Dîvân Şiirinde Mûsikî
Güzel sanatlar içinde hemen her insanın ilgisini çeken mûsikî, dîvân şairleri için de önemli bir yere sahiptir. Özellikle dîvânlarda mûsikî terimleri, beste ve çalgılar tevriye ve tenâsüp yapmak amacıyla kullanılmıştır. Geçmişin dünyasında müziğin kapsadığı alan, bugünkünden dar değildir. Çünkü “Osmanlı mûsikîsi; tezhibi, nakşı, (minyatürü), halısı, hattı ve ebrûsuyla, Batılıların “sublime art” dedikleri ulvî bir güzellik olan Osmanlı sanatının -mîmârîde taş yerine- seste billurlaşmış şeklidir.”
Dîvânları incelediğimiz zaman müziğin fıkhî boyutunun pek fazla söz konusu edilmediği görülür. Şairler, müziğin helâl mi haram mı olduğu hususunda fikir açıklamak gereğini pek fazla duymamışlardır. Daha çok mesnevîlerde mûsikî ile ilgili görüş ve eleştirilere yer verilmiştir.
Mûsikî konusunda başlangıçtan beri çeşitli tartışmalar yapılagelmiştir. Fakat müzik bir olgu olarak varlığını sürdürmüş; maddiyat ile mâneviyat arasında erişilmiş bir sanat olarak kabul edilmiştir. Dîvân şairleri müziği ulûm-ı riyâziyye’den saymışlardır.
Kâbus-nâme’nin manzûm çevirisi olan ve 15. yüzyılın başlarında yazılan Murad-nâme’de mûsikînin doğuşu ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:
Mûsikî İdris Peygamber’e verilmiş bir ilimdir. Hz. İdris mûsikî ilmini astronomi, felsefe, hekimlik, astroloji ve tıptan elde etmiştir.
Yine aynı eserde şu rivâyet de nakledilir: Mûsikî ilmini filozof Fârâbî tanzim etmiştir. On iki burç, yedi yıldız ve dört unsura (hava, ateş, toprak ve su) mukâbil gelecek şekilde on iki makamı asıl saymış ve dört şubeye ayırmıştır. Diğer makamlar bunların değişik biçimlerdeki terkiplerinden meydana gelmiştir.
Bir başka rivâyette ise mûsikî ilmi (ilm-i edvâr) Hz. Nuh’un oğluna nisbet edilir. Buna göre mûsikâr adlı çalgıyı ve birçok makamı o icat etmiştir.
İlm-i edvâr kitaplarında hem makamlarla ilgili bilgi verilir, hem de hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiği belirtilir.
Osmanlı toplum hayatında mûsikînin önemli bir yere sahip olduğu, hükümdarların mûsikîşinasları koruyup kolladığı bilinmektedir.
Bazı padişahların beste yaptıkları unutulmamalıdır. Çünkü padişahların eğitiminde müziğin önemli bir yeri vardır. Bu sebeple din, dil ve ırk ayırmadan bütün mûsikîşinaslar korunmuştur.
Bunun yanında Mehterhâne, Mevlevîhâne, Enderun ve özel meşkhânelerde bu ilmin eğitimi verilmiştir. Osmanlı dönemi mûsikîsinin gelişmesinde bu kurumların dışında cami, medrese, saray ve tekkelerin de önemli rol oynadığı söylenmelidir.
Avni Erdemir’in tesbitine göre 203 mûsikîşinas dîvân şairi vardır. Bunların tasnifi şöyledir: 43 tarîkat şeyhi, 22 kadı, 3 şeyhülislâm, 34 cami görevlisi ve 21 müderris.
Mûsikîşinas şairlerin tarîkatlara göre dağılımı ise şöyledir: 38 Mevlevî, 17 Halvetî, 9 Celvetî, 6 Nakşbendî, 4 Bektaşî, 3 Bayramî, 3 Eşrefî, 3 Gülşenî, 3 Sünbülî, 2 Kâdirî, 1 Zeynî olmak üzere 90 şair.
