Çengelköy Köşkü ve Sultan Vahdeddin
Son Padişah’ı Yetiştiren Köşk
Otuz altıncı ve son Osmanlı padişahı olan Sultan VI. Mehmed Vahdeddin, 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul’daki Çengelköy Köşkü’nde dünyaya geldi. Doğumu sırasında köşkteki kadınlardan oluşan “Harem Bandosu” bir paravanın arkasından çeşitli eserler seslendirdi ve şehzâdenin dünyaya gelişini kutlayıp şenlik yaptı.
Doğduğu yıl, altı aylıkken babası Sultan Abdülmecid’i veremden, dört yaşındayken de annesi Gülistu Kadın Efendi’yi kolera salgınından kaybetti. Böylece çocuk denecek yaşlarda hem öksüz hem yetim kaldı. Kendisini, Sultan Abdülmecid'in diğer eşlerinden Şayeste Kadın büyüttü. Hükümdar oluncaya kadarki şehzâdelik hayatı Çengelköy Köşkü’nde geçti.
Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan Abdülhamid, henüz padişah değilken bile yakından alâkadar oldu. Abdülhamid Han, Şehzâde Vahdeddin Efendi’ye, devrin ünlü hocalarından birçok özel dersler aldırdı. Vahdeddin Efendi, neredeyse tam bir medrese eğitimi tahsil etti. Kızı Sabiha Sultan’ın beyânını esas alırsak, Fatih Medresesi’nde gizli olarak kelâm, fıkıh, tefsir ve hadis dersleri okudu. Sultan Vahdeddin bundan şöyle söz etmiştir: “Şehzâdeliğimden beri doğu ilimleri ve İslâm felsefesi ile devamlı olarak uğraştım. Tasavvuf ulemasından ve engin bilgiye sahip kişilerden birçok zevat ile ilmî meclislerde bulundum.”
Mehmed Vahdeddin, iyi bir İslâm hukukçusu olarak kabul edilecek kadar fıkıh ilminde ihtisas sahibi oldu ve malûmatını derinleştirdi. Fıkıhla ilgili temel eserlerin çoğunu fevkalâde bir biçimde okuyup tetkik etti ve hatta hatmetti. Öyle ki, tahta çıktıktan sonra kendisine arz edilen şer’i konulara müdahale edebilecek derecede dinî meselelerde yetkinleşti. Dinî içerikli temel eserlerin pek çoğunu hıfzetti ve bilgi dağarcığını genişletmeyi başardı. Şehzâde Vahdeddin, Arapça, Farsça ve Fransızca dersler de aldı. Bu dilleri ana dili gibi konuşacak ve yazacak kadar ilerletti.
Kitabeti ve imlâsı da haddinden fazla düzgün ve kuvvetliydi. Bu meziyeti, Osmanlı padişahları arasında bir ayrıcalık olarak kabul edilebilir. Fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta oldukça mâhirdi. Edebiyatı güçlüydü. Hemen hemen tüm Osmanlı padişahları gibi o da şairdi. Vezin ve kafiye usullerinin hepsini bilirdi. İyi denecek derecede hattattı. Kitap okumaktan ve yazmaktan ziyadesiyle hoşlanırdı. Çok okur, okuduğunu iyi anlardı.
Kısacası zamanın şartlarına ve imkânlarına göre yüksek sayılabilecek bir seviyede eğitim gördü, kendisini ve şahsiyetini çok iyi yetiştirdi. Sabiha Sultan’ın da dediği gibi tahsil ve terbiyesi ile bizzat kendisi meşgul oldu, kendi kendini yetiştirdi ve kendi arzu ve iştiyakıyla her türlü ilme merak salarak, kabil olduğunca başarılı olmaya gayret etti. Sonuç itibariyle Çengelköy’de gayet münzevî, müstakil, kendi hâlinde, sakin, huzurlu, dingin ve semereli bir şehzâdelik dönemi geçirdi. Özellikle ağabeyi Sultan II. Abdülhamid, parlak zekâsından dolayı ona çok değer verir ve korurdu.
