Nâbi’nin “Unudulmış” Redifli Gazeli
Nâbî'nin “unudulmış” redifli gazeli onun kendi zamanından ve zamanının insanlarından şikâyetini baştan sona renkli ifadelerle dile getiren önemli bir şiirdir. Bu gazel kendi zamanının röntgenini çekerken günümüze de ışık tutmaktadır. Bu gazelin penceresinden, şairin devrinden ve devrinin insanlarından şikâyetlerini tesbit etmeye çalışacağız. Şair yaşadığı devirden hoşnut değildir. Bu devrin en belirgin özelliği “undulmış” redifinde saklıdır. Her şeyden önce kıymetli insanlar, azizler unutulmuş; toplum, değerli insanlara kıymet verme özelliğini yitirmiştir; toplumda bir ters yüz olma durumu söz konusudur. Bu durum şairin yaşadığı dönemle ilgilidir. Nâbî, devletin bütün kurumlarıyla sıkıntı içinde bulunduğunu tesbit eder: Rüşvet tedavisi güç bir hastalık gibi toplumu sarmış, valilik, kadılık, paşalık gibi görevler rüşvetle alınır verilir olmuştur. Zulüm sıradan bir duruma gelmiştir. Liyâkat unutulmuş torpili ve parası olan dilediği makama gelme imkânına kavuşmuştur. Nâbî, bu durumu, “Büyükler unutulmuş, yerlerini küçükler (sıradan insanlar) almış.” diyerek anlatır:
Bir devrde geldük ki ʻazîzân unudulmış
Tutmış yirini hurd ü büzürgân unudulmış
(Bir devirde geldik ki azizler unutulmuş, onların küçükler yerini tutmuş; büyükler unutulmuş.)
Nâbî yaşadığı çağa eleştirel gözle bakan bir yüksek rütbeli Osmanlı memurudur. Mensup olduğu devletin içine düştüğü yozlaşmadan oldukça rahatsızdır. Bulunduğu yüksek makamlar, ilişkide bulunduğu devlet yöneticilerinin ve halkın bu yozlaşmadan ne kadar etkilendiğinin farkında olmak onu huzursuz etmektedir. Yaşanılanların, problemlerin sebepleri üzerinde derin tahliller ve analizler yapan Nâbî, tesbit ve tenkitlerini şiir diliyle yapmayı tercih etmiştir. Bu durum, aynı zamanda mizacına uygun düşen hikemî şiirin de bir özelliğidir. Şair, küçüklerle büyüklerin yer değiştirmesinden derin bir ıstırap duymaktadır.
Azîzân kelimesi muhterem, saygı duyulan insan anlamına geldiği gibi tasavvufta, “velî, ermiş” demektir. Nâbî, bu kelimeyi bütün anlamlarını çağrıştıracak biçimde kullanıyor. Azîzân kelimesini ikinci mısrada “büzürgân” diyerek açıklamak ihtiyacını duymuştur. Büyük, muhterem, saygı duyulanlar unutulmuş, onların yerlerini küçük, değersiz liyakatsiz insanlar almıştır.
Nâbî’nin bazı beyitlerinde azîzân karşılığı diyebileceğimiz “ehl-i himmet” terkibini kullandığını görüyoruz. Azîz, tasavvuf dilinde ermiş demektir. Ermişler insanların mânevî dertlerine çare oldukları gibi maddî sıkıntılarında da yardımcı olma gayretinde olan seçkin insanlardır. Acının kederin bunalttığı zamanlarda insanın yardımına koşarlar. Nâbî, döneminde insanların sorunlarını çözmeye gayret eden, âdetâ bir kale gibi koruma vazifesi gören himmet ehlinin azaldığını bundan dolayı insanların nereye, kime sığınacaklarını bilemediklerini şu beyitle gözler önüne serer:
Ceyş-i gamdan kanda itsün ilticâ ehl-i niyâz
Kalʻa-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış
(Gam ordusundan istek sahipleri, ihtiyaç sahipleri nereye sığınsın? Ey Nâbî himmet kalesinde burç ve beden kalmamış.)
