Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Konulu Prof. Dr. Ali Akpınar ile Söyleşi
- Hocam kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?
- Konya doğumluyum. Tahsil hayatımın büyük bir kısmı Konya’da geçti. 1984 Konya İlâhiyat mezunuyum. İmam-hatiplik görevinden ve Milli Eğitimdeki öğretmenlik görevinden sonra 1995’te Darende İlâhiyat Fakültesi’nde akademik hayatımız başladı. Daha sonra Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde uzun bir süre (13 sene) kaldık. 2009’da tekrar kendi mezun olduğum fakülteye geldim. 2011-2014 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde kurucu dekanlık görevi yaptım. 2014-2018 tarihlerinde Konya İl Müftülüğü görevlerinde bulundum. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı’nda görevimize devam ediyoruz. Elhamdülillah ümmete, Müslümanlara, Allah’ın dinine hizmet etmeye gayret ediyoruz. Kur’ân-ı Kerim bizim çalışma alanımız; Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılması, doğru bir şekilde yorumlanması ve hayata uygulanması konusunda hem yazılarımızla hem konferanslarımızla, bilimsel faaliyetlerimizle hem de buradaki öğrencilerimize yönelik lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerimize olan hizmetlerimizi sürdürüyoruz.
- İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin diyarı Sivas’ta da bulundunuz. Yani İhramcızâde Hazretleri’nin Kur’ân’la münâsebetini; bir Kur’ân gönül erini, Kur’ân’a hizmet eden bir zat olarak nasıl değerlendirebiliriz?
- Evet, şimdi tabîî ki, İhramcızâde İsmail Hakkı Hazretleri Sivas’ta yaşamış, Sivas’ta Ulu Cami’nin haziresinde medfûn olan bir şahsiyet. 1880-1969 yılları arasında yaşamış. Tabîî bu dönemleri şöyle cumhuriyet tarihi, Osmanlı’nın son dönemi ve cumhuriyetin ilk dönemlerini hatırladığımız zaman zor zamanlar. Savaştan çıkmış bir ülke, önemli birçok âlimini cephelerde kaybetmiş bir ülke, bu arada da birtakım iç hesaplaşmalar içerisinde savrulan bir ülke. İşte bu zor dönemde yetişmiş ender şahsiyetlerden birisi.
Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremi, Anadolu topraklarında ecdadımızın atmış olduğu ihlâsla, samîmiyetle atmış olduğu İslâm tohumları aslında bütün beldelerde o zor zamanlarda da neşvünemâ etmeye devam etmiş. Her merkezde, her şehrimizde böyle güzel insanlar, gönül insanları, Allah’ın dinine ve insanlığa hizmete kendilerini adamış insanlar her zaman yetişmiştir. O zorluklarla mücâdele etmesini bilmişlerdir; aslâ sahadan kaçmadan, evlerine, çekilmeden bir halk adamı olarak, bir gönül adamı olarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.
Ki İsmail Hakkı Toprak Efendi ile ilgili “Anadolu’ya İslâmiyet’i getiren adam” unvanı verilmiştir, “kasketli şeyh” unvanı verilmiştir. Şimdi aslında Anadolu’da İslâm var ama işte İslâm’a karşı açılmış bir savaş da var o dönemde iç ve dış İslâm’ı bilmeyen düşmanlar tarafından. İşte bu savaşta yeniden İslâm’ı Anadolu insanının gönlüne işlemek için hiçbir engelden korkmadan, çekinmeden yoluna devam eden bir insan. Onun için “Anadolu’ya İslâmiyet’i getiren” denmiş.
Yine “kasketli şeyh” ifadesi de çok anlamlıdır; biliyorsunuz kıyâfet devrimi, şapka giyme mecburiyeti vesâire. Bu dönemde bir geçiş döneminde mevcut rejimle doğrudan herhangi bir mücâdeleye girmeden başına almış olduğu kasketin gölgesinde, altında inandığı doğruları anlatmaya, yaşamaya devam eden bir şahıs olarak karşımızda durmaktadır. Tabîî hem resmî görevi var, o görevini de fiîlen îfâ ediyor, ama bu arada da o bilgisini, şeyhlerinden, hocalarından almış olduğu İslâm neşvesini yaymaya devam ediyor.
