Dijital Çöplükteki Hayatlar
“Bu teknolojiyi çıkaran insanlar, teknoloji trenini kaçırırsak dünya başımıza yıkılır diye düşünmüyorlardı. Biri soruyor siz çocuklarınızın bilgisayar kullanamamasından korkmuyor musunuz diye, diyorlar ki, zaten hazırladığımız paket programlar küçük bir eğitimle öğrenecek türden bunun için de çocuklarımızı teknolojiye hapsetmek yanlış. Biz ne yaptık peki, çocuklarımız teknolojiyle başarılı olur diye eline telefonlar, tabletler verdik ve kendi hâllerine bıraktık.”
Ortaokulu bitirmiş sonrasında hangi liseye gideceğimi düşünürken aslında çok fazla da düşünemiyordum; çünkü okuduğum dönemde okula göndermeme sorunları olduğundan meslek lisesine göndereceğiz dediler ve ben okul olsun da ne olursa olsun düşüncesiyle meslek lisesi bilgisayar bölümünü okumaya başlamıştım. Bu, bir okul hikâyesi olmayacak ama bilgisayar bölümüne başlamam, ülkemizde bilgisayar teknolojisinin yaygınlaşmasına tekâbül ettiği için bunun bir sosyal okuma açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Ben, doksanlı yıllarda çocukluğumu yaşadığım için kendimi biraz şanslı addediyorum. Çünkü henüz apartmanlar çok fazla revaçta değildi, yine mahalle kültürü yaşatılıyordu ve müstakil evler henüz daha gözden düşmemişti. Tabiî yine o yıllarda müthiş bir apartman özentisi yok değil. Ama buna rağmen müstakil yaşamlar devam ediyordu. Tabiî çocukluğun ve imkânların kıt olduğu dönemde benim dünyam mahallemden ibaretti. Dolayısıyla dış dünya hakkında çok fazla bilgim yoktu. Evimizde öyle kitaplarla büyümedim ben, dolayısıyla yaşadığımız dünyayı tanımam bir nevi okulu bıraktığım dönemle başlar. Çünkü mahallemden çıkmış, çarşı denilen bir kavramın içinde bulmuştum kendimi. Yeni yeni insanlar tanımaya başlamıştım bu vesîleyle. Bizim kuşaktaki insanlar aslında hem şanslı hem de şanssız. Şanslı çünkü mahalle kültürü dediğimiz kavram ve komşuluk ilişkilerinin henüz ölmediği bir döneme rastlar. Günümüzde mahalle kavramı bitmiş durumda çünkü insanlar birbirini tanımıyor, bırakın mahalleyi, oturduğumuz binadaki insanları tanımaz duruma geldik. Vermiş olduğumuz tavizlerin nerelerde kırılmaya başladığını görmek için aslında orantısız özentilerimizin bugün bizi nerelere getirdiğini görmek çok zor değil. Günümüzde eskiye bir özlem olsa da günümüzü daha güzelleştirmek mümkün ama bunu tek bir bireyle yapmak söz konusu değil. Çünkü iş işten geçmiş durumda ve önü alınamaz bir aşamaya gelmiş durumda. Bireylerin her istediğini yapabilir düşüncesiyle hareket ettiği her an, bu kontrolden çıkış gittikçe büyüyecek ve artık devletlerin bile önünü alamayacağı bir duruma dönüşebilecektir. Felaket tellalı gibi görünmek istemem ama geçmiş ile günümüzdeki olan biteni değerlendirince maalesef bunu görmek zor değil.
Düşünün geçmişte telefon kulübelerinin önünde sevdiklerimize, arkadaşlarımıza telefon edebilmek için kuyruklarda beklerken bugün cep telefonu ile görüntülü görüşmeler yapabiliyoruz. Hem de kuyruklar beklemiyoruz olduğumuz yerde bu görüşmenin konforuna ulaşmış durumdayız. Eskiden daha zahmetliydi ve kıymetliydi. Şimdi ise her şey daha kolay oldu ama artık insanlar birbiriyle konuşmuyor, çünkü birbirinin derdini dinlemek istemiyor. Teknolojinin bir zararı olarak sabırsız ve tahammülsüz bir toplum olduğumuz için birbirimizin derdiyle dertlenmek gibi bir düşüncemiz yok artık. Bencilliğin had safhaya ulaştığı günümüzde insanî kavramlarının da anlamsızlaştığını görmemiz gerekiyor. Bu bencilliğin içinde kavrulup gidiyoruz ama maalesef bunun dahi tam olarak farkında değiliz.
