Evde Ses Olsun
Babam biz evden ayrıldıktan sonra gece televizyon açık uyumaya başladı. İlk başta “alışkanlık olmuş” sandım.
“Yaşlı adam işte, sesi seviyor herhalde.” dedim. Bir gece onda kaldığımda gerçeği anladım.
Gece saat iki gibi su içmek için kalktım. Salonun ışığı kapalıydı ama televizyonun o mavi ışığı hâlâ yanıyordu. Babam koltukta uyuyakalmıştı. Üzerinde eski hırkası…
Bir eli göğsünde, sanki üşüyormuş gibi kendi kendine sarılmış. Sessizce gidip televizyonu kapatayım dedim. Tam kumandaya uzanırken uykusunda mırıldandığını duydum:
“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”
O an içimde bir şey çöktü. Babam karanlıktan korkmuyormuş. Sessizlikten korkuyormuş. Eskiden çayın hiç eksik olmadığı evin sessizliğinden…
Kapı çalınca “Kim geldi?” diye heyecanlanılan günlerin bitmesinden…
Akşam sofralarında herkesin aynı anda konuştuğu zamanların yok olmasından…
Bir zamanlar çocuk sesleri dolan evde artık yalnızca duvarların kalmasından…
Ve belki de en çok…
Birinin çıkıp:
“Baba bugün nasılsın?” dememesinden.
Biz kendi hayat telaşımızdayken…
İş, güç, trafik, çocuklar, yorgunluk derken…
O, gün içinde kimseyle konuşmadan saatler geçiriyormuş. Bazen sırf ev boş görünmesin diye televizyonu açık bırakıyormuş.
İnsan sesi olsun diye…
Birileri varmış gibi hissetsin diye…
O gece uyuyamadım. Ellerine baktım. Bir zamanlar beni düşürmeden tutan ellere…
Okul harçlığım olsun diye kendi ihtiyacını erteleyen ellere…
Hasta olduğumda başımda sabahlayan ellere…
Ve şunu anladım:
Bazı yaşlı babaların paraya ihtiyacı yok.
Bir çaya…
Bir yarım saat muhabbete…
“Bir şeye ihtiyacın var mı baba?” cümlesine ihtiyacı var.
Ama bir yerden sonra istemeyi bırakıyorlar.
Yük olurum diye…
Rahatsız ederim diye…
“İyiyim oğlum.” demeyi öğreniyorlar.
Belki de en acı olan bu…
Bir ömür evi ayakta tutan adamın, geceleri yalnız hissetmemek için televizyon sesiyle uyumaya çalışması.
Bazı insanlar yaşlandığında “istememeyi” öğrenir. Çünkü yıllarca güçlü olmak zorunda kalmışlardır. İçten içe gelişen “yük olmayayım” temel inancı, zamanla yalnızlığı kabullenmeye dönüşebilir. Oysa bazen bir telefon, birlikte içilen bir çay veya kısa bir ziyaret yılların sessizliğini bir anda dağıtabilir.
Bu yazı, sadece bir baba-oğul hikâyesi değil; aslında hepimize verilmiş şefkatli bir uyarı. Henüz vakit varken o "yarım saatlik muhabbeti" ve "nasılsın" sorusunu esirgemememiz gerektiğini hatırlatan edebî bir ayna.
Ayşe Gül PINAR
Yazar
Elimizde, dilimizdeMasamızda, dizimizdeBir yer etti evimizdeBilgisayar bilgisayarBaşköşeden bir yer aldıİçimize hızlı daldıMuhabbeti sele saldıBilgisayar bilgisayarSohbet adı odacıklarSanal sevgili ku...
Şair: Rabia BARIŞ
Arkadaşlar bugün sizinle meyve dünyasının en süslü ve biraz da "yaramaz" bir üyesiyle tanışacağız. Hazırsan, vişnenin gizemli dünyasına giriyoruz!Vişne, kuzeni kirazın en yakın arkadaşıdır ama ondan b...
Yazar: Ayşe Gül PINAR
Arkadaşlar, bugün rengiyle içimizi ısıtan, tadıyla yüzümüzü güldüren, tam bir yaz habercisi olan harika bir meyveyle tanışacağız: Kayısı!Gelin, bu sevimli meyvenin dünyasına birlikte göz atalım:Dışı K...
Yazar: Ayşe Gül PINAR
İnsanlık tarihinde hayır da şer de hiç bu kadar hızlı yayılmamıştı. Bir dokunuşla hayrı dünyanın dört bir yanına ulaştırabilirken, yine aynı dokunuşla bir fitnenin büyümesine de sebep olabiliyoruz. Pa...
Yazar: Gülşen CANPOLAT