Yine bu gönül adamlarının ortak noktalarından bir tanesi, meselâ Konya’da Hacı Veyiszâde için de benzeri şeyler vardır; yani tek gönüle hizmet etmiyor bunlar. Bakıyorsunuz İmam-Hatip Okulu’nun Sivas’ta açılmasında İhramcızâde, bir hayır kurumunun yapılmasında İhramcızâde, başka bir okulun açılmasında İhramcızâde, camilerin açılmasında, bir çöplük hâline gelen Sivas’ın gözbebeği Ulu Camiimizin yeniden ibâdet hayatına açılmasında, gerçekten çok çileli bir yolculuk, çileli bir mücâdele ile yine İhramcızâde’yi en önde görüyoruz. İnsanların bu dönemde, bu şartlarda “yapılamaz” dedikleri şeyin üstesinden gelmesini bilmiş, yani zenginlere ulaşmasını, halka ulaşmasını, yetkililere ulaşmasını bilmiş ve uyumlu bir şekilde işi kotarmış olan şahsiyetler olarak karşımızda durmaktadır.
Elbette o zor dönemde onlardan biz yazılı eserler bırakmalarını da isterdik, ama onların bıraktığı eserler hep canlı insan yetiştirme olmuştur. Pek çok talebe aslında bugün onların açmış olduğu çığırda devam etmektedir, onların yolunu devam ettirmektedir. Dolayısıyla zaten Sivaslının da gönlünde yer etmiş ve herkesle geçinebilen, herkese söyleyeceği mesajı olan bir gönül adamıdır. Cenâb-ı Hak ganî ganî rahmet eylesin diyoruz.
- Hocam Seyyid Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ı ile ilgili de sizin “Dîvân’da Geçen Âyetler” başlıklı bir tebliğiniz vardı. Gerek Darende’de bulundunuz gerekse Somuncu Baba Dergisi vesilesiyle Darende’yle olan münâsebetiniz yıllarca elhamdülillah devam ediyor. Bizler Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ına edebî olarak bakıyoruz, ama bir tefsir profesörü olarak baktığınız zaman Hulûsi Efendi’nin Kur’ân’la olan o mânevî münâsebetini ya da oradaki râbıtasını eserlerinde de Dîvân’ındaki beyitlerinde siz bir akademisyen olarak nasıl tespitlerde bulunuyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?
- Ben 1995’li yıllarda Darende’de olduğum dönemde Hulûsi Efendi’nin yaşayan izlerini şöyle gözlemlemiştim: Nerede bir hayır faaliyeti var, orada Hulûsi Efendi Vakfı, Hulûsi Efendi’ye gönül veren insanlar var. Her seviyeden, her düzeyden insanlar, gönül insanları; değişik meslek erbabının tatillerini o hizmet ağına katılmak üzere, geçirmek üzere Darende’ye geldiklerine şâhit olmuştum.
Yine o zaman uzun bir süre İlâhiyat Fakültesi olması için yapılmış bekletilen o binanın çevresinde Hulûsi Efendi Vakfı’nın şantiye binası vardı. Biz pencereden orayı görürdük, sanki büyük bir fabrikanın, inşaat işletmesinin şantiyesi gibi. Sonradan gördük ki, Darende ve çevresindeki pek çok caminin yapılmasında, pek çok imârethânenin, pek çok hayır kurumunun yapılmasında Hulûsi Efendi Vakfı’nın imzası var. Zaten Hulûsi Efendi’nin hayatına bakıyorsunuz Endüstri Meslek Lisesi’nin temel atmasında da Hulûsi Efendi var; ya da Darende için, Malatya için önemli bir hizmet binasının yapımında da Hulûsi Efendi var. Yani sadece işte imam-hatip okulları ya da cami gibi kurumların değil. Yani tamir edilecek bir çeşme varsa onun ayağa kaldırılmasında yine bu güzel insanların imzasının olduğunu görmüştük.
Tabîî Hulûsi Efendi’nin bir de şairlik yönü, yazarlık yönü var. Bu anlamda da hakîkaten önemli bir eser “Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî”, bugün elimizde ve çokça okunmakta, hakkında makaleler, kitaplar yazılmakta. Hatta Osmanlıcası orijinal bir hatla da yeni neşredildiğini biliyorum, Hattatımız Cafer Kelkit Bey’in ellerine sağlık. Bu tür kültürel hizmetlerin gerçekleşmesine öncülük erden Hamidettin Ateş Efendi’ye teşekkür ediyorum.
