Beylerbeyi Sarayı ve Son Misafiri Abdülhamid Han
Temelleri, Sultan II. Mahmud (1808-1839) döneminde atılan ve ahşap bir saray olarak inşâ edilen Beylerbeyi Sarayı, sonraki yıllarda yanmış ve Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından 1863-1865 arasında yeniden inşâ edilerek bugünkü hâlini almıştır.
Resmî açılışı 21 Nisan 1865 tarihinde gerçekleşen Beylerbeyi Sarayı, yazlık saray işlevi görmüş; özellikle yabancı devlet misafirlerinin ağırlanmasında kullanılmıştır. Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph (1869), Fransız İmparatoriçesi Eugénie (1869), Karadağ Prensi Nikola (1874) ve Alman İmparatoru II. Wilhelm gibi çok sayıda konuk burada ağırlanmıştır. Sarayın son ağır sakini ise Sultan II. Abdülhamid olmuştur. Hayatının son altı yılını bu sarayda geçirmiş ve burada vefat etmiştir.
Devrik Hünkâr’a Beylerbeyi’nde Sıkı Tarassut
Sultan Abdülhamid, 1909’da İttihatçılar tarafından tahttan indirilince Selanik’teki Alatini Köşkü’nde mecburî ikâmete maruz bırakılmış; 1912’de patlak veren I. Balkan Harbi esnasında ise Selanik’in elden çıkması söz konusu olunca İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından şehri terke mecbur bırakılarak İstanbul Beylerbeyi Sarayı’na nakledilmiştir.
Vefat edeceği yıla kadar da burada yaşamış, sıkı gözetim ve denetim altında tutularak dış dünya ile bağlantı kurmasına izin verilmemiştir. Zaman zaman aile fertlerinden ve devlet ileri gelenlerinden bazılarının kendisini kısıtlı şartlar dâhilinde ziyaret etmesine müsaade edilmiştir.
Konuyla ilgili kızı Ayşe Osmanoğlu’nun hatıralarında zikrettiği anı, keder ve teessür doludur:
“Babamın mutad hava alma saatlerini bilirdik. Beklediğimiz dakika nihayet gelmişti. Harem kapısının açıldığını, babamın çıktığını görüyorduk. Babamı âdeta karşımda görüyordum. Aman Ya Rabbi! Sevgili babamı, annemi görüyordum. Ağlamaktan dürbünlerin camları görmez oluyordu. Babam binek taşında dolaşıyordu. Bizim tarafa döndükçe bizi görüyor zannediyorduk. Kaç yıl sonra bu kadarcık olsun görmek kısmet olmuştu. Hem Allah’ıma şükrediyor, hem de doya doya bakmak istiyordum.
Dürbün onları bana pek yaklaştırıyordu. Elime gayet büyük mendil gibi beyaz bir kumaş aldım. Olanca kuvvetimle sallamaya başladım. Babam bizim tarafa doğru döndü, baktı. Babam selâm veriyor gibi elini başına götürdü. Yıllardan sonra babamı, annemi sıhhatte bu kadarcık olsun görmek bana çok büyük teselli olmuş, sevindirmişti.”
23 Eylül 2009’da vefat eden torunu Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu’nun, dedesi Sultan Abdülhamid ile Beylerbeyi Sarayı’ndaki görüşmelerine dair şu hatıratı da oldukça enteresandır:
“Çocukken Beylerbeyi Sarayı’nda dedemi üç defa gördüm. Babamı içeri sokmadılar, annemle birlikte onu ziyarete giderdik. Bizi kanepeye oturturdu, başımı okşardı. Çok detaylı hatırlayamıyorum ama o zamana kadar beni sakallı biri öpmemişti, dedemin sakalını iyi hatırlıyorum.”
Talat Paşa’yı Etkileyen Beylerbeyi Ziyareti
Talat Paşa, Çanakkale Savaşı’nın alacağı muhtemel hâle göre, başşehrin Konya’ya, kendisinin de Bursa’ya nakledilme mecburiyetinin doğabileceğini tebliğ etmek üzere Beylerbeyi Sarayı’na devrik sultanı ziyarete gitmiştir.