Çengelköy’de Perşembe Akşamları Okunan Kur’ân
Mehmed Vahdeddin veliaht iken, Aralık 1917-Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen 21 günlük Almanya ziyareti sırasında ahlâk, fazîlet ve dindarlığı ile dikkatleri üzerine çekmişti. Seyahate katılan heyette yer alan Başmabeynci Lütfi Bey’in (Simavî), Alman Kayzeri II. Wilhelm’in şerefine verdiği yemek sırasında şâhit olduğu bir hadise Vahdeddin Efendi’nin eriştiği dindarlık seviyesi ile ilgili çarpıcı bir misaldir: “Sofrada çok nefis şampanyalar vardı. Tabiatıyla Vahdeddin Efendi’nin kadehinde de şampanya bulunmaktaydı. Ancak her kadeh kaldırılışında, Veliaht Hazretleri ayağa kalkarak kadehini içer gibi ağızlarına götürüyor, fakat bir tek yudum bile almadan yerine bırakıyordu.”
Vahdeddin Han, namaz ve sair ibâdetlerini hiçbir zaman aksatmazdı. Bilhassa kadere olan inancı, tevekkül ve teslimiyeti hadde ve hesaba sığmayacak ölçüdeydi. Zevk ve sefa âlemlerinden kendisini daima uzak tuttu. Ahlâk ve mâneviyatına çok dikkat etti. Mazbût ve mütevâzı bir hayat sürdü. Haremi, etrafı ve hizmetindekilerin de aynı hususiyet, meleke ve hassasiyete sahip olmalarına dikkat eder ve gözetirdi.
Çengelköy’den başlayıp San Remo’daki Villa Manolya’ya kadar sürdürdüğü, perşembe akşamları Kur’ân okutma âdetini hiçbir zaman aksatıp terk etmedi. Ramazan aylarında ve dinî bayramlarda devlet ricalini, ulema sınıfının önde gelenlerini, münevver ve müelliflerin en mümtazlarını saraya davet eder, dinî, içtimaî ve siyasî mevzûlarda görüş alışverişinde bulunurdu. Elbette bu kutsal zaman dilimlerinde halkı, fakir, fukara ve gurabayı da ihmal etmez, onlara da hayır, hasenât, lütuf ve ikramlarda bulunurdu.
Sabiha Sultan’ın aktardığı şu bilgiler, onun yardımseverliğine, cömertlik ve yufka yürekliliğine biraz olsun ışık tutmaktadır: “Kendisi pek küçük yaşta öksüz ve yetim kaldığı için, kimsesizlere karşı büyük bir merhamet duyardı. Fakirlerle alakadar olur, çocuklarının mektep paralarını, ölenlerin cenaze masraflarını temin eder, hastalarına ve cenaze masraflarına yardımda bulunurdu. Çengelköy halkı arasında o zamanı yaşayanların, babamın hayırseverliğini hatırlayacaklarını, zan ve ümit ediyorum.”
Şehzâdenin Hobileriyle Şenlenen Köşk
Şehzâde Vahdeddin Çengelköy’de, yüksek seviyede musiki eğitimi de gördü. Musikiye karşı özel bir alâkası ve yeteneği mevcuttu. Zamanla musikiyle ilgili bilgilerini genişletti. Öyle ki, bilhassa alaturka musikinin bütün sırlarına vakıf oldu. Çengelköy Köşkü’nde devrin ünlü müzisyenlerinden Levon, Melekset, Aleksan Efendiler ve Asdik Ağa ile sık sık bir araya gelir, onlarla meşk ederdi.
