Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu ile Röportaj
- Efendim Vehbi Vakkasoğlu’nu anlatmak çok kolay. Hayatımda fazla bir derinlik yok. Kahramanmaraş’ta doğmuşum. İlkokulun ilk dört sınıfını babamın işi gereği bugün Düziçi diyebildiğimiz Haruniye Kasabasında okumuşum. Biraz köy hayatım var. Ama Maraş İmam Hatip’te okutmak kararıyla babam tekrar memlekete dönmüş.
Diğer hayatım lise bitinceye kadar Maraş’ta geçti. İlk yedi imam hatipten biri olan Maraş İmam Hatip’ten mezun oldum.
Orada tabîî en büyük şansım; inancı, dini, kültürümüzü, irfanımızı sevmekte çok değerli hocalarım oldu. En başta da kendisini “Sandal Hoca” diye yazdığım mübârek, muhterem, muhteşem hâfız, âlim, ârif Osmanlı dönemi müderrislerinden bizzat görmek oldu. Onun için hep duâ ederim.
Bir delikanlının, bir çocuğun hayattaki en büyük nasibi iyi bir hocaya denk gelmesidir. Allah yollarını açık etsin evlâtlarımızın.
Sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü isimli merhum okuldan Şimdi Marmara İlâhiyata dönüşmüş olan okuldan mezun oldum.
Orada da yine her biri halk tabiriyle deve dişi gibi olan, Osmanlı’dan müntakil muhteşem hocalarımız oldu. İşte kelâm hocamız Ömer Nasuhi Efendi’den, Mehmet Âkif’imizin de talebesi olan tasavvuf hocamız Mahir İz’e; oradan Arif Nihat Asya’dan, edebiyat hocamız... Ahmet Davudoğlu; tefsir hadis hocamız, Arapça hocamız... Muhteşem insanlardı.
Hepsini birden anamadığım için rûhâniyetleri bize kızmazlar inşallah. Rahmetler olsun hepsine.
Ve tabîî İstanbul’da büyük bir şansımız oldu. Babam Maraş’ta kitapçılık yapardı. Sırf Necip Fazıl’ı kimse satmıyor diye söz vermiş. Büyük Doğu’yu ve üstadın yayınlarını satmak için mesleğini kitapçılığa dönüştürmüş. Yirmi yedi Mayıs darbesinin gölgesinde çok sopa yemiş filan ama dava adamıydı. Devam etti, kitapçılıktan emekli oldu dolayısıyla.
Oranın verdiği bir nasiple genç yaşımda baba dostum olan Necip Fazıl’la, Osman Yüksel Serdengeçti’yle, eğitim konusunda duâyen hocamız Nurettin Topçu’yla ve benzerleriyle de okul dışında bir muarefem oldu. Programlarını, sohbetlerini devam ettirdim.
Sohbetlerimde, kitaplarımda onun için onların özel ve benim için çok önemli hatıraları çoktur.
Ve Adıyaman İmam Hatip Lisesi öğretmenliği ile başladım mesleki hayatıma. Dört yıl öyle devam etti. Sonra hep İstanbul’da geçti. Bir altı yıl yurt dışı Berlin Eğitim Ataşeliğine bağlı eğitimci olarak çalıştım.
Onun dışında hep İstanbul’dayım. Hayatım okumak, yazmak ve konuşmakla geçti.
- Evet, bizim ailede çocuk yaşımızdan itibaren bir Darende efsanesi eser kafalarda anlatılır. Ama fazla da bilgi olarak açıklanmaz. Fakat orası ailenin gözünde mukaddes, mübârek bir yerdir ve orada olan gizemli şeyleri akılla kavramak mümkün değildir.
Benim ilk çocukluk yıllarımdan itibaren kafamda şöyle bir şey vardır: Darende sanki yeryüzüne ait bir parça değil, başka bir şey; başka bir gezegenden bir yer gibi iz bırakmıştır.
Onun için o yıllarda çok zordu tabîî. Kahramanmaraş’tan bizim yaşlarımıza bu kadarken Darende’ye gitmek çok sonraları nasip oldu. Görünce anladım. Büyüyünce hatıralarımı eşeleyince bunun çok önemli bir beklenti olduğunu da fark ettim benim için.
Benim babamın dedesi, yani annesinin babası Şeyh Vehbi Efendi.
Efendim Vehbi Efendi’nin de adını taşıdığım o mübârek kişiyi dünya gözüyle görmek nasip olmadı tabîî. 1936’da vefat etmiş Amcası. Ama on beş yaşına gelinceye kadar babası bildiği zât Darendevî Muhammed Hilmi Efendi diye tanınan, şimdi Maraş’ta Şeyh Adil Mezarlığı’nda mezarı olan zâttır. Maraşlıların gençleri unuttu belki ama yaşlı, ellinin üzerinde olanlar hâlâ bayram ziyâretlerinde önce oraya gelirler. Adını bilmeyenler de Büyük Hoca diye anarlar. Muhammed Hilmi Efendi Hazretleri’nin mezar taşındaki yazı da zaten her şeyi ifade eder:
“Ulemâ-yı Nakşiyyeden Darendeli Hacı Muhammed Efendi. Kutlu sesin rûhu, rûhuna Fâtiha.”