Sultan ise, Fethi Okyar’ın anlattıklarına göre Trablusgarp ve Balkan Harplerine yol açtıklarını, Arnavutları ve Arapları darılttıklarını; kısacası İttihatçıların bütün hatalarını birer birer sayıp dökerek, Talat Paşa’yı baştan aşağıya iyice haşlamıştı. Buna karşılık Talat Paşa da, hiç sesini çıkarmadan Abdülhamid Han’ı dinlemeyi ve hiçbir şey söylemeden saraydan ayrılmayı tercih etmişti. Hatta Sultan Abdülhamid’in huzurundan ayrılırken gözyaşlarına boğulmuş ve görüşmeden fevkalâde istifâde ettiğini ve hatalarını anladıklarını ifade etmiştir.
Talat Paşa ile Abdülhamid Han arasındaki ilişkiyle alakalı enteresan bir gelişme de, sultanın cenaze merasimi münâsebetiyle zuhur etmiştir. Talat Paşa, Sultan Abdülhamid’in 10 Şubat 1918’deki cenaze merasimine katılmış, hatta duyduğu pişmanlığın hâsıl ettiği üzüntü sonucunda gözyaşlarını tutamamış, elini yüzüne kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştır.
Ölmeden kıymetini bilemedikleri Sultan Abdülhamid’in büyüklüğü hakkında Talat Paşa, vefatı dolayısıyla geç de olsa şu acı itirafları yapma içtenliğini göstermiştir:
“Ben, Abdülhamid’in herhâlde dostu değilim; fakat şunu da itiraf etmeliyim ki, o, Avrupa siyasetinde büyük bir tecrübe sahibiydi. Hatta bazı hükümdarlarla diplomatlar üzerinde mühim tesirleri vardı. Tam onun Avrupa hükümdarlarıyla alakasından ve hanedanlar üzerindeki nüfûzundan istifade edeceğimiz bir sırada öldü. Bir gün bizim işimize yarayabilirdi. Yazık!”
Enver Paşa’nın Ziyareti ve Kendisine Yapılan Uyarılar
Başkumandan Vekili Enver Paşa da Abdülhamid Han’ı harp yıllarında Beylerbeyi Sarayı’nda birkaç defa ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerinden birinde Enver Paşa, harbin nazik bir safhasında gidişat hakkında kendisine danışmış ve tam olarak şu cevabı almıştır:
“Bir gemiyi kaptan yürütür. Fırtına ve tehlikenin ne taraftan geleceğini yine kaptan keşfeder. Gemisini de ona göre idare eder. Dışarıdakiler bunu nasıl anlayabilir? Bu vaziyette benim ne yürütecek bir fikrim, ne de teklif edilecek bir tedbirim olabilir. Ben tecerrüt etmiş (her şeyden uzaklaşmış) bir adam olduğum için şimdiki hâl karşısında bir şey söyleyemezsem de, denizlere hâkim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın ne yapabileceğini düşünmek kâfidir.”
Sultan Abdülhamid, Enver Paşa gittikten sonra da şunları söylemiştir: “Günün birinde umumî harbin çıkacağına hiç şüphe yoktu. Fakat bizim bu işe atılmamız büyük bir cehâlet ve tedbirsizliktir. Selâmetimiz, tarafsız kalmaktaydı. Bu hâle geldikten sonra çaresiz sonuna kadar gidilecektir.” Abdülhamid, son olarak fevkalâde kederli ve karamsar bir rûh hâli içinde “Allah, devleti bu hâle getirenleri kahretsin!” demiştir.
Vasiyeti ve İlâhî Huzur’a Erişi
Nitekim Sultan Abdülhamid Han, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı’nın çöküşünü görmeden 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda fâni hayata veda etmiştir. Şöyle ki:
Vefat edeceği günün sabahı kalktı ve abdest alıp son namazını kıldı. Son dakikalara kadar kendini kaybetmedi, hatta vasiyetini bile yaptı: Göğsüne “Ahidnâme Duâsı” konacak, yüzüne “Hırka-i Saadet Dest¬ma¬li” (Bezi) ve üstüne de siyah ‘Kâbe Örtüsü’ örtülecekti.”
