar için küçük kıyamettir, birinci sûrun üflendiği vakittir.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu son dönem şiirinin en güzel örneklerini vermiş; şiirlerinde millî veznimiz olan hecenin çeşitli ölçülerini ustalıkla kullanmış bir şairimizdir. Şiirlerinde daha çok eski Türk hayatı, yaşayışları ve savaşları destansı bir tarzda arz edilir. Bu arada şair, dînî konulara da ilgisiz kalmamış; eski Türk hayatındaki “Alp-Eren” karakterini tanıtmaya ve yaşatmaya çalışmıştır.
Vedat Ali TOK
Yazar
Bursalı İsmail Hakkı (1653-1724)Yüzünden okunur “Seb’al-mesânî” yâ RasûlallahGözünden hall olur akd-i maânî yâ RasûlallahSadef-vâr oldu âlem anda sen dürr-i yetîm oldunBulunmaz âlem içre sana sânî yâ ...
Yazar: Vedat Ali TOK
Eğitimciler olarak eğitim alanında yapılan en son gelişmelere göre kendimizi sorguluyor ve şu sorulara cevap buluyor muyuz?Eğitimci olarak kendimizi ve yeteneklerimizi tanıyor muyuz?Mesleğimiz yaşam ş...
Yazar: Ali ÖZKANLI
Sen de iste etme hasetVeren vermiş kula gardaşRızkı Hüda verir elbetOlma nefse köle gardaşKurdu kuşu besleyen varBin bir çeşit süsleyen varBizi daim gözleyen varCümle âlem bile gardaşSahip ol dizgine ...
Şair: Ramazan PAMUK
Cümlenin mahbûbu sensin ey habîb-i ezelîCümle Yûsuf’lar içinde ey güzeller güzeliCümle ümmet âşık oldu sana ey seyyid-i hulkHimmetinle gitti gayrı bâğ-ı vahdet gazali“Küntü kenzen” sanadır matlab-ı a’...
Yazar: Vedat Ali TOK