Himmet ehli ortadan çekilince onların yerini bencil, çıkarından başka şey düşünmeyen insanlar almıştır. Bu dönemde, müracaat mevkiinde bulunan kişiler kendilerinden bir şeyler isteyen ihtiyaç sahiplerine sadece çatık kaş ve asık suratla bakmakla yetiniyor, kimsenin derdine derman olmuyorlar. İnsanın kadrini bilmeyen, kendi çıkarlarında fânî olmuş bu tiplerin bulundukları sofralarda nimetin de nimet yerinin de, daha doğrusu dünyanın de lezzeti elbette kalmayacaktır.
Ehl-i himemün câyını hod-kâmlar almış
Niʻmetkede-i himmetün lezzeti gitmiş
(Himmet sahiplerinin yerini benciller almış, himmet nimetliğinin lezzeti gitmiş.)
Nâbî, başka gazellerinde de bu durumdan memnun olmadığını dile getirmiş, iş başındakilerin liyâkate değer vermemeleri ve değerli insanların kıymetini bilmemelerinden dolayı eleştirir. Gözlem ve tecrübelerine dayanarak şair, üstlendiği görevi hakkıyla yapan, işi kişiliğinin aynası olan insanların lâyık oldukları ilgi ve saygıyı görmediklerini tesbit eder. Kâbiliyet çarşısında gerçekten değerli insanların değerini tartabilecek terazi yoktur. Nâbî’nin acı serzenişleri şairâne ifadeler değil, gerçeğin vezne çekilmiş, damıtılmış halidir. Devletin ilerlemesi ancak liyâkatle mümkündür; kayırma, rüşvet ve türlü desteklerle yeteneksizlerin görevlere gelmesi çöküşün en başta gelen amilleridir:
Kadrin anlar yok bilür yok merdüm-i sencîdenün
Çâr-sû-yı kâbiliyyetde terâzû kalmamış
(Değerli insanın kadrini anlayacak, bilecek kimse yok; kâbiliyet çarşısında terazi kalmamış.)
Meclislerden hünerli, liyâkatli insanlar çekilmiş onların yerlerini mangır kuşu gibi değersiz, sıradan, hiçbir özelliği olmayan insanlar almıştır. Mangır kuşu, bir yüzünde yazı, diğer yüzünde kuş figürü bulunan değeri düşük madeni para.
Nâbî, döneminde hünerin bir değer ifade etmediğini insanlık çarşısında geçerli olan hünerin; arkadaşlık, dostluk bahçelerine ayrılık, nifak çamurları sıçratmak, temiz, dürüst insanları türlü iftiralarla gözden düşürmek olduğunu belirtmiştir:
Hüner Nâbiyâ ebnâ-yı ʻasrun iʻtikâdında
Riyâz-ı ülfete çirk-âbe-efşân-ı nifâk olmak
(Ey Nâbî, asrın çocuklarının inancında hüner, dostluk bahçelerine fitne çamurları sıçratmaktır.)
Gitmiş nemeki mâʼide-i hân-ı vefânun
ʻÂlemde hukûk-ı nemek ü nân unudulmış
(Dünyada vefa sofrasının tuzu gitmiş, tuz ve ekmek hakları unutulmuş.)
Liyâkat göz ardı edilince düzenin şirazesi koptuğundan perişanlık her yere dal budak salmış. Meclislere boşboğazlar doluşup sohbetin tadı tuzu kaçmış, vefa sadece bir semt adı olarak hafızalarda kalmıştır. Tuz ekmek hakkına riâyet unutulmuştur. Vefayı bir sofraya benzetmek ilginç...
İnsanoğlunun hamurunda vefa mayası kalmayınca dünya sayfasında gönül hoşluğu da silinip gitmiştir:
Nakş-ı safâ sahîfe-i ʻâlemde kalmamış
Bû-yı vefâ hamîre-i âdemde kalmamış
(Dünya sayfasında gönül şenliği, zevki, yazısı kalmamış, insanın mayasında vefa kokusu kalmamış.)
