Kültür Sanat Ortamları
İstanbul’da edebiyatçılarla, yazarlarla ve münevverlerle görüşmenin en güzel yolu bir konferans, söyleşi ya da edebî bir sohbete katılmaktır. Bir de ediplerin, âlimlerin ve hocaların cenazesinde onlarla görüşmek mümkün olabilmektedir. Birçok yazarla katıldığım cenazelerde tanışmışımdır.
Efendiler Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.); “Hiçbir baba evladına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz.” buyurmuştur. Buna göre bir anne babanın en büyük vazifelerinden birisi de evlâdına edep veya âdap öğretmektir.
Bunun en güzel öğretileceği yerler kuşkusuz evlerdir. Daha sonra camilerdir. Bunun dışında bir de cemaat veya tarîkat sohbetleri, bir kültür kuruluşunun irfânî sohbetleri veya konferanslar, paneller, söyleşiler de oturup kalkmanın öğrenildiği yerlerdir. İnsan içine nasıl çıkılması gerektiği, kimin yanında ne kadar saygı gösterilmesi gerektiği en güzel buralarda öğrenilir.
Bilhassa nezih insanların bulunduğu kültür sanat ortamları bu edebin kazanılmasında önemli bir fonksiyona sahiptir. Bu anlamda sanat ve edebiyat ortamları birer eğlence mekânı değil birer terbiye müessesesidir. Oralarda gençler büyüklerin, üstadların birbirleri ile münasebetlerini gözlemler, aralarındaki çekişmelerin bile ince latifelerle yapıldığını fark ederler.
Bu ortamlar insanların karakterlerinin gelişmesinde müspet tesirler meydana getirir. İşte benim Mehmed Şevket Eygi Bey’in sohbetini dinlemem tam da böyle bir ortamda oldu. 2011 Mayıs’ının son günlerinde Cağaloğlu’nda bir yayınevinde yazar Mehmet Nuri Yardım Bey’in ev sahipliği yaptığı bir programa konuk olmuştu.
İkindi serinliğinde yapılan programa katılmış ve yaşayan bir tarihle buluşmanın zevkini hissetmiştim. Kültür sanat camiasından birçok önemli isim, toplantıya iştirak etmişti. Bu toplantının bana kazandırdığı, sadece konuşmacının anlattığı önemli bilgiler değil aynı zamanda büyüklerimin arasındaki diyaloglardan aldığım nezaket dersleriydi.
Tatlı Bir Latife
O günden bir hatırayı sizlerle paylaşayım. Toplantının ortalarına doğru yaşlı bir zat yüksek bir sesle; “Efendi Hazretleri sizi dinlemek bir şereftir. Bize de bir sandalye yok mu?” diyerek içeri girdi. Ön saflardaki bir beyefendi kendisine yerini verdi. Bu arada onunla Mehmed Şevket Eygi Bey arasında şöyle bir latife gerçekleşti:
– Şevket Bey ses gelmiyor, biraz bağırsanız.
– Hayır efendim, bağıramam ben ihtiyarım.
– Ben sizin gençliğinizi de bilirim, o zaman da böyle sessiz sessiz konuşurdunuz. Ve tebessümler…
Toplantının sonunda öğrendim ki, bu tebessümlere sebep olan yaşlı zat, konuşması ve üslûbuyla camiada tanınan usta yazar merhum Osman Akkuşak Bey’miş. Orada bulunan üstadlardan Dursun Gürlek Bey’in bana söylediğine göre eski İstanbul’u en iyi bilenlerden birisi de o imiş. Aynı zamanda lafı gediğine koymakta mâhir, dobra dobra konuşan bir zâtmış.
Toplantının bir bölümünde yazar Ekrem Kızıltaş Bey’e “Üstad Mehmed Şevket Eygi’yi bir de sizden dinleyelim.” diyerek söz verilince, Ekrem Bey teşekkür edip herkese iyi akşamlar diledikten sonra; “Üstadın bulunduğu bir ortamda benim konuşmam pek de uygun değil.” diyerek nazikçe bu teklifi reddetti. Bu da elbette ki büyüklere gösterilen hürmetin güzel bir örneğiydi. Dedim ya bu ortamlar tam da edep âdap öğrenilecek yerlerdir.
Toplantıya katılanlardan birisi de onlarca eseri olan yazar Ümit Şimşek Bey’di. Kendisi ile ayaküzeri tanışma imkânı buldum ve buna çok sevindim. Onun çok mahcûp bir hâli vardı. Nefsinin hoşuna gidecek şeyler duymak her insanın hoşuna giderken, o hak ettiği güzel sözleri bile bir utangaçlıkla karşılıyordu. Böyle ortamlara girmenin bana en büyük katkısı belki de böyle insanlarla tanışmama vesîle olmasıdır.