Aynı gün akşama doğru rûhunu Rahmân’a teslim eden Son Sultan’ın vasiyeti harfiyen yerine getirildi. Saraydan çıkan irade gereğince, büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesine defnedildi. Görgü şâhidi tarihçi Ahmed Refik’in anlatışına göre, Abdülhamid Han’ın tabut içinde beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan çıplak göğsünde ahidnâme duâsı, yüzünde siyah bir Kâbe örtüsüyle, aksakalıyla ve ebediyete doğru kapanmış gözleriyle Hırka-i Saâdet Dairesi’nde yatışı cidden elim ve son derece ibret vericiydi.
Büyük sultan, huşu içinde İlâhî Huzur’a gitmişti. Cenazesinde, o zamana kadar hiç görülmemiş ölçüde bir kalabalık vardı. Daha doğrusu İstanbul, tarihinde böylesi kalabalığı belki de görmemişti. Son devir Osmanlı padişahları içinde en muhteşem cenaze merasimine sahne oldu. Dostu ve düşmanı, herkes cenazeye iştirak etti.
Saltanatı boyunca kendisine karşı amansızca muhâlefet edenler, ona her türlü iftirayı ve çirkinliği yakıştıranlar, en azından son bir pişmanlık ve vicdan azabıyla cenazesine koşmuşlar ve hayattayken göstermedikleri insanlık ve saygıyı, hiç olmazsa onu son ebedî yolculuğuna uğurlarken gösterebilmeyi başarmışlardı.
Nihayet, Gök Sultan’ın na’şı, kılınan cenaze namazından sonra, “saltanatı esnasında vefat etmiş bir hükümdar gibi” büyük bir merasim eşliğinde toprağa verilmiştir. Osmanlı’nın haşmetli olduğu kadar dağdağalı da olan bir devri böylece kapanmıştır.
Arkasından Söylenen Hakkını Teslim Eden Sözler
İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey, siyasî hayatı boyunca rakibi olmasına rağmen Abdülhamid’in vefatını öğrendiği zaman onun büyüklüğünü takdirden kendini alı koyamamıştır: “Ne büyük kayıp! Hasmımdı, ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti!”
40 yıl müddetle Osmanlı donanmasında hizmet etmiş olan Amiral Sir Henry Woods, şu çarpıcı görüş ve iddiayı öne sürmüştür: “Abdülhamid, şimdiye kadar gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müstesna yeri işgal edenlerden biridir.”
1877’de İstanbul’a gelen Avusturya-Macaristan büyükelçisi Viktor Graf Dubsky, Ulu Han hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Hayret verici bir şey ama doğruydu. Devlet erkânı sadece kısa mesafede ileri görebiliyordu. Geniş zâviyeli bir ihata kabiliyetleri yoktu. Abdülhamid’in ise aksine fazla ihata niteliği vardı. Bu zıtlık telafi edilemezdi. Edilemeyince de devlet idaresinde başlayan aksaklıklar ileride daha vahim sonuçlar verecekti.”
İngiliz casusu olarak bilinen Yahudi asıllı Türkolog Armi¬nius Vambery, İngiliz dışişlerine gönderdiği raporda hakkında şunları söylemiştir: “Padişahtan korkabilir, hatta nefret edebilirsiniz; ama çalışkanlığını ve adâletini asla inkâr edemezsiniz. Demir gibi bir irade, makul bir aklıselim, kibar ve nazik bir tavrı hareket, Türk ve İslâm terbiyesi mümessili (temsilcisi)! İşte Sultan Hamid budur.”
Amerikan büyükelçisi S. S. Cox da Vambery’le hemfikirdir: “Türk ilerlemesini gerçekleştiren yegâne şahıs Sultan Hamid’dir. Bütün vaktini buna hasretmiştir. Müsamahalı bir hükümdardır. Bazı kibirli Avrupa Devletleri onu numune kabul etmelidirler.”