Nâbî’nin vurgulayarak üzerinde durduğu bir konu kerem, yani asâlet, soyluluk ve bu hasletlerin gereği olan cömertliktir. Bir toplumu ayakta tutan dinamiklerin başında elinde imkân olanların ihtiyaç sahiplerine gösterdikleri cömertlik, el açıklığıdır. Hasislik cemiyette yayılmış, cömertliğin adı okunmuyorsa kargaşa, kin ve bozgunculuk yakın demektir. Kerem, cömertlik toplumlar için âb-ı hayat (bengisu) kadar mühimdir. Nâbî’ye göre kerem eli, ismet eteği yerlere düşmüş, bu âb-ı hayat (bengisu) çeşmesinin üstünü çerçöp, süprüntüler kaplamıştır:
Nâ-pâk yatur dest-i kerem dâmen-i ʻismet
Has-pûş kalup çeşme-i hayvân unudulmış
(Kerem eli, ismet, iffet eteği kirlenmiş yatar, bengisu çeşmesi ise çer çöple örtülerek unutulmuş.)
Şair düşüncesini pekiştirmek için şu beyti terennüm eder:
Gül-sitân-ı dehre geldük reng yok bû kalmamış
Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-ı dil-cû kalmamış
(Dünya gül bahçesine geldik, baktık ki renk yok, koku kalmamış. Kerem, cömertlik gölgesi salan gönül çekici bir ağaç kalmamış.)
Dünya bir gül bahçesi gibi görünse de koku ve rengini yitirmiştir. Bu bahçede insanları cezb edecek, kendine çekecek, gölgesine sığınılabilecek bir kerem gölgeliği kalmamıştır. Bu asırda kimsenin anlamını çözemediği “lütuf”, “ata”, “iyilik” ve “ihsan” kelimeleri mânâsız bir şekilde ağızlarda dolaşmaktadır. Aşağılık yaradılışlı insanlardan iyilik ummak, yüzsuyu dökmekten başka bir işe yaramaz ve aslında doğru da değildir. Cimrilik toplumda o denli yayılmıştır ki eğer altında, arkasında şöhret beklentisi yoksa kimse cömertlik yapmaz:
İtmez zuhûr ʻasrda bir kimseden kerem
Zımnında kasd-i dâʻiye-i şöhret olmasa
(Bu asırda altında şöhret isteği olmasa hiç kimseden bir kerem (cömertlik) görünmez.)
Şair gönlüne, yarasını boş yere kimseye göstermemesini, zira zamanın hokkasında merhem yoktur. Merhem yerine gönül incitici sözler duyma ihtimal dışı değildir:
ʻArz eyleme bîhûde yire zahmunı ey dil
Yok hokka-ı eyyâmda merhem ne virürler
(Ey gönül, boş yere yaranı gösterme, zamanın hokkasında merhem yok, ne verecekler!)
İhsan, bağışlama, iyilik yerini cimriliğe bırakmış, cömertliğin tahtını pintilik ele geçirmiştir:
Kabz eylemiş imsâk makâmını ʻatânun
Hisset yirin almış keremün şöhreti gitmiş
(Bağışın yerini pintilik, cimrilik tutmuş, ele geçirmiş; hasislik yerini almış, cömertliğin şöhreti gitmiş.)
Muhabbet meydanının başıboş kalmış çünkü kadın yaradılışlılar meydanı ele geçirmiş, mert insanlar unutulup gitmiş. Kısaca aşk, aşk olmaktan çıkmıştır:
Kalmış ser-i meydân-ı mahabbet tek ü tenhâ
Zen-tabʻlar almış yirin merdân unudulmış
(Muhabbet meydanının başı bomboş kalmış; yerini kadın tabiatlıların aldığı yiğitler unutulmuş.)