- Şiir ile tebliğ ve irşadın önemi çok büyük o zaman?
- Şimdi tabîî şiirle hizmet çok önemli bir husustur, biliyorsunuz. Anadolu’ya İslâm Orta Asya’dan gelmiştir, işte o alperenlerin eliyle gelmiştir; Ahmet Yesevîler, Yunus Emreler... Onların izlemiş oldukları metoda baktığımız zaman, daha çok şiirle o davetlerini, tebliğlerini yaptıklarını görüyoruz. Şiirle her seviyedeki insanların gönüllerine girdiklerini görüyoruz. Hulûsi Efendi’de de bu var. Ve bu şiirler tabîî bizim Osmanlı dîvân edebiyatındaki gibi çok ağır, ağdalı, işte aruz veznini tutturacağız diye biraz da Farsça, Arapça terkip ve ifadelerin ağırlıklı olarak kullanıldığı şiirler değil. O edebî bir yön, ama bu din anlatılırken kullanılan şiir dili her seviyedeki insana hitap ediyor. Yani bu şiirlerde ilim adamlarının da alacağı dersler var, üst seviyedeki insanların, orta seviyedeki, halk dediğimiz insanların da alabileceği dersler var. Hulûsi Efendi de bu şiir metoduyla doğruları, bildiklerini insanlara sunmaya devam etmiştir. Tabîî şiirin hem kolay dinlenen, bıktırmayan bir yönü var; ezberlenebilen bir yönü var; bestelenebilen bir yönü var. Dolayısıyla çok yönlü olarak o söylemle siz vazifenizi yerine getirmiş oluyorsunuz. Dîvân’da da biz bunu görüyoruz.
Tabîî Hulûsi Efendi soy olarak Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e dayanan bir soy. Dolayısıyla o, bu soya bağlılığı sadece, “Nasıl olsa ben peygamberin neslindeyim.” diyerek bitirivermemiş. O soya lâyık, o Peygamber (s.a.v.)’e lâyık bir kişi olma konusunda gece gündüz Peygamber (s.a.v.)’in yolunda, izinde koşturmasını sürdürmüş olan bir insandır ki, bu noktada Aleyhissalatu Vesselam’ın mübarek kızı Hazreti Fatıma Annemize, “Kızım Fatıma, babanın peygamber olduğuna güvenip yatma. Rabb’in için sâlih amel işlemene bak. Sen salih amel işlemezsen peygamber baban sana ne yapsın?” deyişini biz Hulûsi Efendi’nin hayatında bizzat yansımasını görüyoruz. Bu noktada da hakîkaten ayakta yaşamış, ayakta göçmüş, hizmetlerini hep son nefesine kadar sürdürmeye devam etmiş olan bir insan.
Şimdi tabîî bu güzel insanların eserleri, işte mevlitler hâkezâ öyle, bu şiirlere baktığımız zaman genel olarak incelediğimiz zaman şiirlerin hammaddesinin âyet ve hadislerden oluştuğunu görmekteyiz. Bu da bu insanların o Kur’ân-Sünnet çizgisinde yetiştiklerini, Kur’ân’ın Sünnet’in o evrensel mesajlarının bu insanların gönüllerine, dillerine işlediğini görüyoruz ve şiirlerine de bu yansımıştır. Ben o tebliğimde tasnif etmiştim; işte Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz ile ilgili âyetler, sünnetle ilgili âyetler ya da işte Kur’ân sûreleriyle ilgili beyitler, âyetlerdeki çok özlü mesajları şiire yansıtan beyitler, dörtlükler şeklinde Dîvân’ın âyet ve hadislerle dopdolu olarak bezendiğini görmüştüm. E zaten onlar gıdalarını Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları için söylemlerine de bunun yansıdığını görüyoruz. Ve genel olarak da o dönemde işte Allah ve Rasûl’üne itâat, Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı oluşu, bir hayat kitabı oluşu konularının işlendiğini, bu arada da tasavvufî neşenin yine âyetlerle, âyetleri doğrudan ele alarak ya da âyetlere telmih ederek şiirlere tema olarak yansıdığını görmekteyiz.