Dikkat edilirse Mevlevîliğe mensup şair sayısının daha fazla olduğu görülecektir. Bunda Mevlevîlik geleneğinin ve bu tarîkata mensup müellifler tarafından yazılan şuarâ tezkirelerinin payı vardır. Diğer tarîkatlarda tezkire yazma geleneğinin bulunmaması, bu tarîkatlara mensup şairlerin bilinmesini engellemiştir.
Bu girişten anlaşılacağı üzere Osmanlı toplumunda mûsikînin çok önemli ve itibarlı bir yeri vardır. Ancak mûsikî ile ilgili aleyhte ve lehte görüşler, tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Durum ne olursa olsun, mûsikî şiirle birlikte varlığını sürdürmüştür. İleride görüleceği gibi tartışma, mûsikî olgusundan çok icrâ tarzına yönelik olmuş; bu yüzden de genellikle olumsuz bir bakış açısı kendini göstermiştir. Yani salt mûsikî değil, mûsikî ile meşgul olma aleyhinde bazı görüşler ortaya çıkmıştır.
Mûsikî hakkında sâkî-nâme, sûr-nâme ve nasîhat-nâme (pend-nâme) gibi türlerde bilgi ve görüşlere ulaşmak mümkündür. Rezmin (savaş) karşıtı olan bezm’i anlatan sâki-nâmelerde, bu meclislerde çeşitli çalgılar ve müzik makamları ile ilgili bilgi verildiği gibi icrâ etme âdâbı hakkında da canlı tasvirler yapılmıştır. Sâki-nâme geleneğinin Anadolu’da öncü eserlerinden biri olan Revânî’nin İşret-nâme adlı mesnevîsinde mûsikîye duyulan ihtiyaç şu beyitlerle dile getirilmiştir:
Gelür âvâzeden çün câna râhat
Yaraşmaz sâzsız bir lahza sohbet
Olupdur nev’-i insân buna kâyil
Ne insân belki hayvân dahi mâyil
Müzik sesinden câna rahat gelir; bu yüzden sohbet sazsız olmaz. İnsanoğlu buna yatkın olduğu gibi hayvanlar bile müziğe eğilimlidir. Çünkü güzel ses rûhun gıdasıdır. Hayvanlara bile tesir eden güzel ses neden insanları etkilemesin?
Niçün sohbetlerinde olmaya sâz
Gıdâ-yı rûhdur çün kim hoş-âvâz
İde âvâze çün hayvâna te’sîr
Niçün eylemeye insâna te’sîr
Mûsikîden bahseden bir diğer tür sûr-nâmedir. Hemen her sûr-nâmede mûsikî ile ilgili bilgilere ulaşmak mümkündür. Bu tür eserlerde özellikle saray tarafından düzenlenen şenlik ve düğünlerde çalınıp söylenen eserler ve çalgılar geniş bir biçimde tasvir ediliyordu. Hatta “şenliklere nefîr, kûs, surnâ, nakâre gibi aletlerin sesleriyle başlanıyor, bunlar işaret yerine de kullanılıyordu.”
Mehmet Arslan’ın eserinden, bu eğlencelerde hânendelerin, dügâh, aşirân, şehnâz, acem, segâh, kürdî, mâhûr, hicâz, nişâbûr, nevâ, sabâ, muhayyer, şevk-i tarâb, ırak, râst, nâz, niyâz, sıfahân, çârgâh, bûselik, uşşâk, cân-fezâ, girift, pencgâh gibi makamlarda eserler okuduklarını öğreniyoruz. Aşağıdaki beyitlerde Âli’nin Sûr-nâmesi’nden düğündeki mûsikî faslının tasviri yapılmıştır: O gece bütün sâzendelere hükümdar ihsanlarda bulundu. Kanunla muğnî ses arkadaşlığı yaptı; şeş-tâ ve tanbur aynı perdeden çaldı. Düğünün neşe sebebi iken ney havası, halkı uyuttu. Rebab santur sesi verirken çend def ve ud usûle uymuş:
Ol gice cümle sâzendegâna
Himmetler itdi hâkân-ı mesrûr
Kânûna mugnî çıkdı hem-âvâz
Hem-perde oldı şeş-tâya tanbûr
Avâze-i ney halkı uyutdı
İhyâya her dem bâdi iken sûr
Çeng ü def ü ‘ûd uymış usûle
Olmuş rebâbuñ âhengi santûr
Degdikçe nevbet tabl u nefîre
Çok savtı kıldı zühhâdı menfûr
Yukarıdaki son beyitte çalgı aletlerinin aşırı gürültüsünün zâhidleri rahatsız ettiği belirtilmiştir.