Aşkın temel prensibi doğruluk, dolayısıyla sadâkat olduğu hâlde yalan dizginleri ele geçirmiştir. Yalan doğruluk kılığına bürünüp ortalığı ele geçirmiş “yalan” kelimesini adı unutulmuş. Yalanın en tehlikeli hâli “sıdk” elbisesi giyip ortalığı sarmasıdır:
Dürûğ igen o kadar buldı şöhret ey Nâbî
Ki girdi şûret-i sıdka güm oldı nâm-ı dürûğ
(Ey Nâbî, yalan o kadar şöhret buldu ki doğruluk şekline girdi, yalanın adı kayboldu.)
Sadakat hor görülmekte, iyilik, sosyal güven yoksul düşmüş, toplum yalanın ihtişamı altında perişan olmaktadır. Dostluklar hor, iyilik fakir düşmüştür. Yalanın sûrî ihtişamı dünyayı gösterişe bastırmıştır. Dostluklar, güzellerin söz verme binaları gibi, soğukluğun etkisiyle buz üstünde hareket gibi, kaygan ve temelsizdir. Daha açık bir ifadeyle, insanlar arasındaki güvensizlik sosyal bir soğukluğa dönüşerek dostluklar çok yüzeysel ve hemen bozulabilecek bir hale gelmiştir:
Binâ-yı ʻahd-ı hûbân gibi teʼŝîr-i bürûdetden
Buz üstinde turur hep şimd-i bünyân-ı sadâkatlar
(Soğuktan, güzellerin sözünün binası gibi şimdi dostluklar, doğruluklar hep buz üstündedir.)
İnsanlarda emânete güven kalmamıştır. Verilen emânetler geri alınamamaktadır. Sosyal soğukluk topluma öylesine yayılmıştır ki, kime emânet verilse dondurulup geri alınamamaktadır. Kısaca insanlar aldıkları emânetleri argo tabirle iç etmektedir:
O gûne eyledi âŝâr-ı sermâ ʻâleme teʼŝîr
Ki virmez tondurur şimdi kime virsen emânetler
(Soğukluk dünyaya o denli tesir etti ki, kime emânetler versen dondurur vermez.)
Nâdânlık olup muʻteber ebnâ-yı zamânda
Hattı bozulup nüsha-i ʻirfân unudulmış
(Zamanın çocuklarında (zamânede) câhillik muteber olup yazıları bozulup, silinip irfan kitabı unutulmuş.)
Nâbî’nin yaşadığı dönemde en çok yakındığı, âdetâ yaka silktiği hastalıkların başında câhillik gelir. İnsanlar câhilliğe değer veriyor, irfan kitabını okumuyor. İrfan kitabının yazısı zamanın insanları tarafından bozulmuş gibi okunmamaktadır. Kısaca irfan kavramının yerini nâdanlık almıştır. Câhillere rağbet gösterilirken ârifler dikkate alınmamaktadır. İrfan kitabının sayfaları silinmiş, okunamaz hâle gelmiştir.
Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi
Hâhişgerî-i lokmada Lokmân unudulmış
(Şimdi hikmet, Kârûn gibi mal talebinde (aramakta), lokma isteğinde, rızık aramada Lokman unutulmuş.)
İnsanlar hikmeti, mal elde etmek olarak algıladıklarından herkes Kârûn karakterli olmuştur. Genel olarak cimrilik sembolü olan Kârûn, Hz. Mûsâ’nın akrabasıdır. Onun delâletiyle altın yapma ilmini öğrenmiş ve çok zenginleşmiştir. Hz. Mûsâ’nın istediği binde bir oranındaki zekâtı cimriliğinden dolayı vermemiş ve hazineleriyle yerin dibine batmıştır. Edebiyatımızda zenginliğin timsali sayılır. Lokma, rızık istemek konusunda Lokman, dolayısıyla Lokman’ın tıbbî, hikmetli tavsiyeleri unutulmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de kıssası anlatılan Hz. Lokman, hikmetli öğütleriyle, velî mi nebî mi olduğu ihtilaflı olan hikmet sahibi bir zattır. Hz. Davud’la çağdaş olduğu rivâyet edilir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de kıssası ve oğluna öğütleri anlatılır. Bu öğütler bazı şairler tarafından manzum olarak da kaleme alınmıştır.