Yani zaten Kur’ân-Sünnet bahçesi dört mevsim yeşil duran, herkese yeten, herkesi doyuran, susamış gönülleri kandıran bir bahçedir. O bahçede her iyi niyetli insan bakış açısına göre, seviyesine göre aradığını bulacaktır, o açlığını giderecektir ve mesajını da söylemini de o bahçeden dolduracaktır. Hulûsi Efendi’nin de bunu gerçekleştirdiğini görüyoruz. Cenâb-ı Hak ona da rahmet eylesin.
- Tasavvuf sahasındaki büyük zatları anmak ve anlamak hususunda neler söylemek istersiniz?
- Tabîî büyük insanları anmak önemli, biz onları hep hayırla anacağız, rahmetle anacağız ama bu yetmez. Asıl olan bu insanları çoğaltmanın yollarını arayacağız. Yani Seyyid Osman Hulûsi Efendi, İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak, Hacı Veyiszâde, Konya’mızın güzel insanları; bunlar kendi dönemlerini yaşadılar, vazifelerini bihakkın yerine getirdiler. Şimdi sıra bizde. Ama biz elbette bunları medh ü senâlarla, hayırlarla anacağız, fakat biz de kendi dönemimizin şartlarına göre kendi sorumluluklarımızı yerine getirmek üzere “Nasıl Hulûsi Efendi gibi yaşarız?”, “Nasıl İhramcızâde gibi yaşarız?” sorusunu kendimize sorarak o güzel insanların yolunu sürdürmeye devam etmeliyiz. İşte o zaman bu insanlar anlaşılmış olur; yani sadece anmakla, sadece methiyeler düzmekle geçiştirmemeliyiz bu insanları. Bu anlamda zaten bu insanların fizikî olarak yapmış olduğu eserler ayakta, yine yazılı olarak bırakmış oldukları eserler elimizde okunuyor, okunmaya devam ediyor. E bu kadar dualar alıyorlar, hayırla anılıyorlar, elbette bunlar güzel şeyler, ama asıl olan bizim bu güzel insanların güzelliklerini hayatımıza ne kadar taşıyoruz? İşte bunu sorgulamamız gerekiyor. Biz de sabahtan akşama kadar konuşuyoruz; şimdi Dîvân’ı incelediğimiz zaman yüzlerce âyetin işlendiğini görüyoruz, peki bizim konuşmalarımızda ne kadar âyetler var, ne kadar hadisler var? İşte biz de sabahtan akşama kadar işler yapıyoruz, peki bu yapmış olduğumuz işler ne kadar âyet ve hadislerin rûhuna uygun? İşte bunları da sorgulamamız gerekiyor. İşte bu güzel insanları anma bunlara vesile olursa hedefine ulaşmış olur diye düşünüyorum.
- Hocam Darende’de bir müddet yaşadınız, sonra çeşitli vesilelerle ziyarete geldiniz. Şimdi gerek vakıf kültürü olarak gerek Somuncu Baba Külliyesi olarak, oradaki imarla ilgili, yani insana hizmet açısından, vakıf medeniyeti açısından gelişmeleri genel bir değerlendirme yapar mısınız?
- Darende aslında iki dağ arasında sıkışmış, Tohma Çayı’nın hayat verdiği gerçekten şirin bir ilçemiz. Kışın nüfusu azalıyor, yazın bayağı bir artıyor. İl merkezi Malatya, il merkezine 100 kilometre civarında bir mesafesi var. Yine Kayseri’ye beri tarafta epey bir mesafeli, Sivas’a mesafeli. Ama o hem ulaşım açısından hem yerleşim açısından mütevâzı olan şehirde çok büyük işlerin yapılabileceğini gösteren, isbat eden bir vakıftır Hulûsi Efendi Vakfı. Ya şimdi İstanbul gibi yerde, Konya gibi yerde, Kayseri gibi yerde, şehir merkezlerinde, hatta Malatya merkezde, Sivas merkezde bu faaliyetleri yapmak zor değil, çünkü yeterli miktarda kaynak bulursunuz; insan kaynağı, para kaynağı bulursunuz. Resmî işlemlerinizi daha kolay halledersiniz. Ama Darende gibi bir yerde hakîkaten bunu yapmak, bunu başarmak kolay bir şey değildir.