Bizim nesil ve günümüzdeki nesil teknolojiye çok fazla anlam atfetti. Gereğinden fazla büyütüldü. Sanki bu teknoloji dediğimiz şey olmasa kıyamet kopacak gibiydi. Elbette teknolojik gelişmeler, insanlığın bazı konularda yararına oldu, yaşadığımız her alanda bir kolaylık getirdi ancak kontrolsüz bir şekilde ilerledi ve bu kontrolsüz ilerleyiş devam ediyor. Bazı ülkelerde çocukların sosyal medyayı kullanmaları dahi yasaklanmaya başladı. Çünkü tehlikeyi görmeye başladılar. Malatya öğretmen Akademisi’nde bir etkinlikte Prof. Dr. Erol Koçoğlu’nun dijital obezite konulu söyleşisine katıldım. Bu etkinlikte bu düşüncelerimi ifade etmek istiyordum ama zaman yetmediğinden bahsedemedim. Bu vesîleyle daha geniş kitlelere ulaşmak ve Erol Hoca’nın da dikkat çektiği dijital obezite konusuna dikkat çekmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
Meslek lisesini okuduğum yıllarda bilgisayarlar örtülerle kapatılırdı, aman toz kapmasın bir şey olmasın diye el bebek gül bebek bakılırdı. Öyle ki bilgisayarı açtığımızı pek hatırlamıyorum birinci sınıfta. Sonrasında meslek derslerimizin artması üzerine bilgisayar ile tanışlığımız arttı ve ilerledi. İşte bazı programlama dilleri öğrenmeye başladık bunlarla ufak ufak programlar yapmaya başladık, paket programları öğrendik derken mezun olduk. Sonrasında üniversitede bilgisayar programcılığı bölümüne devam ederek buradan mezun oldum. Ne oldu peki bu süreçte; kurumlarda, iş yerlerinde bilgisayar yokken artık neredeyse bilgisayar girmeyen yer kalmadı. Tüm iş dalları artık bilgisayarı kullanmanın zarûrî olduğu hâle geldi. Artık bizim dijital çöplüğümüz o kadar arttı ki bunları nereye koyacağımızı şaşırmış duruma geldik. İşte bu çöplüğün iyi tasnif edilmesi gerekiyordu, bugün fizikî çöplerden enerji üretimi sağlanıyor. Dijital çöplükler de ortalıkta geziyor ve neyin hangi kaynağa dayandığı meçhul. Kaynak yok ortada sadece farazadan ibaret bir sürü bilgi. Bir sürü gereksiz bilgi. İnsanlar artık bir şeyleri öğrenme derdinde değiller, doğru bilgiye ulaşma derdinde değiller, kaynak dediğimiz eserlere ulaşıp şu konunun aslı astarı nedir diye merak edip sayfaları çevirmenin derdinde değiller. Cep telefonunu alıp merak ettiğimiz konuyu hemen öğrenirim düşüncesi hâkim, bir de yapay zekâ denilen bir şey çıktı. Herkes kendinin doktoru, öğretmeni, mühendisi velhâsıl kelâm her konuda uzmanı kesilir oldu. Asıl mesele şu kontrolsüz olarak ilerleyen her şey tehlikelidir. Dolayısıyla yapay zekâ dediğimiz yapı kontrol edilemez bir hâle büründüğü için insanlık açısından tehlikelidir.