Bu zât sonra Vehbi Efendi’nin kayınpederi de olmuş. Amcalık bir de babalıkla mühürlenmiş. Babası Yusuf Efendi ise çok mübârek bir zât. Söylemekte beis yoksa aileden bu da tembihat da sıkıdır bizde. Ben de son yıllarda böyle genel değil ama özel programlarda ağzımdan kaçırıyorum. Seyiddirler ve mübârek neslin günümüzdeki güzel temsilcilerindendirler. Muhammed Hilmi Efendi’nin biraderi Yusuf Efendi, Vehbi Efendi’nin babası efendim, Medine’de mücâvir olarak kalıyor ve orada hasr-ı ömür ederek kalmak istiyor. Ama Birinci Dünya Savaşı sonunda Fahreddin Paşa malum zorlanınca, askerlerini bile besleyemez hâle gelince bir emir çıkarıyor: Dışarıdan gelmiş, yerli sivil halk dışında herkes geldiği yere gitsin. Artık Medine bir savaş alanına dönecek gibi.
Rica ediyorlar, minnet ediyorlar. “Ben askere yiyecek bulamıyorum. Askerime çekirge yesinler diye fetvâ almış bir hâlde iken asla müsâade edemem.” diyor.
Fakat bu Darendeli Yusuf Efendi’nin demek paşanın katında oldukça bir itibarı olmalı ki bu olaydan o anlaşılıyor. Rica minnet etmiş.
Demiş ki: “Verdiğin emir yerinde kalsın. Asker elbisesi giyeyim, askere de hizmet edeyim.”
Altmış yaşındaki adamın askerliği ne olacak gibi bir soruyla karşılaşınca da:
“Efendim elim ayağım tutuyor. Ne olur beni Rasûlullah’tan ayırmayın. Onun askeri olayım. Emrinize gireyim.” demiş.
Paşa da herhâlde öyle duygusal bir boyutu olmuş ki hatırda var:
“Peki.” demiş.
Ama o gece âlem-i mânâda Peygamber Efendimiz teşrif buyurmuşlar ve eliyle böyle Türkiye haritasını göstererek:
“Şimdi vazîfe orada. Mücâvirlikten daha mühimdir evlâdım, git.” demiş. Artık neden Yozgat’ı seçtiğini öğrenemedim. Hatta içime şu geliyor: Acaba harita gibi Türkiye’yi, Anadolu’yu daha doğrusu gösterince parmağının işaretinden mi çıkardı, gönlüne mi doğdu? Yozgat’a gelip Maraş’a değil de Yozgat’a yerleşmiş. Ve Yozgat’ta kendini yine mücâvirliğin devamı gibi imân hizmetlerine adamış. Orada bir şeyh efendiyle de ahbap olmuş. Kardeş gibi çok kaynaşmışlar. Onların ısrarıyla evlenmiş. Bir çocuğu olmuş.
Daha bebek o günlerde bir rüya görüyor. Daha doğrusu büyükler buna rüya demezler; âlem-i mânâda bir işaret olmuş. Rüyasında Medine-i Münevvere’de Babüsselâm’ın tam eşiğinde, Kanûnî Sultan Süleyman’ın yaptırdığı demir işlemenin altında görüyor. Bakıyor birkaç adım içeride, Peygamber Efendimiz’in medfun bulunduğu Ravza’nın hemen önünde tanınmış büyük sahâbeler ile birlikte ayakta bir konuşma yapıyorlar.
Peygamber Efendimiz o tarafa bakmadığı hâlde, “Bu mu?” diye eliyle Yusuf Efendi’yi gösteriyor. Sahabe-i kiram da, “Evet efendim.” diyorlar.
Peygamber Efendimiz böyle eliyle işaret ediyor; gel işareti. Çok büyük bir heyecan içinde bir adım atarken beyaz bir güvercine dönüşüyor. Kanat çırparak oraya doğru giderken heyecandan uyanıyor.
Bunu Yozgat’taki şeyh efendiye anlatıyor. “Efendim böyle bir tecellî oldu, hâlâ tesirindeyim. Tabiri nedir sizce?” diyor.
O da diyor ki: “Kardeşim, hemen hazırlıklarını yap. Çok acele. Evlendirdik de sana ama kusura bakma. Hanımı boşa, mihrini ver. Çocuk da var; çocuğunu da çok emin bir ele emânet et. Hemen Medine-i Münevvere’nin yolunu tut. Tecellî orada belli olacak. Davet kesin.”
İnsan inanamıyor. Ve hakîkaten ben de büyük heyecan duyuyorum. Bu nasıl bir teslimiyet ki... Neden, niçin, başka bir yorum olmaz mı? Bana şöyle geliyor: Aması fakatı yok. Hemen hanımıyla ağlaşarak anlaşıyorlar. Boşuyor, mihrini veriyor. Çocuğu da en emin ele, Muhammed Hilmi Efendi’ye, yani amcasına emanet ediyor.
O da tabîî kalp gözü açık, evliyâ kısmından bir mübârek zât. O da hiç irdelemiyor, tamamen onaylıyor. Bu iki mübâreğin onayıyla Yusuf Efendi yolu tutuyor. Kim bilir kaç ay sonra geliyor, Medine-i Münevvere’ye ulaşıyor. Aynen rüyasında gördüğü gibi Babüsselâm’ın önüne geliyor. Birkaç adım atıyor. O aynen demirin altında:
“Geldim ya Rasûlallah.” cümlesini tamamlarken düşüp vefat ediyor. Ve Medine-i Münevvere’de o sûretle kalıyor. Dolayısıyla Vehbi Efendi amcası tarafından sahiplenilmiş ve ergenlik çağına gelinceye kadar da amcasını babası bilmiş. Evet, yani Darendeli Muhammed Hilmi Efendi muhteşem bir babalık yapmış ona maddî mânevî. O da babası bilmiş. Fakat “Evlâdım, İslâmî usullere aykırıdır. Sana bir hakîkat açıklayacağım.” diye çok duygusal bir toplantı yapmış aile yakınlarıyla. Hikâyeyi anlatmış.