Bu alanda kendisini öylesine derinleştirdi ki, gelecekte “bestekâr padişah” olarak anılacak kadar musikide uzmanlaştı. Bunların sadece elde mevcut olanlarının sayısı 42’dir. Yaptığı sayısız beste ve marş saltanat yıllarında, Yıldız Sarayı ve Dolmabahçe Sarayı’nda Mızıka-i Hümayun’a icra ettirmişti.
Sultan Vahdeddin şehzâdelik yıllarında Çengelköy Köşkü’nde, büyük kafesler içerisinde çeşitli tür ve renkte birçok kuş beslemişti. Bu kuşlar devletin muhtelif yerlerinden özel olarak getirilmişti. Maymunlara da ilgisi vardı. Yine Çengelköy’de sayısız maymun yetiştirmişti. Sözün özü, dört başı mamur bir “hayvanseverdi”.
Ayrıca ileri düzeyde piyano ve kanun çalardı. Saray görevlisi Rumeysa Hanım’ın belirttiğine göre gurbet yıllarının verdiği elem ve ıstırapla, Villa Manolya’nın bir odasına kapanarak saatlerce kanun çalar; bir anlamda kendisini teselli etmeye çalışırdı.
Sultan Vahdeddin’in bir başka hobisi, resimle uğraşmaktı. Saatlerce yağlı boya resim yapmaktan büyük zevk alırdı. Diğer bir uğraşı da fotoğrafçılıktı. Şehzâdelik devrinde, İstanbul doğumlu ünlü fotoğrafçı Nikola Andriomenos’tan, birçok şehzâde gibi o da yıllarca fotoğrafçılık dersleri aldı.
Bahçe düzenlemesinden ve bahçe işlerinden de pek hoşlanırdı. Avrupa’nın muhtelif yerlerinden getirttiği enva-i çeşit çiçeği büyük bir özenle köşkün bahçesine ektirmişti. Onların bakımından ve büyüyüp rengârenk çiçek açmasından sonsuz mutluluk duyardı.
Çengölköy’den Açılan Taht Kapısı
Kardeşlerinin en küçüğü ve tahtın 10. varisi olduğundan, kendisine padişahlık hakkı ve sırasının gelmesi oldukça uzun zaman aldı. Bu yüzden şehzâdelik devri geniş bir zamana yayıldı. Öyle ki, ağabeyi Sultan Reşad’ın ölümünden sonra padişah olduğunda 57 yaşındaydı. O nedenle, tahta geçiş sırasında çok aşağılarda yer almasından kaynaklanacak şekilde Çengelköy’deki köşkünde biraz gözden ırak, münzevî bir hayat sürdü.
Bilhassa veliahtlığı döneminde, padişahlığı, devlet yönetimini, memleketin durumunu, dünyanın gidişatını ve bu gidişat içerisinde Osmanlı’nın içinde sürüklendiği hâli elinden geldiğince yakından takip etti. Tecrübe ve birikimini artırmaya gayret etti. Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Osmanlı’nın da sonunu getirecek olan Birinci Dünya Savaşı patlak verdi.
Nihayet, Veliaht Mehmed Vahdeddin, Sultan Reşad’ın vefatı üzerine boşalan tahta, 4 Temmuz 1918’de Topkapı Sarayı’nda yapılan cülûs ve biat töreninden sonra 36. Osmanlı padişahı olarak oturmaya muvaffak oldu. Aynı gün ordu ve donanmaya bir hatt-ı hümayun göndererek emir ve komutayı devraldığını bildirdi.
Tahta çıktıktan bir müddet sonra 31 Ağustos’ta, Devlet-i Ali Osmaniye’nin tarihindeki son kılıç kuşanma merasimi Eyüp Sultan Türbesi’nde yapıldı. Kendisine, kılıcını, Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlara karşı büyük kahramanlıklar gösteren ve o sırada İstanbul’da bulunan Şeyh Ahmed El-Sünûsî Efendi kuşandırdı.