Yokluk içerisinde teknoloji ile haşir neşir olmuş bir nesil, buna o kadar anlam yükledi ki neredeyse kutsal bir şey gibi göründü. Biz bunu öğrenemezsek, yapamazsak iflâh olmayız gibi yaklaşıldı. Hâlbuki bu teknolojiyi çıkaran insanlar, çocuklarını teknolojiden arındırılmış sınıflarda kara tahta ve tebeşirin bulunduğu sınıflarda çocuklarını okuttular. Neden biliyor musunuz? Onlar dijital dünyanın dikkati dağıtan, hayalleri, düşünmeyi yok etmenin kollarına bırakmadı. Çocuklarının düşünmesini, hayal etmesini, üretmesini istedikleri için onların okumasına, akşamları yıldızları görmesine olanak tanıdılar. Bilgisayar oyunlarıyla gününü gün etmelerini değil, klasik oyunlarla beyinlerini çalıştırmalarını istediler, okudular araştırdılar ve beyinlerini sürekli dinç tuttular. Biz ne yapıyoruz peki beyni uyutan bir teknolojinin içinde bocalayıp duruyoruz, düşünme mekanizmamızın iflas ettiği bir duruma gelmiş durumdayız. Bu konuda iyimser bir tablo çizmek lazım mı diye düşününce hiç de iyimser bir tablo çizmeye gerek yok. Zaten hep iyi olacak diye düşünürken hiçbir şey yapmamamızın sonucu buralara kadar geldik. Daha ne kötü olabilir diye düşünürken daha kötüsüne doğru ilerliyoruz.
Mustafa Kutlu iyi bir hikâyecidir, toplum nezdinde de kabul görmüş bir yazardır. Kitaplarını okuduğunuzda hep bir kanaat ekonomisinin olduğunu görebilirsiniz. Zaten kendisi bu konuya önem veren bir insan, yine köylere dönülmesini savunan biri. Ama iş çığırından çıktığı için tek bir bireyin çabasıyla bunun mümkün olmadığını, devletin topyekûn bir şekilde olaya el atmasıyla ancak bunun mümkün olacağını savunur. Ben de bu kanaatteyim çünkü bu insanlar köye döndüklerinde sudan çıkmış balık misali ne yapacağını şaşıracaklar. Ve nasıl geçinecekler, hayatlarını nasıl idame ettirecekler gibi konuların anlam bulması gerekiyor. Tabii geldiğimiz bu noktada artık bireyin çabasını aşan bir konu olduğu için devlet eliyle ancak bir şeyler yapılabilir. Ama bunu yapmanın elzem olduğunu belirtmek isterim. Çünkü binalar arasına sıkışmış hayatların ve teknolojiye mahkûm edilmiş hayatların bize fayda sağlamadığını görmek için kıyametin kopmasını beklememek lazım diye düşünüyorum.
Bu teknolojiyi çıkaran insanlar teknoloji trenini kaçırırsak dünya başımıza yıkılır diye düşünmüyorlardı. Biri soruyor siz çocuklarınızın bilgisayar kullanamamasından korkmuyor musunuz diye, diyorlar ki zaten hazırladığımız paket programlar küçük bir eğitimle öğrenecek türden bunun için de çocuklarımızı teknolojiye hapsetmek yanlış. Biz ne yaptık peki çocuklarımız teknolojiyle başarılı olur diye eline telefonlar, tabletler verdik ve kendi hallerine bıraktık. Bunun daha çok sonuçları ortaya çıkacak ama dediğim gibi tren kaçtı. Bugün adına değerler eğitimi dediğimiz uygulamaları ilkokul, ortaokul ve daha kötüsü lise sıralarına kadar çıkarmış durumdayız. Hatta daha ileri gideyim üniversite sıralarında değerlerden bihaber bir sürü insan var. İşte bugün değerler eğitimi kitapları çıkmaya başladı, söyleşiler programlar yapılmaya başlandı. Neden bunlar yapılıyor peki? Değerlerimizden bihaber bir nesil yetiştiği için. Değerler eğitiminde ne var? Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, paylaşma vb. birçok insani değer… Peki, bu insani değerler kitapla alınır mı, alınmaz. 0-6 yaş aralığında çocuk bunu ailesinden görmeliydi. Aile içinde büyürken sevgiyi, saygıyı, şefkati, merhameti, yardımlaşmayı öğrenmeliydi. Ama bugün geldiğimiz noktada aile kavramı da biraz erozyona uğradığından çocuk yetiştirilmesinde de büyük problemler var.
