Darende İlahiyat Fakültesi Eski Dekanı Prof. Dr. Süleyman Toprak İle Röportaj
- 1954 Samsun doğumluyum. Samsun İmam-Hatip Okulu’nda başlayan öğrencilik yıllarımız, daha sonra parasız yatılı olarak dördüncü sınıfta Çorum’a gitmemle devam etti. Çorum’da 1971’de İmam-Hatip Okulu’nun -o zaman lise değil, İmam-Hatip okulu- birinci devresini bitirdim. 1972’de de İmam-Hatip Okulu’nun ikinci devresini bitirdim.
Yani beşinci sınıfı okurken altı ve yedinci sınıfın imtihanlarını verdik. Böylece liseyi bir sınıfta bitirmiş olduk. Maksadımız o zaman üniversite imtihanına katılabilmek ve fakültelere gidebilmekti. En popüler fakülte Tıp Fakültesiydi. Ben de Tıp Fakültesini hedefliyordum.
Bu arada bitirme sınavlarına girerken Yüksek İslam Enstitüsü imtihanı da ayrıca yapılıyordu. Ona da girdik. Neticede, konuyu fazla uzatmayayım; İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne sözlü sınava çağrıldık. Üç bin kişi müracaat etmiş, üç yüz kişi sözlüye çağrılmış, kontenjan yetmişti. Gittiğimizde Rabb’im nasip etti; hem de parasız yatılı olarak kazanınca 1972’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde ilâhiyat tahsiline başladık.
1976’da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden birincilikle mezun oldum. Bilâhare öğretmen olarak atandım. Mecburi hizmetimiz olduğu için Fatsa İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenliğe başladım. Orada öğretmenlik yaparken asistanlık kadroları ilan edildi. Tekrar İstanbul’a sınava gittik. İlkinde gitmedim; “Bu iş bana mı düşer?” diye müstağnî davrandım. Sonra arkadaşların teşvikiyle ikinci sınava girdim. Nasipmiş; Konya Yüksek İslam Enstitüsü’ne Kelam ve İslam Düşüncesi asistanı olarak atandım.
1977’den bu yana Konya Yüksek İslam’da başlayaldan beri hocalık yapıyoruz. Seksen ikide öğretim üyeliği tezimi bitirerek öğretim üyesi oldum. Aynı zamanda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora öğrencisiydim. Seksen beşte doktoramı tamamladım. Aynı yıl yardımcı doçent oldum. Seksen yedide doçent oldum. Doksan ikide profesörlük süremiz dolmuştu, fakat kadro olmadığı için iki yıl bekledik. Doksan dörtte kadro ilan edildi ve profesör olduk.
Akabinde doksan altıda Darende İlahiyat Fakültesi’ne dekan olduk. Israrlara dayanamadık. Yapı olarak idareciliği sevmem, hocalığı severim. Daha önce bir arkadaşımız Van’a rektör olarak atanmıştı; beni rektör yardımcısı olarak götürmek istedi. Çok ısrar etti, ama kabul etmedim, hocalığa devam etmek istedim.
Darende’de de aynı şekilde, dekan olarak çağrıldığımızda önce gitmemek için epey beklettim. Netice itibarıyla ısrarlara dayanamayarak, “Bari bir yıllığına gel.” dediler. Bir yıllığına diye gidip yarım bırakmadık; süreyi tamamladık. Üç yıl orada dekanlık yaptık. Dönüşte de fakültemizde hocalığa hâlen devam ettik. Allah nasip etti emekli olduk. Kısaca hayat hikâyemiz bu. Allah sağlık versin.
- Darende İlahiyat’a geldiğimizde benden önce bir kurucu dekan geçmişti, ancak hiç bir iz bırakmadan gitmişti; herhangi bir gelenek oluşmamıştı. Oraya geldiğimde maalesef her şeyi sıfırdan başlatmak mecburiyetinde kaldık. Mesela bir yazı yazılacak, memur ne yazacağını bilmiyor; bir atama yapılacak, nasıl yapılacağı bilinmiyor. Yazışmalardan başlayarak her türlü görevi üç dört arkadaşımızla birlikte yürütmek zorunda kaldık.