“Durum böyle. Ben amcanım, ama evlilik yaşına geldiğinde kızımı vereceğim. Baba demen doğru olacak.”
Kayınpederi olmuş, son halîfesi olmuş efendim. Dolayısıyla Vehbi Efendi, babamın dedesi. Babamın babası da benim dedem. “Vakkaszâde Ali Efendi” diye tanınır. Yetmiş yıl civarında imamlık yapmış, hocalık yapmış. Çok talebe yetiştirmiş, ehl-i tasavvuf bir insan. Ama buna rağmen Vehbi Efendi Hazretleri’nin tesirini tahmin edemiyorum. Babam da çok babasından bahsetmez, dedesinden bahsederdi. Öyle bahsederdi ki her defasında heyecanlanır, çoğu zaman ağlar giderdi. Hâlbuki babası yanı başında, aynı evde yaşıyorlar. O da hoca, o da mutasavvıf bir insan. Babam daha çok ulemâdandı. Vehbi Efendi, Darendeli Muhammed Hilmi Efendi’nin sadece damadı, yeğeni değil, hakîkî halifesi ve temsilcisiydi. Hem kafası hem kalbi dolu bir insandı. Ufku açıktı. Adamına göre irşat sunardı, insanına göre irşat sunardı derdi. Buna misal olarak da bir gün babam da ufku açık bir insandı. Canı sıkılmış. Dedem hoca:
“Evlâdım bak, buna Mızraklı İlmihal.” derler. Bir Müslümanın bilmesi lazım. Oku, rahatlarsın.” demiş. Okuyorum okuyorum, sıkıntım geçmiyor diyor. Öğreniyorum güzel şeyler ama “Baba olmuyor bu.” filan.
“Bir daha oku.” demiş.
Onun üzerine dedesinin oturduğu mahalleye gitmiş. Maraş’ın bir ucundan öteki ucuna. Onun da hikâyesi enteresandır. Darende’den göçünce neden şehrin içinde imkânları varken merkezi bir yerde yerleşmemişler? Bu çok önemli. Bugünkü tarikat ehline, cemaatlere İslâmî tavrın, tarzın bir nezâket dersini veren bir güzellik. Ayrıca neden şehrin terk edilmiş, bakımsız kalmış, cemaatsiz kalmış metruk bir camisi? O zaman Atoluğu Camii derlerdi, şimdi Duraklı Camii diyorlar. Şehrin tamamen dışında. Artık şehri terk edenlerin son atlarını suladığı, dinlendikleri, yola koyuldukları noktadır. Bugün şehrin içindedir ama o zaman şehrin çok dışında.
Gelmişler hem camiyi îmar etmişler, tamir etmişler hem etrafında dergâh, tekke, zikirhâne; böyle bir mâneviyat adacığı oluşturmuşlar orada.
Niye? Şehirde müftü var. Kanadıkırıkzâdeler çok meşhur. Kökten gelen Dulkadiroğlu Beyliği’nden kalan ulemâ var.
“Bunların itibarına biz zarar vermemek için.”
Nasıl zarar gelecek? Câzibesinin farkında mübârek. Bu ilim adamlarına, velî kullarına da olur. Bu haset herhâlde onların da imtihanıdır. Onun için “Bir rahatsızlık olmasın. Biz buracıkta kenarda köşede kendi hâlimizde işimize bakalım.” demiş. Bu nezâketi, yani dinî hizmet yapanlar arasındaki münâkaşa, mücâdele, rekâbet; hele bu yakışmayan hâlleri düzeltecek bir güzellik örneği olarak parantez dışına çıkıp arz ettim.
Bu kadar uzak, yaya gidilecek. Maraş yedi tepedir İstanbul gibi. Hemen dedesine gidiyor, yani Darendeli Vehbi Efendi’ye. Dedesi de çok severmiş. Bütün büyükler gibi. Onlar bütün çocukları seviyorlardı, herkesin torunu gibi. Ama babam da ailede ilk torun olduğu için çok sevilmiş. Adını da dedesi koymuş: Mehmet Hilmi. Bir de Hacı eklemişler. O zaman Hacı ismi çok yaygındı. “Hacı da koyalım da hac da nasip olsun inşallah.” diye.
Haccın yasak olduğu zamanlarda, zor olduğu zamanlarda tabîî çok kıymetli. Hacı Mehmet Hilmi olmuş Hilmi Efendi’nin tensibiyle. Hilmi Efendi’nin vefatı 1916. Babam da 1917 doğumlu. Bir kerametiyle de babamın doğumunu müjdelemiş, bir yıl önceden.
Onu da kısaca arz ederim.
Dedesine gitmiş, sıkıntısını anlatmış. On küsûr yaşlarında, kabına sığmayan heyecanlı, bugünkü deyimle hiperaktif bir adam. “Evladım, bir risale elime geçti İstanbul’da. Sesi yeni duyuluyor. Muhammed Âkif diye bir şair mübârek bir risale yayınlamış.” Meğer Safahat’ın ilk basılan nüshası. “Eskimez yazımızla.” derdi babam. Eski yazı diyenlere çok kızardı. “Al bunu oku yahu. Ben okudum heyecanlandım. Değişik bir şey. Senin eksiğini bu tamamlar. Olmazsa geri gel.” Elini öptüm, aldım geliyorum diyor. “O kadar heyecanlandım ki şöyle bir baktım yolda; baktım yürüyemiyorum doğru düzgün. Birkaç kilometre gidince yolun kenarına oturdum. Yarıya kadar okudum.” diyor. Yani bu da Vehbi Efendi’nin ne kadar geniş ufuklu olduğunu anlatıyor efendim. Dolayısıyla biz de Vehbi Efendi’ye... Tabîî büyüklerimiz yetişmişler irşadına, etrafındaki güzelliklere.