Böyle ortamlara girip de not tutmamak olmaz. Şimdi gelelim toplantıdan aldığım notlara. Mehmed Şevket Eygi Bey’in ilgimi çeken sözlerinden birisi şuydu: “Müslümanlar, musallî Müslümanlar ve musallâ Müslümanlar diye ikiye ayrılır. Yani namaz kılanlar ya da sadece musallâ taşına geldiğinde camiye uğrayanlar…”
Kelimesi kelimesine not aldığım dikkat çekici sözlerinden birisi de şuydu: “İki büyük şeyh efendinin sözünü dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı. Bütün gazetelerim elimden çıktı, gırtlağıma kadar borca battım. Birincisi Mehmed Zahid Kotku Efendi; ‘Gazeteyi hemen bırak, başkasına sat.’ dedi. Sami Ramazanoğlu Efendi de beni husûsî yanına çağırtıp ‘Çok tenkitlerde bulunuyorsun bunu yapma.’ dedi. İkisini de dinlemediğime çok pişman oldum.”
Daha sonraki zaman diliminde Mehmed Şevket Eygi Bey’in katıldığı birçok programa dinleyici olarak katıldım. Bunlardan aldığım notlarımın bazılarını da İrfan Yolculuğu adlı kitabımda özetledim. Onu hep yaşadığımız bu çağda bize irfan medeniyetinin şifrelerini sunan önemli bir münevver olarak gördüm.
Zevk-i Selim
Mehmed Şevket Eygi Bey’in konferanslarına gittiğim dönemlerde birtakım anlayışlarımda bazı değişimler yaşamaya başladım. Onun irfan medeniyetine dair sözleri bende ciddî tesirler meydana getirdi. Onu tanıdıktan sonra daha önce gözümü tırmalamayan duvardaki levhalar gözümü tırmalamaya başladı örneğin. Ahşap süsü verilmiş üstünde Arap harfleri ile bazı âyet ve hadisler yazılı plâstik levhalardı bunlar. Bu levhaları indirmeli ve yerine gerçek ahşaptan estetik levhalar koymalıydım.
Ne zamana kadar incelikten uzak olacağım? Böyle bir soru sormaya başladım kendi kendime. Bazı düzensizliklerim, dağınıklıklarım aklıma geldi. Bunları da mutlaka düzeltmeliyim diye içimden geçirdim. Hatta kendi kıyafetlerime önem vermemem konusunda da ilk defa yanlış yaptığımı düşünmeye başladım. Ben bir Müslümandım ve yeryüzündeki en tertipli ve en düzenli insan ben olmalıydım. Çünkü benim Peygamberim öyleydi.
Bir sınıf atlama merakından veya dünyaya gereğinden fazla önem verme düşüncesinden dolayı değildi bu yeni düşüncelerim. Bir incelik kazanma niyeti ile ilgiliydi ve bu inceliği aslında ben çok daha önceden kazanmalıydım. Dıştaki dağınıklık ve düzensizlik, aslında içteki dağınıklık ve düzensizliğin alametiydi. İçim düzenli olursa zevk-i selim de kendiliğinden gelirdi.
Sedef işlemeli bir sehpa artık gözüme daha güzel görünüyordu. Eski bir yazımda bakır bir kâseden, eski ahşap kaplamalı bir radyodan ve eski kilimlerden bahsetmiş, onlardaki güzelliği anlatmaya çalışmıştım. Şimdi anlıyorum ki yeryüzünde daha nice el emeği göz nûru güzellikler varmış. Allah yeryüzündeki bütün nimetleri güzel bir şekilde yaratmış. Meselâ, bir kahve kokusu ne kadar güzeldir öyle değil mi? Ben bu güzelliğin farkındayım ama “Hayatında hiç güzel bir kahve içtin mi?” diye soracak olursanız; “Hayır!” derim.
Biz bu nimetten neden kendimizi mahrum bırakmıştık peki? Bunu da kendi kendimize sormalıyız. Allahu Teâlâ bu nimeti bizim istifademiz için yaratmıştı oysa. Bu helâl rızıktan yiyip içerek fakat israf etmeyerek pekâlâ Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilirdik. Bu tür düşünceler Mehmed Şevket Eygi Bey ile tanışıp sohbet ettikten sonra bana fazla uğrar oldu. Bende bu duyguların uyanmasına sebep olan bizzat kendisiydi.
Aydın BAŞAR
Yazar
Kasır; hükümdarların, yönetici kesimden kimselerin kullanımı için inşâ edilmiş özel yapıdır. Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle birlikte başlayan Türk mimarisinin yeni döneminde inşâ edilen yapılar içeri...
Yazar: Resul KESENCELİ
Prof. Dr. Süleyman Doğan ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun hazırladığı Darende’ye Adanmış Bir Ömür, Nasihat Yayınları arasında yerini aldı.Kitabın en dikkat çeken hususlarından biri Seyyid Osman Hulûsi E...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Kur'ân-ı Kerim'in üslûbuna baktığımız zaman, bir taraftan kıssalar ve inanç esasları anlatılırken diğer taraftan da şeriatın hükümleri ve ahlâkın prensipleri bildiriliyor. Zaman zaman da cihad bahisle...
Yazar: Aydın BAŞAR
Yiğit insan, mert insan, dava adamı, gönül adamı Muhsin Yazıcıoğlu’nun elim bir helikopter kazası sonucu vefât etmesi, tüm sevenlerini yaraladığı gibi bizim yüreğimizde de derin yaralar açmıştı. Kayıp...
Yazar: Aydın BAŞAR