Ne yardımcım vardı ne bölüm başkanları vardı; kimse yoktu. Sadece Tacettin Ateş Bey vardı. Bürokratik işleri iyi biliyordu, ama fakülte işleyişi konusunda birlikte öğrenerek yürüttük. Bazen akşam evde ertesi gün yazılacak on beş kadar yazının müsveddesini hazırlar, ertesi gün memura verirdim. Bir gelenek oluştuktan sonra bu işlerle dekan uğraşmaz; örnekler olur, evrak hazırlanır ve imzaya getirilir. Biz orada her şeyi sıfırdan başlattık.
Yaklaşık elli araştırma görevlisi vardı; dersler onlarla yürütülüyordu. Mümkün olduğu kadar derslere de girmeye çalıştım. Öğrenciler mezun olduklarında, “Bizim de profesör hocamız vardı.” diyebilsinler, aşağılık kompleksine kapılmasınlar istedim. Yetişebildiğim kadar bütün sınıflara girdim; yetişemediğimde asistan arkadaşları görevlendirdim.
Biz vardığımızda ikinci sınıf vardı. O öğrencileri üçüncü ve dördüncü sınıfa kadar okutup mezun ettik. Bu arada akademik personelin gelişmesi ve fakültenin kurumsallaşması için çalıştık. Rektörümüz kadro konusunda sıkıntı çıkarmadı, istediğimiz kadar kadro tahsis etti. Dışarıdan öğretim elemanları getirdik. Geldiğimde bir tane bile öğretim üyesi yoktu; sadece araştırma görevlileri vardı. Ayrılırken yaklaşık on beş öğretim üyesi bırakarak ayrıldım. Fakülteyi gerçek anlamda fakülte hâline getirmeye çalıştık.
Darende’den bahsederken şöyle bir tabir kullanırım: Bir fidan dikilmişti. Bu fidan sulanırsa gelişir, bakılmazsa kurur gider. Darende’de fakülte gerçekten bir fidandı. Vakfın gayretleriyle fakülte binası yapıldı, öğretim elemanlarının kalması için lojman olarak kullanılan iki apartman tahsis edildi. Çünkü o dönemde Darende’de kiralık ev bulmak neredeyse imkânsızdı.
Hamideddin Efendi’nin teşvikiyle öğrenciler için yurt yapıldı, otel yapıldı; öğrencilerin zorluk çekmemesi adına imkânlar oluşturuldu. Bina vakfa ait olduğu için tadilat ve diğer ihtiyaçlarda da desteklerini esirgemediler. Demirbaşlar için vakıftan ve rektörlükten azami desteği aldık; hem kadro hem ihtiyaçlar bakımından sıkıntı yaşamadık.
Dönemin en büyük sıkıntısı yirmi sekiz Şubat süreciydi. Türkiye’de üniversitelerde yaşanan problemler ilahiyat fakültelerini de etkiliyordu. Ancak Allah’a şükür, bu sıkıntıların hiçbirini ne personelimize ne öğrencilerimize yansıtmadık. Kimseye zorla başını açtırmadık, soruşturma açıp ceza vermedik. Rektörle yaptığımız görüşmede, başörtüsünün farz olduğuna inandığımı, öğrencileri ikilemde bırakmak istemediğimi ifade ettim. Açana da kapatana da karışmama noktasında mutabakata vardık ve bu süreci sorunsuz geçirdik.
Fakültenin gelişmesi için öğrenci sayısının artması gerekiyordu. O dönemde birçok fakültede kontenjanlar azaltılırken, bazı ilahiyat fakültelerinde sıfırlanırken, dekanlığım süresince iki defa öğrenci kontenjanını artırmayı başardık. Böylece öğrenci sayımızı mevcut imkânlarımıza nisbetle dört beş kat artırmış olduk.
Orada dekanlık yaptığımız süre boyunca bu da Cenab-ı Hakk’ın bize bir lütfuydu. Bu konuda rektöre durumu anlattım, ikna ettim. O dönem rektörümüz Ömer Şarlak Paşa’ydı. Rektör de beni haklı buldu. Dedim ki bu fakültenin gelişmesi için öğretim elemanına da öğrenciye de ihtiyaç var.
Öğrenci kontenjanlarını artırdık, öğretim elemanı kadroları aldık. Fakültedeki araştırma görevlisi arkadaşları sürekli teşvik ettim: “Doktoranızı çabuk bitirin, kadroya geçin.” Ben ayrılırken doktorasını bitiren herkesi yardımcı doçent kadrosuna atayarak ayrıldım.
