Derindere Darende ‘den
Darende...
Derinliğini, orada ki manevî atmosferi hissetmeyen yoktur.
Darende de çocukluk da başkadır. İnsan orada yalnız büyümez. Suyla, taşla, yankıyla, ezan sesiyle birlikte büyür. Çocukluğun olduğu yerler ömürden çıkmaz.
Aradan yıllar geçse de attığın her adımda maneviyat, tarih insanın içindeki eski kapıları açar.
Çocukluk sinmiş duvarların boyası hiç eskimez. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, ruhunun bir köşesinde hep o ilk zamanların gölgesini taşır. Bazen bir su sesi çağırır geçmişi, bazen taş bir duvarın sessizliği…
Bazı şehirler bu yüzden yalnızca bir memleket değildir, insanın içine yerleşmiş bir iklimdir.
Benim içimde de Darende hep böyle kaldı. Ayrılalı kırk beş yıl olsa da, oranın manevî havası hâlâ ruhuma ışık olur. Tohma Kanyonu boyunca akan suyun letafeti, kayalara çarpa çarpa çoğalan sesi, insanın içindeki yorgunluğu alırdı. Hele Somuncu Baba Külliyesi çevresindeki kayalıklar…
Sanki taş değil de sabrın ve sükûtun dile gelmiş hâliydi.
Ah kayalar, ah sular…
Ben Tohma kıyısının çocuğuyum. Yüzünü ırmağa dönmüş sarp kayaların arasında büyüdüm. Irmağın yeşiliyle kayaların kahverengi tonları ince ince işlenmiştir gönlüme. Kaya üzerindeki yosunlar bile bana bir şey anlatırdı. Ellerimize kına yakardık onlarla. Sanki bayram ellerimizde idi hep. Sessizliğin bile yankısı vardı o kayalıklarda. İnsan bazen yalnızlığı değil, huzuru duyardı.
Sonradan daha çok bildim o heybetli taşların, o derin akışın derin iz olacağını. Onlara dair gönül şelalemin çağlayacağını, yazılar yazacağımı. Çocukken isimlerin bir önemi yoktu. Alışılagelmişti. Ama şimdi Darende ‘den duyduğum bir ad beni benden alıyor. Köprügözü, Hasan Gazi, Tohma suyu, hele de ışıltının gözden kalbe aktığı gönül dünyasının adresi Şeyh Hamid-i Veli...
Suyun taşlara vura vura konuşmasını dinlerdik. Kayaların gölgesinde sevdayı öğrenirdik fark etmeden. Kimi zaman yeşil bir elbise gibi, kimi zaman göğe yaslanmış mavi bir hırka gibi dururdu tabiat. O renkleri gönlümün en dip yerine serdim. Işıl ışık sözler büyüttüm içimde. Çocukluğun o elmas vakitleri hâlâ gözlerimde duruyor.
Somuncu Baba Külliyesi çevresinde geçen vakitler, İzzetpaşa’daki papatyalar, bir ezan sesinin akşamı sarışı… Kurtbağı’nda yuvarlanır mı diye korkarak baktığımız taşlar, çocuk saflığını birleştirip kıyıda yaptığımız çamurdan küçük evler… Şimdi düşününce insanın en büyük zenginliği meğer yaşadığı mekân, hayal dolu çocukluğuymuş.
O zamanlar gökyüzü daha yakındı sanki. “Dumansız hava sahası” lafını bilmezdik ama göğün temizliğini bilirdik. Çekirgelerle karıncalarla bağ kurar, tenekeden trampet yapar, iki çubukla mahalleye konser verirdik. “Balkona bak, balkona bak!” repliği herkesin dilinde idi. Çocukça şarkılar söylerken ne büyük mutluluktu. Kurtbağı Camii’nde hatime katılmak, teravihlere gitmek.
Yağ satarım bal satarım oyunlarının içinden geçen kahkahalar şimdi hangi sokağın duvarında kaldı bilmiyorum.
Biriken sularda toplanan kurbağa larvalarını balık sanırdık. Avuçlarımızla yakalayıp onları kurtardığımızı düşünürdük. Meğer çocukluk biraz da bilmeden merhamet etmeye çalışmakmış. Her şeyi canlı, her şeyi kıymetli görmekmiş.