Muhammed Hilmi Efendi’ye hep o da nazarları çevirmiş. Muhammed Hilmi Efendi de eserleriyle yaşayan bir zât. Maraş’ta çok mücâdeleler yapmış. Biraz önce bahsettiğim şehrin kenarına yerleşmesine rağmen demek ki birileri... Fitne fesat şebekesi her zaman vardır ya o zaman da. “Yahu herkes ta gidiyorlar orada akın akın insanlar, kadınlar erkekler. Ne olacak sizin hâliniz, sizin tarîkat, sizin cemaat?” Tabîî kabaca söylediğim. Herhâlde kibarca yapmışlar. Bir gün müftü efendi demiş ki:
“Yahu şehrin müftüsü ben miyim, bu Darende’den gelmiş Muhammed Hilmi Efendi mi?” Etrafındakiler de; “Efendim bunun bir kulağını çekseniz muza atın, gerek yok. Ne olduğunu anlarız işte.” Bu tür konuşmaların sonunda müftü efendi bir yazı yazıyor. Mektup denilmez işte. Selâm kelâm altında fıkıhta çözülmesi zor, mirasla ilgili karmaşık bir meseleyi soruyor.
Şimdi buna cevap veremez. Ben de câhilliğini herkese ilan ederim, biraz akını durdururuz gibilerden düşünmüş olmalı. Zarfın içine koyuyor. Oğlu ve bir talebesiyle beraber: “Gidin.” diyor. “Atoluğu Camii’ne, Hazret’e selâmımı söyleyin. Bu meselenin cevabını merak ettiğimi, cevabı da acele beklediğimi söyleyin.” Geliyorlar. İnsanlar bekliyor, maç sonucu gibi heyecanla. Muhammed Hilmi Efendi öpmüş başına koymuş. “Aleykümselâm, çok memnun oldum.” demiş. Bir rivâyet zarfı da açmadan, içini de okumadan zarfı ters çevirip arkasına sorulan sorunun cevabını özet ile kısaca yazmış. “Selâm ve muhabbetlerimi götürün.” demiş. Oğlu ve yanındaki talebesi getirmişler. Onun üzerine müftü efendi -Kanadıkırıkzâdeler hâlen meşhur bir ailedir Maraş’ta, ulemâ neslidir, mübârek insanlar- demiş ki: “Arkadaşlar mesele anlaşılmıştır. Şimdi hep beraber gidiyoruz. Hazret’in elini öpüp dersini alıyoruz, tâbi oluyoruz.” Öylece o mesele kapanmış.
Onun üzerine Hazret camiyi tamir ettiriyor efendim. Etrafını îmar ediyor, âdetâ küçük bir mahallecik oluşturuyor. Hâlâ neslinden gelenlerin büyük bir bölümü oradadır. Evleri caminin etrafındadır. Depremde zarar görmüştü. Yeni restorasyonla güzelleşmişti Allah’a şükür. Bir hafta önce öğrendim ki yeniden ayağa kalkmış.
- Tabîî aklımda çok iz bırakmış. Çocuk yaşımda beni çok etkilemiş. Ve “Asıl bu zâtı görmem lâzım.” diye çocuk çocuk, saf saf karar vermemdeki en önemli hatıra şu:
Hulûsi Efendi zannediyorum ikinci askerliği yani ihtiyat askerliği içen tekrar Maraş’a geliyor. Dolayısıyla bunda askerlerin dışarıda oturmalarına, gündüz mesai gibi askerliğe gidip gelmelerine müsâade varmış. “Nerede oturayım?” diye düşünmüş. Hâlini bilenler, nasıl olduğunu bilmiyorum, bir karabet olmuş. Ya da ailenin köklerini biliyordu diye düşünüyorum. Kocaman otuz bin nüfuslu bir Maraş o zaman. Dedemin, babamın babasının kiralık evinde oturmuş. Dedem altta oturuyor. Dedemin kiracısı olmuş. Dolayısıyla ailenin çok yakından tanıması ve muhabbet etmesi böyle başlıyor.
Tabîî o zaman Hulûsi Efendi genç. Kaç yaşlarında olabilir? Yani (19)40 olsa yirmi altı, (19)44 olsa otuz... Evet, genç yaşında. Ama duruşuyla, hâliyle ailede öyle bir saygı uyandırmış ki dedem -tarîkat olarak başka bir yolun dervişlerinden belki halîfelerinden biri olmasına rağmen- saygı duymuş. Demiş ki:
“Bu zâta sakın yan gözle bakmayın. İçinizi de sağlam tutun. Bu sıradan bir insan değil, çarpılırsınız.” Böyle bir hiza çekmiş. Şimdi dedem bunu söyleyince âlim ârif hoca bir adam. Hulûsi Efendi’ye tabîî bütün mahallenin bakışı değişmiş. “Değişti.” diyorlar.
Ve şöyle bir şey yayılmış kulaktan kulağa. Hulûsi Efendi’nin bu duruşu, hâli etkileyince civar komşular “Aman bir bereket olsun.” diye sanıyorum hafta sonları evlerine yemeğe çağırıyorlar. Hazret gidiyor fakat birçok evde tadımlık bile almıyor yemeği. Sonra şu yayılmış:
“Rızkında haram olanların yemeğinin tadına bile bakmıyor Hulûsi Efendi.”