Tabîî burada aslında Hulûsi Efendi’nin tasavvufî hizmet çizgisinde ben onu görüyorum: Bizim işte geçmişte Anadolu’nun İslâmlaşmasını sağlayan o güzel insanların hayat hikâyelerini terâcim kitaplarından okuduğumuzda şunu görüyoruz: Onlar bir kere tek yönlü biletlerle gelmişler Anadolu’ya, yani geri dönüş olmayan biletler. Hani şimdi siz bir yere gidiyorsunuz, gidiş-dönüş alıyorsunuz, onlar sadece geliş biletleriyle gelmişler. Tabîî bilet dediğim işte deve kervanıyla, at sırtında belki de yaya yürüyerek gelmişler. Ve onlar gözlerine kestirdikleri yerler, -tabîî mânevî işaretler de var bu işlerde, işte rüya âlemleri vesaire ya da şeyhlerinin, hocalarının yönlendirmeleri de var- gözlerini kestirdikleri yerlerde şilteyi sermişler, oraya yerleşmişler ve orayı işlemeye başlamışlar. Yani hanımların oya işçiliği gibi ince işçiliktir bu. Derinden başlayan işçiliktir ki, gönüllere girmek hakîkaten kolay değil. Vefatlarından bu kadar sene geçtikten sonra sevgiyle, saygıyla anılmak herkese nasip olmayan bir şey. Bugün insanlar, çoğu insan yaşarken unutuluyor. Bunlar vefatlarından sonra daha bir aşkla, şevkle, iştiyakla anılan insanlar. Dolayısıyla bunlar ince işleri gerçekten azim, sabır, kararlılıkla sürdürmüşler, devam ettirmişler.
Yani o dönemler, demin de söyledim, engellemelerin yoğun olduğu dönemler, imkânların kısıtlı olduğu dönemler ama bunlar onları yıldırmamış, o engelleri aşmasını bilmişler. Hem resmî engeller hem imkânsızlıklar içerisindeki engeller hem işte insan, para kaynakları bulma noktasındaki engeller... Şimdi elhamdülillah ülkemiz, Türkiye cennet vatanımız yüz elliye yakın dış ülkeye yardım ulaştırabiliyor. O günlerde bırakınız dışarıya yardımı bir başka ilden yardım alma ya da bir başka ile yardım ulaştırmak bile çok zor, kısıtlı, zaten kendi kendine zor yetiyor. Ama o dönemlerde bu insanlar bir anlamda o imkânları bulmuşlar, üretmişler, geliştirmişler; insanımızın heyecanını, insanımızın karamsarlığını, yeislerini sonlandırmışlar ve hakîkaten çok önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Şimdi ben müftüyken tropikal bölgeden bir heyet geldi, Konya’yı gezmek istediklerini söyleyince dedim ki: “Şimdi Konya’yı gezin ama yeşillikler içerisinde bir şehir olarak görün. Hakîkaten Konya’nın yeşillikleri... Fakat bu sizin yirmi dört saat yağmur yağan, bol yağmurlu ülkenizin yeşilliği gibi mukâyese etmeyin, yani burası neredeyse bir çöl, yani dümdüz bir ova. Bu ovada yağmuru, yağışı kısıtlı, ama buna rağmen bu yeşillikler varsa bu hakîkaten önemli bir başarıdır.”
Şimdi Darende’deki hizmetler de böyle; yani o kısıtlı imkânlarda, kısıtlı zamanlarda o hizmetlerin yapılabilmesi hakîkaten takdire şayandır. Bunda da ben yine Cenâb-ı Hakk’ın yardımını görüyorum, ihlâs ve samîmiyeti görüyorum. Çünkü ihlâs ve samîmiyet varsa Cenâb-ı Hakk’ın yardımı gelir, durup dururken gelmez. O değişik meşreplerde, mezheplerde insanları bir yerde toplayabiliyorsa bir insan, herkese bir mesaj sunabiliyorsa, herkesin gönlünde bir yer edinebiliyorsa bu Allah’ın lütfuyla, Allah’ın yardımıyla olan bir şey. Dolayısıyla o zoru başarmıştır ve bu noktada da büyük merkezlere örnek olmuştur. Yani fizikî olarak belki küçük bir merkez ama büyük merkezlere örnek olmuştur. Yani Kur’ân’ın ifadesiyle “Ve’s-sâbikûne’l-evvelûn”, yani yarışçılar ama yarışta öne geçenler, yarışta öncüler. Şimdi herkes yarışa katılıyor, kimileri yarışı tamamlıyor, kimileri yarışı yarıda bırakıyor, bir de yarışı önde bitiren, en önde bitirenler var. İşte bu hizmetleri böyle görmek lâzım, yani yaşadıkları dönem ve şartlara göre değerlendirmek lâzım.