Topladığım taşları boyardım sonra. Rengârenk yapıp beştaş oynardım. Ağaç yapraklarını defter aralarına sakladım. Kır çiçeklerini kuruttum. İnsan bazı şeyleri unuttuğunu sanıyor ama yıllar sonra bir koku, bir taş, bir su sesi çıkıp getiriyor hepsini. Çünkü çocukluk unutulmuyor; yalnızca insanın içinde sessizce bekliyor.
Darende’nin ruhu en çok Somuncu Baba’dan mirastır. Asıl adı Şeyh Hamid-i Veli olan bu büyük gönül insanı, yalnızca somun ekmek dağıtan mütevazı bir derviş olarak bilinmez aslında. O, talebe yetiştiren büyük bir âlimdir. Fakat ilmini gösterişe değil, hizmete dönüştürmeyi seçmiştir. Bursa’da somun ekmek yapıp dağıtırken, hakiki büyüklüğün ses yükseltmekte değil, insanın içsel yolculuğunda saklı olduğunu göstermiştir.
1396’daki Niğbolu Zaferi’nin ardından Yıldırım Bayezid, Bursa Ulu Camii’nde bir hutbe verilmesini ister. Gözler Emir Sultan’a çevrilir. Ancak Emir Sultan, “Aramızda böyle bir âlim varken bu hutbe bana düşmez.” diyerek Somuncu Baba’yı işaret eder.
Rivayet edilir ki, Somuncu Baba mahcup bir şekilde Emir Sultan’a dönüp, “Sırrımı faş ettin.” der. Çünkü bazı insanlar bilinmekten değil, gizli kalmaktan huzur duyar. Fakat artık saklanan hikmet ortaya çıkmıştır. Hutbeye çıkar ve Fatiha Suresi’ni yedi farklı şekilde tefsir eder. O gün insanlar yalnızca bir hutbe dinlemez; ilmin edeple birleşince nasıl derinleştiğine şahit olur.
Bu hadiseden sonra Somuncu Baba’nın ünü yayılır. Fakat hakiki gönül insanları alkışın çoğaldığı yerde eksilmeyi tercih eder. Şöhretin yükünü taşımak istemez. Molla Fenarî ve Emir Sultan kalması için ricada bulunsalar da o, Bursa’dan ayrılır. Aksaray üzerinden Darende’ye doğru yol alır. Belki de bu yüzden Darende’nin maneviyatı başka hissedilir. Çünkü oraya yalnızca bir insan değil; ilim, edep ve sükût da yerleşmiştir.
Darende insanı da biraz buna benzer. Sert kayalıkların arasında yetişmiş gibi vakur, ama Tohma’nın suyu kadar berraktır. Misafir geldiğinde sofrayı büyüten, selamı eksiltmeyen, gönlü daraltmayan bir kültürü vardır. Orada insan yalnızca bir şehir görmez, geçmişin terbiyesini hisseder.
Bugün dönüp bakınca anlıyorum ki, bazı şehirler insanın ömrünü bereketli kılıyor. Çünkü çocukluk sadece bir yaş değil; insanın içine atılmış manevî bir köktür. Ve insan, ömrü boyunca biraz o kökün gölgesinde dinleniyor.
Derin bir şehirdir Darende...
Nilüfer Z. AKTAŞ
Yazar
Aile, bir arada olmaktır. Sadece aynı evin duvarlarını paylaşmak değil, aynı kalbin sıcaklığında buluşmaktır. Bizim evde bu buluşmanın en güzel zamanı, akşam çay saatinde okuma sofrasıdır.Çocuklarım k...
Yazar: Nilüfer Z. AKTAŞ
El-Bekâ, "bir şeyin ilk hâli üzere olduğu gibi durması" olup yok olmanın zıddıdır. Bâkî, iki çeşittir: Birisi, kendiliğinden bâkîdir ve varlığı belli bir süreye bağlı olmayandır. İşte o, "hüve'l-bâkî"...
Yazar: Editör
İstanbul’a özdeş insan yetiştirme şiarı olmuştur hep gönlümde, İstanbul ruhuyla…Masmavi denizinden alacağımız renkle; derya gönüllü derin, bir o kadar asil.Güneşinin doğuşu batışındaki ihtişamı gibi ı...
Yazar: Nilüfer Z. AKTAŞ
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yumuşak huylu olduğu kadar cesurdu, yiğit ve kahramandı. Peygamberlik vazifesini ifa ederken karşılaştığı hâdiseler önündeki tavırlarında bu niteliği görmek mümkündür. Me...
Yazar: Sema KORKMAZ