Onun üzerine babaanneciğim -Allah rahmet eylesin- mübârek kadın da davet etmiş. Allah rahmetler eylesin. Onu da ben görmedim tabîî, genç yaşında vefat etmiş.
Babam dedi ki:
“Oğlum, Hulûsi Efendi ile sen biraz muhabbeti artır ve bir gün bizim eve çağır. Ben rızkımızı merak ediyorum. Haramlık var mı yok mu? Eğer haramlık varsa bunu bir an önce irdeleyelim, inceleyelim, bu işten dönelim. Bizim geldiğimiz nesil bizi tokatlar, iflâh olmayız biz. Ama ölçü de önümüzdeymiş. Herkes böyle söylüyor.”
“Tamam anacığım.” dedim diyor. Babam çok yanında, daha bir yakınlık göstermiş. Sevmişler birbirlerini. “Gitmiyorum evlere.” filan dediyse de ısrar etmiş. Bir akşam Hulûsi Efendi teşrif buyurmuş. Annem mutfakta, yemek pişti. Ben de kardeşimle servis yapıyorum. Annem her gittiğimde soruyor: “Oğlum Hulûsi Efendi yedi mi?” Hulûsi Efendi de böyle bakıyor. “Yok anne, daha şey yapmadım. Belki çorbayı yemeyecek.” “Hele pilavı getirelim. Bizim de Buhâra pilavı meşhurdur.” Pilavı götürdüm filan. Meğer belki de Hulûsi Efendi yemekten önce duâ ediyordu, bir tefekkürü vardı, bilemiyorum. Biraz gecikmeyle besmeleyi çekmiş ve çorbadan içmeye başlamış. Herkesi şaşırtan bir kabalıkla diyor:
“Ben biraz gürültülü kalktım, hemen fırladım. Anacığım müjde, Hulûsi Efendi başladı yemeye.” Anacığım diyor, ellerini kaldırmış:
“Şükürler olsun Allah’ım, şükürler olsun Allah’ım. Demek ki kazancımızda haram yok imiş. Elhamdülillah.” diyor. Bu bizim hayatımızda çok önemli tesiri olan bir hatıra idi.
- Hulûsi Efendi Hazretleri’yle Rabb’im nasip etti demek ki bu ciddi, samîmî muhabbetim... Ömrümün liseden sonrası İstanbul’da geçmesine rağmen bir yazın, bir yaz ya da bahar mıydı, yok yaz tatili olabilir, memlekete gitmiştim Maraş’a. Daha birkaç gün olmuştu. Babam telaşla geldi; “Oğlum bir işin gücün var mı? Birkaç şey, her şeyi bırak. Hemen gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Maraş’ın Tekir Yaylası var, oraya.”
Babamın teyzesinin oğlu Ali Şirikçi Efendi var. O da babamın yaşıtı bir zât idi. Birbirlerini çok severlerdi. “Teyzoğlu.” derdi babam. Teyzeoğlu çoktu da biz hemen Ali Şirikçi Abi’yi, rahmetliyi hatırlardık. Onun Tekir’de bir lokantası, petrolü, bir şeyleri vardı. Bir de yazlık evi vardı. Ben de çok severim orayı; suyunu, havasını. Tekir deyince ben her şeyi bıraktım. Ama yolda:
“Baba niye bugün? Yarın hazırlık da yapsaydık, et, mangal filan...” “Oğlum bırak et mangalı. Hazine gelmiş. Hulûsi Efendi Hazretleri teyzeoğlu Ali Efendi’ye gelmiş misafir. Geç bile kaldık, sohbet başlamış olabilir.” dedi.
Şimdi güzel oldu o yollar, tüneller filan. O zaman biliyorsunuz çok riskli, tehlikeli. Türkiye’nin en bol virajlı yollarından biriydi. Yollarda tozlar savurarak, arabanın lastiklerinden taşlar fırlayarak Tekir’e ulaştık. Ali Abi’nin -Allah rahmet eylesin- evinin önünde baktım, birbirine karışmış ayakkabılar yığın olmuş. “Baba nasıl gireceğiz, bekleyelim. Çıkarlarsa filan...” “Oğlum ne beklemesi? Yer açılır, hadi bakalım.” dedi.
Öyle birkaç metre evin dışına kadar taşmış ayakkabıların üstüne basa basa girdik. Babam da merak ediyordu: “Acaba gençlik arkadaşım ama Hulûsi Efendi beni tanır mı?” Askerken yani kırklı yıllar. Bu dediğim yetmişli yıllar. Daha kapının eşiğinden görünce:
“Gel bakalım Hilmi Efendi, şöyle yanıma.” dedi. Yandakini kaldırdı, babamı yanına oturttu. Tabîî babamın ne hâle girdiğini o zaman tahmin buyurabilirsiniz.
Ondan sonra ben hemen oturmaya çalıştım. Oturacak bir yer yok. “Bu kim?” dedi. “Oğlum.” dedi. “Sen de gel bakayım.” dedi. Beni de sol tarafına oturttu, oradan birini kaldırdı. Ben iyice büzüldüm. Birkaç dakika sonra kalkmaya teşebbüs ettim çünkü daha da gelenler oluyor yaşlı abilerden. Sonra Ali Abi beni uyardı: “Burada emre uyulur, otur.”
İyi ki de oturmuşum. İlk ve son yakın görüşüm orada oldu. Hem duâsını aldım hem de babam hakkımda birkaç şikâyette bulununca -hani evlat şikâyeti, tatlı sitem gibi- daha çok duâ etsin diye herhâlde: “İşte çok dağınık, kendine yetmiyor, aklında kalmıyor...” “Duâ buyurun.” deyince: “Merak etme, hayırlı bir adam olacak.” dedi.