Elisabeth Wormeley Latimer’in, Abdülhamid Han’ın batmakta olan devleti olağanüstü bir gayretle nasıl kurtarmaya çalıştığına dair tespitleri manidardır: “II. Abdülhamid, Türk tarihinin en karanlık ve buhranlı zamanında, muazzam bir mesuliyeti üzerine alarak tahta oturdu. Sultan Hamid, vezirlerini fersah fersah geride bırakan bir enerjiyle çalıştı. Mahvolmakta olan koca Osmanlı İmparatorluğu’nu fevkalâde iyi idare etmekle kalmadı, onu yükseltmeye çalıştı.”
1890’larda Abdülhamid ile sarayda tanışıp görüşen Amerikalı gazeteci Sidney Whitman, ondaki nezaket, vakar ve zarafete nasıl tutulduğunu şu hayranlık yüklü sözlerle dile getirmiştir: “Bu olağanüstü adamı küçültmek için o kadar çok şey yazılmıştır ki, üzerimde bıraktığı nezaket ve içtenlik izlenimi tekrarlamaktan kendimi alamayacağım. Abdülhamid, kendisiyle temasa gelenlerin sempatisini kazanan nadir rastlanır bir nezaket, sade bir vakar ve davranış zarafetine sahipti.”
Almanya’nın siyasî birliğini sağlayan ünlü politikacı Bismark da, Abdülhamid’in hakkıyla anlaşılamadığı ve haksız hükümlere maruz kaldığını düşünmüştür: “Bana göre o, Haliç kıyılarında bulunanların hepsinden daha yüksek bir diplomattır. Ona karşı âdilâne hüküm verilmediği kanaatindeyim.”
Kaynakça:
Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul, 1984.
Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1986.
Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Haz: C. Kutay, İstanbul, 1980.
Ziya Şakir (Soko), Talat, Enver ve Cemal Paşalar, İstanbul, 1944.
Ahmed Refik, Sultan Abdülhamid-i Sâni’nin Nâşı Önünde, İstanbul, 1918.
İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Sultan II. Abdülhamid’in Hâl’i ve Ölümüne Dair Vesikalar”, Belleten Dergisi, Sayı: 37-40.
Ahmet Kabaklı, Temelllerin Duruşması, İstanbul, 1990.
Henry F. Woods, Türkiye Anıları, Çeviren: F. Çoker, İstanbul, 1976.
İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda, İstanbul, 1985.
Mustafa Müftüoğlu, Her Yönüyle Sultan İkinci Abdülhamid, İstanbul, 1985.
Orhan Koloğlu, Avrupa’nın Kıskacında Abdülhamid, İstanbul, 2005.
Türkiye Gazetesi, 24 Eylül 2009.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Kurtuluş Savaşı’nın o zorlu ve sıkıntılı zamanlarında Ankara’daki Cebeci Hastanesi’nde, her gün ayrı bir can pazarı yaşanıyordu. Bu can pazarında, bitmek tükenmek bilmeyen bir hayatta kalma mücadelesi...
Yazar: İsmail ÇOLAK
-Gel ha gönül havalanma, Engin ol gönül engin ol- Sivas/Şarkışla türküsüSendelersin bir an gelir,“Engin ol gönül engin ol.”Elbet bir gün sıran gelir, Engin ol gönül engin ol.Bükül...
Şair: Yusuf DURSUN
yüzyılın sonlarına doğru Sultan III. Selim’in emriyle inşâ edilen Yıldız Sarayı, bilhassa Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Vahdeddin’in saltanatları döneminde ana saray olarak kullanılmış ve pek çok mü...
Yazar: İsmail ÇOLAK
İnsanın etrafındakilerle ilişkileri her zaman aynı düzlemde yürümez. İnişler ve çıkışlar olur. Uzun bir süre gâyet seviyeli ve muhabbetli devam eden arkadaşlığın bir tartışma ile zedelendiğini çok gör...
Yazar: Enbiya YILDIRIM