- Hocam Vakıf Başkanı Hamideddin Ateş Efendi’nin özellikle eğitime verdiği öneme değinmek ister misiniz?
- Hakîkaten bu anlamda siyâsîlere mesajı net. Vakıf Başkanı’nın, vakfın ilim dünyasına, ilmiye sınıfına, üniversiteye, okullara mesajı net; halka, esnafa mesajı net; köylüye, çiftçiye mesajı net; işçiye, çalışana mesajı net; kadınlara, çocuklara mesajı nettir. Ki ben Darende’yi şu anda da biliyorum, işte küçük yaşlardan yediden yetmişe herkesin eğitimiyle ilgili hem okulları var, kreşleri, anaokulları, çocuklarla ilgili olarak kadın, erkek olarak herkese yönelik faaliyetleri var, gençlere yönelik faaliyetleri var. Ve dergimizdeki haberlerden de takip ediyorum ki, yani şu anda Hulûsi Efendi Vakfı dünyanın değişik yerlerinde yardım bekleyen, bizi bekleyen insanlarımıza ulaşma noktasında da yine gayret ediyorlar. Ve bu da büyük merkezlerde büyük imkânlarla yaşayan Müslüman kardeşlerimize bir örnek olmalı ki, oluyor da zaten, ama heyecanlarını, gayretlerini artırmaya vesile olmalı. Darende şartlarında bunlar yapılıyorsa onlar çok daha büyüklerini yapmalıdırlar diye düşünüyorum. Ben Hulûsi Efendi Vakfı’nı özetle böyle değerlendiriyorum. Bu vesileyle Hamideddin Ateş Efendi’yi gönülden selâmlıyorum.
- Hocam son olarak Somuncu Baba Dergisi’ni 2022 Ocak ayından itibaren dijital ortama, e-dergi olarak taşıdık. Zaten akademik çevrelerde herhâlde hep e-dergiye geçtiler. Ama dergiyle ilgili de yaptığı misyonu veya insana ulaştırdığı mesajı nasıl değerlendirirsiniz?
- Şimdi 95’li yıllarda herhâlde Somuncu Baba dergisi üç ayda bir çıkıyordu, ben de Darende’de görüyordum. Ve o dönemden itibaren de bizim Darende’de kalış süremiz kısa ama Darende’ye hem vefâmız hem sevgimiz, sevdâmızla alâkalı olarak o dönemde âcizâne yazmaya başladık. Ve bugün işte 300. sayıyı aşmış vaziyette Somuncu Baba dergimizin sayısı ve yazmaya da devam ediyoruz. Hakîkaten özellikle dinimizi yine değişik kesimlere anlatma noktasında, tarihimizi çok özel yönleriyle sunma noktasında, bir de dergi toplantılarında değişik hocalarımızın, yazarlarımızın ifade ettiği gibi görsele hizmet etme açısından kaliteli bir baskıyla, hem resimleriyle hem yazılarıyla baskı, mizanpaj hâliyle hakîkaten yine Darende merkezde, Darende şartlarında çok önemli bir misyonu yerine getirdi.