Olamadım ama o duâ benim için çok önemlidir.
- Daha sonra Darende’ye hısım akrabalarımdan çok giden gelenler var. Hep anlatıyorlar anlatıyorlar. Babamın sağlığında nasip olmadı, bari vefatından sonra gideyim dedim. Ama hep ben şunu düşünürüm: Böyle yerlere davetsiz gidilmez. Onun bir vakt-i merhûnu vardır.
En son bir Elbistan konferansından sonra Mehmet Göçer Abi vardı, o da göçtü yakınlarda, Allah rahmet eylesin.
“Yav sende acayip bir hâl var. Sen hakîkaten Maraşlı mısın?” dedi.
“Evet abi.”
“Benzemiyor mu Sütçü İmam torunlarına?”
“Şimdi köklerin Maraş’ta mı?”
“Maraş’ta.” filan diyorum.
“Sen köklerini iyice araştırdın mı?” dedi.
Araştırdım. Sonra birden Darende gözümün önüne geldi.
“Abi baba köklerim, babamın annesi tarafı Muhammed Hilmi Efendi Hazretleri’ne dayanıyor, dolayısıyla Darende’ye dayanıyor.”
“Acaba bunu mu kastettiniz?”
“Tabîî ama eksik söyledin.” dedi.
“Neden?” dedim.
“Darende’de de on sekiz kilometre ileriye, Yenice’ye dayanıyor.”
“E abi tamam, canın sağ olsun. Yenice’ye de dayanıyor. Darende, Yenice ne fark eder.” dedim.
“Yav ben de Yeniceliyim, hısım çıkacağız.” diye rahmetli güldü.
Onunla çok şeylerimiz oldu. O da güzel bir adamdı.
Darende’ye gideyim filan derken her defasında bir şeyler oldu. En son Hulûsi Efendi Vakfı’ndan bir davet geldi. “Bu yaz mutlaka gideceğim.” derken bir bahardı zannedersem. Tarihini unuttum ama on yılı çoktan geçmiştir. Hulûsi Efendi ile Somuncu Baba ile ilgili bir konferans vermek üzere davet aldım. O zaman içim çok rahat oldu. Demek ki turistik bir gezi gibi kendi kafama göre değil; onlara, davalarına, yollarına bir hizmet için gitmem lâzımmış. Bu uygunmuş dedim. O gecikmemin verdiği üzüntü içimden sevince döndü. Öyle gittim.
Sonra tabîî içimde Darende’yi görünce daha bir alevlendi.
Allah rahmet eylesin, değerli bir kardeşim Mehmet Bey:
“Hocam öyle Darende Darende deyip durmayın. Darende şurası. Gaza bas dersen bir buçuk saatte, rahat rahat gidelim dersen iki saatte seni Darende’ye götürürüm. Yolda ne kadar çukur, yükselti, viraj varsa hepsi benim ezberimde.”
“O kadar mı çok gidiyorsun?”
“Evet. Maraş’ta oturuyorum ama Darendeliyim ben. Gönlüm orada. Gönlüm hiç gelmiyor, gövdem geliyor.”
“Aman ne güzel adamsın.” dedik. İlk onunla gittik.
Sonra Şevki Şirikçi Abi:
“Yav sen başkalarıyla niye gidiyorsun oraya? Darende Yenice benden sorulur. Bütün kök hikâyesi, soy şecere, hepsi bende. Hulûsi Efendi ve evladı mübâreği Hamideddin Ateş Efendi’yi biz ailece çok severiz.” dedi.
Ondan sonra da Şevki Şirikçi ile gittik, Yenice’yi de işte ziyâret nasip oldu. Yenice mezarlığını, Yeniceli Mehmet Ağa’yı da hatıra ve hikâyeleriyle tanıyınca -ki kayınbiraderiymiş- ortaya muhteşem, muazzam, yaşanmış, unutulmaması gereken, ders alınması gereken bir hikâye çıktı.
Hatta bunları geçen bir özel sohbette anlattım. Bir arkadaş yönetmenmiş:
“Hocam muhteşem bir film konusu bu. Kafanı bir topla da bunları senaryolaştıralım.” diyecek kadar güzel bir şey.
Yani hiç hayatlarında boş yok.
Dolayısıyla Muhammed Hilmi Efendi’nin yine bilinmeyen bir yanı, siz bilirsiniz de onu arz edeyim, kendimi durdurayım.
Muhammed Hilmi Efendi’nin eserlerini de tetkik edince çok derin bir âlim olduğu da ortaya çıkıyor. Hem âlim, hem ârif, hem mürşit. Az bulunan insanlardan şöyle bir hatırasına rastladım: İstanbul’da tahsilini tamamlıyor, tasavvufî neşvesi de burada tamam oluyor. Evet, dönerken yolda Sivas’a uğruyor. Sivas’ta konaklıyor ve soruyor:
“Sivas’ta bugünkü deyimle bir kanaat önderi, bir mübârek zât var mı?” Diyorlar ki Nalçacızâde Ahmet Sivasî Hazretleri var. Hemen gidiyor dergâhına. Sanki kırk yıllık ahbap gibi kucaklaşıyorlar. Orada kalıyor bir süre. Ve Nalçacızâde de onun gönlüne el koymuş, bırakmak istemiyor. En son bakıyor ki, bir ay, iki ay... “Efendim müsâade buyurun, çok uzun zamandır ailemden, ocağımdan uzağım. Şimdi burada da çok vakit oldu. Tekrar ziyâret sözü vererek ben müsâade alayım.” dediğinde... Muhammed Hilmi Efendi, biliyorsun dîvân şairi. Maalesef muhafaza edilmemiş. Bir tek şiirine ulaşabildim, bir cami açılışında.