Yine işaret edeceğim Mustafa Kutlu’nun kanaat ekonomisi çok önemli. Günümüzde harcama kalemlerimiz çok arttı, üreten değil tüketen bir toplum olduğumuz için de ihtiyaçlarımızın ucu bucağı yok. Aile kavramının ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi lazım. Anne rolünün iyi benimsenmesi lazım. Annenin ev hanımı olmasının; işe yaramaz, evde oturuyor gibi bir algı içinde olmamak lazım. Şöyle bir anlamsız yarış var, kadın her şeyi yapar! Yahu insan zora gelince, iş başa düşünce herkes her işi yapmak için tüm gücünü kullanır zaten bunda sorun yok. Ama insan yapabileceği bir iş için normal enerjiyi sarfederken ben her şeyin üstesinden gelirim deyip daha fazla efor sarfederse kendine yazık eder ve erken çöker. Yani böyle çok görünmek için hayatlarımızdan daha fazlasını feda etmemek lazım çünkü insanın bir dayanım noktası var, sürekli bu dayanım noktasını zorlarsak kontrol elimizden çıkabilir. İşte az önce vurguladığım gibi suni ihtiyaçları azaltırsak, kanaat etme konusunu biraz daha irdelersek sanırım anlamsız ihtiyaçları elde etmek için kaçırdığımız bazı güzellikleri görebiliriz. Birbirimizle dertleşeceğimiz, konuşacağımız, sohbet edeceğimiz, kitap okuyacağımız, kendimize zaman ayıracağımız o kıymetli, geri gelmeyecek zamanı daha iyi değerlendirebiliriz.
Hayat aslında neye nasıl baktığımızla ilişkili biçimde ilerliyor. Kimisi zor kimisi kolay. Tabii ne kadar dikkat etsek de hayat her zaman iyi gidecek diye bir şey yok. Çünkü biz inanıyoruz ki dünya bir imtihan yeri. En zengininin de bir imtihanı var, fakirinin de. Ama bir şey daha var ki biz elimizden geleni yapmakla mükellefiz. Elleri cebinde hiçbir başarı elde edilmezken, elleri cebinde hiçbir sorunu da çözemeyiz. Bunu çözmek için çok büyük kafa yormaya da gerek yok. Bunu istiyor muyuz diye önce kendimize sormamız lazım, sonra bunu talep etmemiz lazım. Devlet dediğimiz mekanizma insanların mutluluğu, huzuru için var. Eğer insanlar bunu talep ederse devlet de bu konuda tedbirini alır ve gereğini yapar. Dijital çöplüğün içinde kimsenin bizi boğmaya hakkı yok ve biz de buna mahkûm değiliz.
Erol AFŞİN
Yazar
Ayrılmış elhamdülillah,Nasibimiz sırdan bizim.Ezelden bahşetmiş Allah,Yüreğimiz kordan bizim.Ateşler yakar âhımız,Aydınlıktır sabahımız.Kaynayıp taşar ruhumuz,Ten denilen surdan bizim.Öteleri duya duy...
Şair: Satılmış ŞEN
1. Biz bugün uryân olup tâc u kabâdan geçmişiz Yâr hevâsına uyup gayrı hevâdan geçmişiz 2. Bunda derd ü gam meşakkatdır olanca varımız &nb...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
Allah’ı tanıtan önemli öğretmenlerden biri de büyük bir kitap olarak insanların önüne serilen kâinat kitabı veya başka bir isimlendirme ile tabiattır. İnsanların kimi zaman ülfet ya da gafletle her şe...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Hayat dediğimiz kavram birçok gizemi içinde barındırıyor. Her geçen gün yeni bir şey öğreniyoruz ya da herhangi bir kavramın idrâkine varıyoruz. Hayatın gizemini çözme hâlindeyken şaşırmıyor da değili...
Yazar: Erol AFŞİN