Benden sonrasını da biliyoruz; benden sonra uzun süre kimseye kadro verilmedi. Sürem bittiği zaman Ömer Şarlak Paşa rektörümüz, “Hocam benim bir yılım daha var, sizi tekrar atayalım, bir yıl daha kalın.” diye ricada bulundu. Ancak benim için gerçekten zor olmuştu. Evimiz Konya’da, orada geçici olarak bulunuyorduk. Küçük çocuğumuz İmam-Hatip Ortaokulu’na gidiyordu; birinci dönemden sonra onu da oraya götürdük.
İki haftada bir Konya’ya gidip geliyordum; lisansüstü dersleri iki haftada bir veriyordum. Yaz kış zor oluyordu. Çoğu zaman kendi arabamla gidip geliyordum; yalnız geleceğimde otobüs kullanıyordum. Gece on birde Konya’dan biniyor, sabah altıda Darende’ye varıyorduk. Aynı gün Malatya’da toplantı olabiliyor, hemen hazırlanıp tekrar yola çıkıyorduk. Akşama kadar işler, sonra tekrar dönüş…
Yaklaşık üç yılımız yollarda geçti. Rabb’imize şükrediyoruz; kazâ bela görmedik. O zamanın yolları bugünkü gibi değildi, iki şeritli yollar, kış şartları… Buna rağmen gidip geldik ve elhamdülillah görevimizi sağ sâlim tamamladık. Bu yönden mutluyuz; orada bir hizmet ifa ettik.
O dönemde aldığım ve kadroya atadığım arkadaşlar daha sonra fakültede dekanlığa kadar yükseldiler. Fakülteyi yönetecek konuma geldiler. Fakültenin gerçek anlamda fakülte hâline gelmesinde hizmetlerimizin payı olduğunu söyleyebiliriz.
- Darende eşittir vakıf, vakıf eşittir Darendeliler diyebilirim. Ben oradayken hem Darende’de yaşayanların hem de Darende dışında yaşayan Darendelilerin memleketlerine ne kadar büyük hizmet verdiklerine şahit oldum. Vakfın ve Hamideddin Ateş Efendi’nin gönüllere etkisini Sivas’ta, Adana’da katıldığımız Darendeliler toplantılarında açıkça gördüm.
Bu hizmetlerin fakülteye de vakıf aracılığıyla yansıdığını gördüm. Maddî veya ekonomik anlamda bir ihtiyaç söylediğimizde hiçbir zaman geri çevrilmedik. Bu noktada Şarlak Paşa ile çok uyumlu çalıştık. Rektörden de fakültenin ihtiyaçları konusunda hiçbir zaman olumsuz cevap almadım. Bu durum hizmet yapmamıza ve başarılı olmamıza en büyük katkıyı sağladı. Zaten vakfın davetiyle Darende’ye gelmiştik. Orada çok büyük alâkalarını gördük. Bu vesileyle Hamideddin Ateş Efendi’ye teşekkürlerimi iletirim.
- Ben ilkokul üçten terkim. Babamın işi sebebiyle dördüncü ve beşinci sınıfı okuyamadım. Daha sonra ilkokul bitirme imtihanlarına girerek diplomamı aldım ve İmam-Hatib’e başladım. O yıllarda, ilkokulu bile henüz bitirmemişken, tahminen on-on bir yaşlarındaydım. İhramcızade İsmail hakkı Hazretleri babamın şeyhiydi; babam ona bağlıydı. Samsun’a gelmişti. İspirli Hacı Ali Amca’nın apartmanında misafir kalıyordu. Bizim ekmek fırını da oraya yakındı. Babam beni gönderdi: “Git, elini öp” dedi.
Gittim, elini öptüm. Bana tek bir tavsiyede bulundu: “Oğlum, her zaman abdestli ol.”
O günden bugüne mümkün olduğunca abdestli yaşamaya gayret ederim. Bu benim hayatımda çok etkili oldu. Şimdi ben de öğrencilerime aynı tavsiyeyi veriyorum. Abdestli olmanın büyük faydaları var; namaz kaçırmıyorsunuz. Elhamdülillah kazâya kalan namazım olduğunu hatırlamıyorum.