O tek şiir gerisini haber verecek kadar derin. Ama Nalçacızâde’nin de daha halk tipi bir şair olduğu anlaşılıyor şiirinden. Çok uzun, destan gibi bir şiir. Karşısına almış Muhammed Hilmi Efendi’yi. Rahmetli babam ezber okurdu. O kayıtlara inşallah bir gün açılmış bir koliden rastlarım. Efendim nakaratları şu:
Göndermek istemediğini söyleyen şiirde
“Antep ile Maraş’ı, bacı ile gardaşı
Terk etmeyince Allah olur mu onun yoldaşı. ”
Söylüyor böyle... “Efendim anlaşılmıştır, kalıyorum.” diyor. Bir rivâyet yıldan fazla kalıyor. Bir de ondan tarîkat icâzeti alıyor. Böyle çok tarîkattan icâzeti olan, çok tarîkatın halîfeliğine mazhar olmuş bir zât. Dolayısıyla hep vasiyet etmiş: “Sivas’ı sevin. Sivaslılara maddî mânevî elinizden ne hizmet geliyorsa yapın.” Niye? Nalçacızâde Ahmet Sivaslı Hazretleri’nden dolayı, şeyhinden dolayı. Efendim bendeniz bunu merak ettim. Belki otuz seneyi bulmuştur. Çok konferansa gittiğim bir şehirdir Sivas. Her gittiğimde belediyeye, vakıflara, kültür müdürüne milletimden rica ediyorum: “Nalçacızâde Ahmet Sivasî Hazretleri’nin mezarı, soyundan sopundan yaşayan, hatırası, kitabı, eseri var mı?”
En son bana “Böyle bir zât Sivas’ta yaşamamıştır.” dediler.
Ahmet Sivasî Hazretleri meşhur mübârek zâtı anlatıyorlar ya, onu dünya tanıyor. Bu daha son dönem.
Hazret’in 1916’da vefat ettiğine göre, yani 1900’lü yılların veya 19. asrın sonları olması lâzım.
En son “Ben bu işleri biliyorum hocam, hatırın için severim seni, araştıracağım.” diyen vakıflardaki arkadaş: “Hocam böyle bir mezar yok Sivas’ta.” Çok mahzûn olmuştum. Rabb’im duâlarımı kabul etti. En son beş altı sene önce bir müjde aldım. Yine çok meraklı, araştırmacı, Sivas tarihi ile ilgili İbrahim Bey: “Hocam aradığın mezarı buldum.” dedi.
Defin yasak olmuş. Şehrin ortasında kalmış eski tarihî bir mezarlık.
Halfelik Mezarlığı diyorlar. Aslında Halîfelik Mezarlığıymış. Halk dilinde, levhada da öyle yazıyor: Halfelik Mezarlığı. Orada elhamdülillah mezarı bulduk. Tabîî bütün taşlar gibi yan yatmış, yosun bağlamış, yazılar zor okunuyor. Bakımsız demeyeceğim, terk edilmiş bir diyar gibi mahzûn. Allah’a şükür şimdi... Maraş’taki torunlarından imkân sahibi de buldum bir tane.
“Hocam sen vakıflardan izin al, ben oraya muhteşem bir türbe yaptıracağım.” diyordu ama şu anda hâlâ yapılan son işlem kötü bir el yazısıyla Latin harfleriyle “Nalçacızâde Ahmet Sivasî Hazretleri.” Adı ve yeri belli olmuş oldu. Böyle de bir Sivas muhabbeti.
- Geçenlerde bir konferans verdim. Biraz bizim mahallenin dışında diye tarif edeyim. Efendim entel dentel takılan kardeşlerim. Onlara çok şey yapıyorum. Yani cami cemaati çağırsa onları tercih ediyorum. Çakışırsa... Öyle bir toplantıdaydık. Kendilerini “yerli yeşiller” diye tarif eden bir grup bunlar. Çevreciler. Ben de tabîî verdiğim İslâmiyet’in çevreye verdiği değerleri âyetlerle, hadislerle anlatıyorum. Ama daha çok onları hayatına geçirmiş, yaşayan büyüklerden örnekler veriyorum. İşte bahsettiğiniz hatıra. Öyle bir toplantıdaydım. Ne yazık ki, bizde alışkanlık örtüsü üstüne örtülüyor. Benzeri hatıraları çok duyduğumuz için Hazret’in başka hatıralarını tanıdığımız için bir alışkanlık oluyor.
Ama bu duygulara, bu bilgilere uzak ve yabancı olanlar üzerinde bu kadar büyük bir etki yapacağını düşünmemiştim doğrusu. Ondan sonra önem verdim. Yeri geldikçe anlatıyorum. İmamlık yaptığı sırada hutbe gelmiş. Merkezi hutbe. Ağaç dikmenin fazileti hakkında. Aklımda kaldığı kadarıyla Hulûsi Efendi Hazretleri bu hutbeyi o hafta okumamış, geciktirmiş.
Daha sonra... Acaba uygun mu görmedi hutbe olarak diye düşünülmüş. Tersine uygun gördüğü anlaşılmış ama bir süre sonra okumuş hutbeyi. Sebebini de şöyle açıklamış: “Yapmadığınızı yaptıramazsınız. Önce siz yapacaksınız. Önce söyleyen yapacak. Ben o güne kadar ağaç dikmemiştim ya da yakında dikmemiştim. Önce gidip hutbenin tavsiyesi olan ağaç dikme işini kendim yapayım ki, hutbem tesir etsin.”