Aşağıda, kendisi de bir mûsikîşinas olan Nâbî, Sûr-nâme’sinden alınan beyitte, ney, tanbur, def ve mûsîkârın insanın sükûnunu yağmaladığını dile getirerek insan üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir:
Nây u tanbûr u def ü mûsîkâr
Gâret eyler komaz insânda karâr
Rıf’at isimli şairin Hicrî 1250′de kaleme aldığı Sûr-nâme’sinde yine bir şenlikte düzenlenen mûsikî meclisi tasvir edilmiştir:
“Saâzendeler gönül şevkini çaldıkları eserlerle zahmetsizce sağladılar. Bülbül gibi hânendelerin sesleri sürahiden dökülen “kulkul” sesini andırıyor. Yorgaki adlı güzel sesli şarkıcı birçok şarkılar söyledi. Kemânî Mîrûn da güzel çaldı. Klarnet de öyle güzel çalındı ki, aklı selb etti.”
Devamında çalınan makamlar sırlanarak, bunların dinleyenlere nasıl zevk verdiği anlatılmıştır:
Sâzende takım düzen getürdi
Şevk-i dili bî-mihen getürdi
Hânendeleri misâl-i bülbül
Âğâzeleri sadâ-yı kulkul
Yorgaki o hoş sadâlı üstâd
Eylerdi nice nevâlar îcâd
Tanbûr u kemân u nây u kânûn
Anda o koca Kemânî Mîrûn
Gâhî çalınup kılarneta hûb
Eylerdi safâsı aklı meslûb
Gâhî çalınup girift-i zîbâ
Dil-mürdeleri iderdi ihyâ
Dikkat edilirse mûsikî icrâ eden sanatçıların gayrimüslim oldukları görülür.
Nây Göynüklülere virür haber
Nâlesi âşıklara kılur eser
Kamu göñüllerde makbûl olasın
Canlaruñ içinde menzil bulasın
Zâhirinde bâtınında sağı yok
Yir bulınmaz k’anda anuñ dağı yok
Yüregi binüm gibidür tolı baş
Lîki ben yaşluyam yok anda yaş
Gâh iñüldiyle dirilür gâh ölür
Yârdan ayru düşen eyle olur
Şerhâ şerhâ olupdur bu derdmend
Anuñ içündür teninde nice bend
Aşk derdi bes mübârek derd olur
Aña yanan şem’ gibi ferd olur
Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin ilk beyitlerini andıran yukarıdaki beyitler de ney’in insan üzerindeki etkisini anlatmaktadır. Aşağıda aynı eserde çeng’in özelliklerini anlatan beyitleri sunuyoruz:
Sâz-zen çün çenge itdi râst çeng
Dürlü dürlü sözler âğâz itdi çeng
Çünki düşdi cânına derd-i firâk
Toldı sûz ile sıfahân u ‘ırâk
Her yana seyrân ider bî-pâ vü ser
Dili yok her nesneden virür haber
Pîre-zen şeklinde fi’li nev-cevân
Vâlih olmış ‘aşkına ‘akl ile cân
Nây-zen çün kim eline aldı nay
Zühre sâzı perdesin eyledi tay23
Yavuz Sultan Selim’e sunulan nasîhat-nâme türündeki Deh Mug adlı mesnevîde mûsikîye oldukça geniş yer verilmiştir. Bu eserde de işin fıkhî boyutundan çok icrâsı ve sosyal boyutu üzerinde durulmuştur. Eserde, mûsikîşinasların temsilcisi konumundaki bülbül kendisini şöyle över:
Gül-sitân şevkine feryâd eylerem
Ademüñ göñlin ferâh şâd eylerem
Bülbül amacının insanları güldürmek, neşelendirmek olduğunu ifade eder:
Kasdum oldur sohbetüm handân ola
Dâstânum gûş iden âdem güle
Bülbül tevhid ehli olduğunu şu beyitte dile getirmiştir:
Yirde gökde ol Hudâyı birledüm
Hem dügâhı ol segâhda söyledüm
O, gül bahçesinde tanbur sesini dinleyerek Rahmân Sûresi okuduğunu söyler:
Okıram gülşende Rahmân sûresin
Gûş idüp ‘âşıkların tanbûresin
Saz gönül ehlinin arkadaşı olup, onları gurbette eğlendirir:
Ehl-i diller yârıdur sohbetde sâz
Göñlin egler âdemüñ gurbetde sâz
Bülbül bu gibi ifadelerle kendisini överken şu eleştiri ile karşılaşır: Tanbur bir hercâîdir, ona eğilim gösterenler sevdâya tutulmuş kişilerdir:
Evvelâ tanbûra bir hercâyîdür
Aña meyl iden kişi sevdâyîdür
Dîvân şairleri genelde mûsikînin icrâsı, daha doğrusu insanda günaha tahrik söz konusu olduğu zaman olumsuz görüş belirtirler.
Dîvân şairleri içinde önemli sayıda mûsikîşinas vardır. Diğer şairler de fırsat düştükçe mûsikî ıstılâhlarını kullanmışlardır. Mûsikî, Osmanlı padişahları tarafından önemsenmiş, mûsikî üstadları korunmuştur. Şairler mûsikî dinlemenin önemini vurgularken kişinin bunu evinde icrâ etmesinin doğru olmadığı yönünde görüşler ileri sürmüşlerdir. Mûsikînin haram olduğu hususunda açık ifadelere pek rastlanmaz. Ancak bizzat mûsikî ile ilgilenmek, her hangi bir çalgı çalmak hoş görülmemiştir. Hatta bu tür meşguliyetlerin daha çok Müslüman olmayanlara uygun olacağı düşünülmüştür. Ancak dinî mûsikî bunun dışında mütalaa edilmelidir.
Şairler özellikle yeni mazmunlar yapmak için mûsikî ıstılahlarından çokça yararlanmışlardır. Bundan hareketle, dîvân şiirinde mûsikînin önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Şairlerin olumsuz karşıladıkları husus, mûsikînin salt insanı olumsuz anlamda tahrik eden, günaha sevk eden biçimi olduğunu söylemek mümkündür. Şairler şiirlerine renk katmak yeni mazmunlar bulmak için her türlü imkân gibi mûsikîye de başvurmuş ve güzel beyitler söylemişlerdir.
Mahmut KAPLAN
Yazar
Aziz Mahmud Hüdâyî, (Kuddise Sirruh) kimdir? Gönülleri onaran, mübârek bir hekimdir Şereflikoçhisar'da, bu fânîye gelişiCüneyd-i Bağdâdî'ye dayanmakta geçmişi Kendi mısrâlarıyla, Habîbullah...
Şair: Bekir OĞUZBAŞARAN
Efendim sorma halimiBülbül figan, gül perişan.Ayrılık büker belimiMenzil uzak, yol perişan.Dost elimden el çekeliKanar yüreğim yaralıNur yüzünü görmeyeliDerdim artar hal perişan.Gözyaşımı sel eylesemD...
Şair: Ramazan PAMUK
Kur’an, ağaçların Allah’ın lütfu ve kudretiyle yaratıldığını ve birçok canlının ağaçlar olmadan yaşayamayacağını vurgular. Türk inanışlarında ağaçlar önemlidir ve bazıları kutsal kabul edilir; örneğin...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Tasavvuf edebiyatımızın en çok konuşulan, tartışılan şairlerinin başında gelen Mısrî’nin şiirindeki asıl hava tasavvufî aşk, neşve ve edâdır.” Mısrî’nin, Ahmet Yesevî, Yunus Emre çizgisini sürdür...
Yazar: Mahmut KAPLAN