Bulunduğu mekânın kutsiyeti, yüklendiği ağır yükün mesûliyeti ve devletinin içinde bulunduğu vahim durumun tesiriyle, kılıç kuşanma merasiminin vakar ve icabını unutup kendini tutamayarak hüngür hüngür ağlamıştı. Savaş hâlinde bulunan memleketin farklı köşelerinden gelen mağlûbiyet haberleri karşısında derin ıstıraplara giriftar olmuş ve acılar içinde kıvranarak dudaklarından şu keder dolu sözlerin dökülmesine mâni olamamıştı: “Bugünler için mi kılıç kuşanıyoruz?”
Padişah olduğunda Osmanlı Devleti, en karanlık ve felaketli günlerini yaşıyordu. 1918 yılı hem Osmanlı hem de şahsı için en kritik ve “uzun yıl” olmuştu. Tahta çıktığı 4 Temmuz 1918 tarihi ile Osmanlı’nın İtilaf Devletlerine teslim bayrağını kaldırdığı 30 Ekim 1918 tarihi arasında sadece 119 gün vardı. Kendisini zor ve acı günler, ağır sorumluluklar bekliyordu.
Çengelköy’de Geçen Sancılı Anlar
Hatıratında, padişahlığı kabul edip etmeme konusunda Çengelköy’de yaşadığı kararsızlığı ve karar verme safhasında çektiği sancıları şöyle ifade edecekti: “O gece ibâdet ve taatle meşgul oldum. Abdestli olarak yattım ve âdeta istihâreye daldım. Nefsimle murâkabe ve mücâdele ettim. Nihayet cedlerimden bana tevcih eden saltanatın sorumluluğunu kabul etmeyerek istifa edecek olursam, vatanî görevden kaçmış, şahsımı düşünmüş olacağım, dedim. Mücerred bir cins fedakârlık hissiyle saltanat makamını kabule karar verdim.”
Başkâtibi Ali Fuat Bey’e (Türkgeldi), ilerlemiş yaşında neden tahta çıkmayı kabul ettiği sadedinde sarf ettiği şu sözler, Sultan Vahdeddin’in, kendisini bekleyen takat yetmez mesuliyetlerin ve hayatî görevlerin farkında ve idrakinde olduğunu açıkça göstermektedir:
“Ben devlet ve memleketine bir hizmet etmek ümidinde bulunmasaydım Çengel Köyü’ndeki köşkümde rahat rahat otururken bu ağır sorumluluğu kabul etmezdim. Bu yaştan sonra mezarıma padişah yazdırmak hevesinde değilim! Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum. Saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim.”
Saray Nazırı Avni Paşa’ya sarf ettiği acı sözler de oldukça düşündürücüydü: “Doğrusu bize hükümdarlık değil, türbedarlık mukadder imiş. Görüyorsunuz vatan virâneye dönmüş, düşman işgalinin her türlüsünü görüyoruz! Anadolu ateş içindedir... Bana bugün mazinin hatalarını üstlenmek düştü... Ben talih ve kaderim gereği hiç sorumlu olmadığım maziden miras aldığım bu elim olayların içindeyim... Allah cümlemizi hatadan ve belâdan muhafaza buyursun.”
Avni Paşa’ya San Remo’da ise şunları söyleyecekti “Esasen ben saltanat âşığı da değildim. Çengelköy’ünün saf havasına ve köy hayatına alışmış idim… Ben Çengelköy’de köşkümde ava gitmeye, açık havada yaşamaya alışmış bir adamım. Zayıf, naif, sağlıksız bir insanım. Bu saltanat daha ilk günden hiç hoşuma gitmedi.”
Padişah olur olmaz mevcut hükümetten şunları talep etmişti: Müslümanlığın gerçek kurallarının muhafaza edilip tatbik edilmesi, Osmanlı Devleti’nin onur ve itibarının korunması, adâlet ve güvenliğin sağlanması, devlet hizmetlerinde çalışan kişilerin ehil ve namuslu kişilerden seçilmesi.