Tabîî çok duygulandılar onlar. Hatta bir tanesi kalktı, kalabalığa döndü: “Arkadaşlar, söz yok öz var. Biz de yapıp yapıp söyleyeceğiz. Söyleyip söyleyip yapmayı tehir etmeyeceğiz.” Ne güzel dediler. Bizim konferans en az on dakika bir inkıtaa uğradı. O zaman anlattığım hadisenin ne kadar önemli olduğunu ben de bir kere daha anlamış oldum.
- Evet, en son deprem senesinde gördüm Darende’yi. Malatya’da bir konferansım vardı. Daha doğrusu depremzedelere bir teselli konuşması için davet almıştım. Arkadaşımıza da rica ettim: “Darende’den geçebilir miyiz Maraş’taki konuşmamıza?” “Olur, vaktimiz müsait.” dedi.
Darende’den hızlıca bir geçtik, gördük. Tabîî epey zaman geçmiş ben görmeyeli. Hamideddin Efendi’ye de çok duâ ettim. “Allah razı olsun. Bir îmar ve bir tamir, restorasyon maddî mânevî ancak bu kadar güzel olur.” Dedim ki, Darende artık mâneviyatın bir uzay üssü gibi. Hiçbir şey anlamayan bile “Allah Allah! Ne var burada?” diye kendine bir çekidüzen verir.
Anlamak ister, dinlemek ister. Ticarete gelen, bir şey satmak için gelen, bizim gibi yol uğrağı yapanları bile etkileyecek bir güzellik hâline gelmiş. Daha da güzelleşsin inşallah. Ve çok etkilendik. Beni götüren arkadaş:
“Hocam zamanımız müsait ama bir yarım saat şöyle...” demişti.
Ben de tamam demiştim. Direksiyonda o olduğu için. Bir ara baktım. Bir saat sonra bakınıyorum kapıdaki arkadaşa. Biz biriyle beraber girmiştik. “O çocuk nerede?” “Hocam o çocuk şurada namaz kılıyordu biraz önce ama birden böyle hıçkırarak ağladı, kaçarak gitti.”
Eyvah dedim, ne oldu bizim kaptana. Ben bir saat daha bekledim. Tabîî hoşuma da gitti. Ama döndü geldi. “Ne oldu?” dedim. “Hocam hem hiçbir şey olmadı hem çok şey oldu.”
“İyi ki uğramışız buraya. Ben çoluk çocuğu toplayıp kısa zamanda buraya tekrar bir geleceğim.” dedi.
En son gördüğümde öyleydi. Her şey temiz, düzenli. O zaman Almanya’da bir altı yıl çalışmışlığım var. Hâlâ irtibatım var. Bazen derler ki:
“İslâm’a ısınmış, bir omuz darbesi kalmış, geldi gelecek.”
Ya da yeni Müslüman olmuş. Ama Almanya’dakilere bizim işçi çiftçi kardeşlerimiz ne yapsınlar, olanı veriyorlar. “Şöyle bir gideyim de sizin memleketinizi göreyim, bir Müslüman beldesi göreyim.” diyorlar. Hemen aklımıza İstanbul geliyor. Ama etkileyen şey kadar etkilemeyen de var. Etkiyi olumsuz şekilde gideren de var. Başka bir yer aklımıza gelmiyor.
Ben de dedim ki: “Ben size birkaç şey söyleyebilirim. Başta Darende.” Önce tuhaflarına gitmiş. Yaz tatiline geldiklerinde hemşerilerim gitmişler. “Hocam haklıymışsınız.” “Artık bu tür adamları Müslüman beldesi diye götürebileceğimiz bir yer.” Onun için emeği geçenlere başta şeyh efendi olmak üzere maddî mânevî kimin ne, karınca misali, katkısı varsa Allah hepsinden razı olsun.
Daha da bereketlendirsin çalışmalarının neticelerini maddî mânevî olarak inşallah.
-Hocam teşekkür ederiz.
Asıl ben teşekkür ederim. Hulûsi Efendi Hazretleri’nin teberrüğü olan evladı- mürkerremi Hamededdin Ateş Efendi’ye saygılarımı sunuyor dualarını bekliyorum. ”
Musa TEKTAŞ
Yazar
Hz. RasûlulIah (s.a.v.)’in vârisleri olan mânâ sultanları, yani mürşid-i kâmiller gönüller tabibidir. Gönüllere şifâ sunan doktorlardır. Onlardan ilim, hikmet ve edeb öğrenmek isteyen her ihvân ...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Vefâ Bir İman Şûbesidir: H. Hamideddin Ateş Efendi’nin Vefâlı Bosna Ziyâreti “Vefâ, insana yakışan bir asâlet, dostluğun ve sadâkatin en güzel nişânesidir.” Vefâ, gönül bahçelerinde yetişen bir g...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Altı asır boyunca dünyaya adâletle hükmetmiş olan Osmanlı Devleti, var olduğu müddetçe, başta başkentler (Bursa, Edirne, İstanbul vb.) olmak üzere yurdun dört bir yanında birbirinden kıymetli eserler ...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Allahu Teâlâ, mü’minlerin günahlarını bağışlayan, ayıplarını örten, ğafuru’r-rahîm, settâru’l-uyûbdur. Her gün yatsı namazından sonra okuduğumuz “Âmenerrasûlu” olarak bilinen Bakara Sûresi...
Yazar: Musa TEKTAŞ