İhramcızâde Hazretleri güzel yüzlü, örnek bir şahsiyetti. Babam köyde Hatm-i Hace okuturdu. O meclislere biz de katılırdık. Çocukken hoşumuza giderdi; sonrasında kıtlama çay içerdik, vekâleye giderdik.
Soyadımızla ilgili de bir hatıra vardır. Biz Ahıska Türklerindeniz. Ecdâdımız Artvin Şavşat’a yerleşmiş, babamlar 1949’da Samsun’a gelmişler. Sülâle adımız Zehiralioğulları imiş. Sert mizacı sebebiyle dedeme “Zehir Ali” denirmiş. Soyadı Kanunu çıkınca “Zehir olmasın, Acı olsun” demişler ve soyadımız Acı olmuş.
Altmış yedide babam mahkemeye başvurup soyadını değiştirmek istedi. Hâkim nedenini sorunca “Önümüz toprak, sonumuz toprak; soyadımız Toprak olsun.” demiş. Hâkim de tek celsede kabul etmiş. Böylece babam İsmail Hakkı Toprak hazretlerinin soyadını almış oldu. Biz Toprak soyadını oradan aldık; sülalenin diğer kolları hâlâ Acı soyadını taşır.
Hulusi Efendi ile ilgili de bir hatıram var. O yıllarda fotokopi yoktu. Hulusi Efendi şiirlerini el yazısıyla çizgili kâğıtlara yazardı. Babamın bir cep defteri vardı; Yûnus Efendi’nin yazdığı şiirleri o deftere ben geçirirdim. İsteyenler için de çoğaltırdım. Hulusi Efendi’yi tanımıyorduk, ama şiirleriyle oniki-onüç yaşlarında tanışmış olduk. Pek çok şiirini istinsah ettim.
Kendisiyle yüz yüze görüşemedik. Ancak Darende’ye geldikten sonra türbesini ziyaret etme imkânı bulduk.
- Gerçekten Somuncu Baba Külliyesi başta olmak üzere özel okullar, yurtlar ve diğer hizmetler Darende’yi eski hâlinden çok farklı bir noktaya taşımış. Külliyedeki değişimler, gezinti alanları, yapılan düzenlemeler çok güzel olmuş. İnsanlar önce mekânı, sonra o mekânı şereflendiren insanları tanıyor. Kendi aracıyla Darende’den geçip de uğramayan neredeyse yoktur. Herkes o mekânı ziyaret ediyor. Biz de özledik. İnşallah nasip olursa en yakın zamanda tekrar ziyarete gelmek isteriz.
Aziz dostlarıma selam söyleyin. Süleyman Hoca’nın sağlığını sorun, ziyaret edin. Biz de bulunduğumuz yerden selamlarımızı gönderiyoruz. İnşallah Darende’ye tekrar gelmek nasip olur. Şerafettin Gölcük Hocamızın bir sözü vardı: “Bir yere giderken ölüsüne de dirisine de selam götürün.” Biz de Darende’nin ölüsüne de dirisine de selam ediyoruz.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Vefâ Bir İman Şûbesidir: H. Hamideddin Ateş Efendi’nin Vefâlı Bosna Ziyâreti “Vefâ, insana yakışan bir asâlet, dostluğun ve sadâkatin en güzel nişânesidir.” Vefâ, gönül bahçelerinde yetişen bir g...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Tasavvufî bir terim olan “sıdk”; gerçeği ifade etme, dürüstlük ve güvenilirlik kavramlarını kapsayan derin bir ahlâkî erdemdir. Bu terim, bir şeyin objektif gerçekliğine uygun bir şekilde ifade edilme...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Sakarya İl Müftüsü kıymetli Mehmet Âşık hocamızı ziyâret ettik. 1986-1987 yıllarında Darende Müftülüğü yaptığı için, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretler’iyle ilgili hâtıralarını, o günkü Dar...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Hz. RasûlulIah (s.a.v.)’in vârisleri olan mânâ sultanları, yani mürşid-i kâmiller gönüller tabibidir. Gönüllere şifâ sunan doktorlardır. Onlardan ilim, hikmet ve edeb öğrenmek isteyen her ihvân ...
Yazar: Musa TEKTAŞ