Osmanlı’dan önce, müttefikleri yenilgiyi kabul ederek savaştan çekilmek zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Osmanlı da hükmen yenilmiş sayılıyordu. Bu arada, Osmanlı’yı içinde sürüklendiği büyük felakete sokan İttihatçıların önde gelenlerinden Enver ve Talat Paşalar da çareyi, ülkeyi terk etmekte bulmuşlardı. Savaş, Osmanlı namına daha kötü, önü alınamaz bir hâle dönüşmeden kötü gidişata acilen “dur” denilmesi gerekiyordu. Osmanlı’nın savaşı biran evvel sona erdirmesi ve İtilaf Devletlerinin lideri olan İngilizlerle bir ateşkes antlaşması imzalaması icap ediyordu.
O günlerde Padişah Vahdeddin sık sık şu sözü söyler olmuştu: “Ben neticeyi iyi görmüyorum. Ah şu işin içinden az zararla çıkabilsek!” Yıllar sonra San Remo’da, 11 Eylül 1923 tarihinde İtalyan Eko dö Pari gazetesine verdiği mülakatta da aynı şeyi söyleyecekti: “Benim yegâne emelim sulh yapmaktı.” Padişahın gösterdiği olağanüstü çaba noktasında damadı İsmail Hakkı Bey’in (Okday) tespiti gayet çarpıcıdır: “Osmanlı Devleti’ni, sonu kötüye giden ve nasıl neticeleneceği daha o zamandan belli olan ümitsiz bir harpten çekip çıkararak, emin bir sulha kavuşturmak teşebbüsü ilk defa olarak Sultan Vahideddin Han’dan gelmiştir.”
Kaynakça:
Lütfi Simavi, Osmanlı Sarayının Son Günleri, İstanbul 1973.
Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, 1987.
İbnül Emin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, c.4, İstanbul, 1982.
Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul, 1998.
Leyla Açba, Bir Çerkez Prensesinin Harem Hatıraları, İstanbul, 2010.
Osman Öndeş, Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, İstanbul, 2012.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.7, İstanbul, 1983.
Yıldız’dan Sanremo’ya (Nevzad Vahdeddin’in Hatıraları ve 150’liklerin Gurbet Maceraları), İstanbul, 1999.
Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdeddin Gurbet Cehenneminde, İstanbul, 1991.
Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler, İstanbul, 1992.
Simber Atay, “Osmanlı İmparatorluğunda Fotoğrafın Başlangıcı”, Türkler Ansiklopedisi, c.15.
Resmi Ceride, 9 Sefer 1342 (13 Eylül 1923), Sayı: 25.
İsmail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul, 1975.
İsmail Çolak, Son Osmanlı Vahdeddin, 5. Baskı, İstanbul, 2011.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Öncelikle kısaca kendi özgeçmişinizden bahseder misiniz?- Teşekkür ediyorum. Vakıf olarak böyle bir imkân sağladınız için. Darende’ye gelmekten her zaman olduğu gibi bu sefer de çok memnunuz. Gerçekte...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Prof. Dr. Süleyman Doğan ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun hazırladığı Darende’ye Adanmış Bir Ömür, Nasihat Yayınları arasında yerini aldı.Kitabın en dikkat çeken hususlarından biri Seyyid Osman Hulûsi E...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Karanlığı aydınlat, göz gözü görmez olduKaranlığın şamdanı, beyaz olsun azîzanYetmez ise şamdanın, nâr-ı beyza ışığıYıldız topla yerlere, nurlar dolsun azîzanÇağ değişti çoktandır, tanınmıyor çehresiM...
Şair: Celalettin KURT
İstanbul’da edebiyatçılarla, yazarlarla ve münevverlerle görüşmenin en güzel yolu bir konferans, söyleşi ya da edebî bir sohbete katılmaktır. Bir de ediplerin, âlimlerin ve hocaların cenazesinde onlar...
Yazar: Aydın BAŞAR