Şimdi düşünür Cemil Meriç’in şöyle güzel bir tespiti var; “gazete, dergi ve kitap” dedikten sonra der ki: “Gazete günlüktür, günübirlik haberlerle çabuk eskir. Kitap zor okunur, kalındır. Dergi en ideal olanıdır.” der. Çünkü dergi hem işte aylık olarak ya da üç aylık olarak duruma göre gündemi tutar ve gazete gibi böyle yüzeysel değil, biraz daha derinlikli ama herkesin anlayabileceği şekilde mesajlarını sunar. Bu anlamda hakîkaten derginin toplumun ıslahında, yetişmesinde bir okul gibi, bir mektep gibi çok önemli bir yeri var. Batı’da böyle binlerce sayıyı deviren dergilerden bahsedilir. Ya bu noktada da bizim Anadolu dergilerimizi hakîkaten sahiplenmek çok önemli. Tabîî şartlar neyi gerektiriyorsa, çağa da uygun hareket etmek gerekiyor. Yani bugün dijital dergicilik revaçta, tamam, bu şekilde devam eder.
Bir de Somuncu Baba Dergisi’nin şöyle bir güzelliği var: Yani ilk sayılardan itibaren hakîkaten akademiyle barışık, yani üniversitede hocaların yazdığı bir dergi, ama böyle çok üst düzeyde kalmayıp şairlere de açılan kapısı, şairlere de açık olan, çocuk ve aile eki olan bir dergi. Herkese mesaj veren şiirleriyle, yine çizgileriyle, resimleriyle dolu dolu bir dergidir. Hanımlara yönelik, gençlere yönelik, çocuklarla ilgili, insanımıza yönelik dolu dolu dergi. Yani din, tarih, kültür, ahlâk hepsi mecz olmuş güzel bir kompozisyon ile sunulmaktadır.
Ben hayırlı, bereketli ömürler diliyorum Somuncu Baba dergimize de; katkıda bulunan bütün hocalarımıza, emek sarf eden bütün hocalarımıza da bu anlamda sıhhat, afiyet diliyorum. Yani yazı, onu da okuyucu kardeşlerime hatırlatmak isterim, Kayseri’nin mantısından daha zordur. Şimdi bir tencere mantıyı evin hanımı belki sabahtan akşama kadar çalışarak hazırlar ama yemek piştikten sonra işte 5-6 kişilik aile bireylerine konduğu zaman belki 10 dakikada o tamamen bitiverir. Aslında yazılar, şiirler, resimler de böyledir; uzun soluklu bir şekilde hazırlanır, bir birikimin, emeğin mahsûlü olarak hazırlanır. Biz onu belki 3-5 dakikada, 10 dakikada okuduğumuz zaman sanki bu 10 dakikalık bir işmiş gibi gelir, öyle değildir hakîkaten. Bu noktada da onun hakkı verilmeli. Ve ben şunu görüyorum: Somuncu Baba dergisi aslında büyük bir arşiv dergisi olmuştur. Yani yazıları tasnif edildiği zaman, işte dine, hayata, kültüre, tarihe dair, şiirlere dair yazıları tasnif edildiği zaman hakîkaten önemli bir arşiv malzemesi hâline gelmiştir. İnşallah daha bereketli, daha güzel hizmetleri yapmaya devam eder. Katkı sağlayanlara, emeği geçenlere de ben şükranlarımı arz ediyorum. Bu vesileyle bütün okuyucularımızı muhabbetle selâmlıyorum.
- Muhterem Hocam, çok teşekkür ederim.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Öncelikle Cemalettin Turgut kimdir, doğum tarihiniz ve Darende’ye kadar olan hayat serüveninizi kısaca özetleyebilir misiniz hocam?- 1952 Bursa İli, Mustafakemalpaşa İlçesi, Yoncaağaç Köyü doğumluyum....
Yazar: Musa TEKTAŞ
Ellerim boş yüzüm karaNere gidem senden başkaGeniş iken düştüm daraNere gidem senden başkaDünya bizi çekti toraNefis katlanmıyor zoraİstemem mülk ile paraNere gidem senden başkaSen yarattın cism ü can...
Şair: Ramazan PAMUK
Fıtratı itibariyle asker bir millet olan Türkler, her zaman savaşa hazır olmuşlardır. Bu durum şüphesiz ki onların savaşı çok sevmiş olduklarını göstermiyor. “Alp” tipinin müşahhas örneği olan Türkler...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Gireceksen bir yola, bir iddian olmalıHaydi durma sevdanın, deryasına dal da gelDertsiz insan olur mu, derdin yoksa kendineGit pazardan pahalı, bir dert satın al da gelYol yürünmez yoksa aşk, yarım ka...
Şair: Celalettin KURT