Olmış o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd
Kim sâbıka-ı şöhret-i şeytân unudulmış
(Dünya halkı aldatmada, tuzakta o kadar ustalaşmış ki, şeytanın eski/ünlü şöhreti unutulmuş.)
İnsanlar, şeytana pabucunu ters giydirecek kadar ileri gitmiş, şeytanı unutturacak derekeye düşmüştür. Toplumda dürüstlük ortadan kalkmış, hile, dolandırıcılık, aldatma başını almış gitmiştir. Şeytanın yaptığı bozgunlukları artık insanlar işlemektedir. Şairin ifadesiyle Şeytan’ın dillere destan eski şöhreti neredeyse unutulmuş, daha doğrusu şeytana ihtiyaç kalmamıştır.
Halk açmadadur birbirine pençe-i târâc
Ahkâm-ı Hudâ maʻnî-i Kur’ân unudulmış
(Halk birbirlerine yağma pençesi açmaktadır; Allah’ın hükümleri ve Kur’ân’ın mânâları unutulmuş.)
Halk birbirinin malını yağmalamak için el uzatmakta Allah’ın hükümleri, Kur’ân’ın mânâsı unutulmuştur. Adı Müslüman olan insanlar her türlü kanun dışı fiilleri işlemekte sakınca görmemekte, bu husustaki ilâhî emirleri yok sayma noktasına gelmiştir. Genel olarak her dönemde şairlerin, vaizlerin benzer konularda şikâyetçi olduklarını unutmamak lazım. Toplumdaki yozlaşmanın temelinde vahye dayalı değer yargılarının rağbetten düşmesi, göz ardı edilmesi vardır. Toplum hayatından merhamet duygusu çıkıp gidince acımasızlık insanları perişan edecek duruma gelir. Nâbî bu durumu aşağıdaki beyitte çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir:
Teşnegânûn çâk çâk olmış leb-i hâhişgeri
Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış
(Susamışların su isteyen dudakları yarık yarık çatlamış, merhamet çeşmesinde bir yudum su kalmamış.)
Toplumda merhamet kalmamış, acıma duygusu yitip gitmiştir. Merhameti kuruyan bir çeşmeye benzeten Nâbî, bu çeşmenin kuruduğunu söylerken dönemindeki toplumsal çürümenin geldiği noktayı içerden biri olarak dürüstçe ifade etmektedir.
Nâbî kimi görsen yüridür hükmini nefsün
Hakkun bize gönderdügi fermân unudulmış
(Ey Nâbî, kimi görsen nefsinin hükmünü yürütmekte (ardından gitmekte); Allah’ın bize gönderdiği ferman (Kur’ân) unutulmuş.)
Önceki beytin mânâsını pekiştiren bu makta beytinde Nâbî, herkesin kendi nefsinin isteklerini gerçekleştirme, yürütme hevesinde olduğunu söylüyor. Kimse Allah’ın kitabına, buyruklarına bakmamaktadır. Daha açık bir ifadeyle, ilâhî emirler yok sayılınca, ferahlık hayattan çekilip gider:
Yok vücûdı arasan meclis-i devrânda meğer
Konula baʻz-ı perestârlara nâm-ı ferah
(Bazı dalkavuklara sevinç, ferah/gönül açıklığı adı verilmesinden başka zamâne meclisinde arasan ferahın varlığı yoktur.)
Yazımızı Nâbî’nin yakarışlarıyla noktalamak hikmete uygun olsa gerek. Çünkü bir aydın, bir yüksek devlet memuru olarak yaşadığı zamanı tahlil edip olumsuzlukları neşter vurarak teşhirde bulunan ve bazı çözümler teklif eden şair, Allah’a sığınır ve ondan yardım ister:
Gencîne-i lutfun var iken Nâbî-i zârı
Muhtâc-ı ʻatâ-yı digerân eyleme yâ Rab
(Ya Rab, lutfunun hazinesi varken beni başkalarının ihsanlarına muhtaç eyleme.)
Pejmürdelik oldı olacak cism-i nizâre
Bârî hele pejmürde derûn eyleme yâ Rab
(Zayıf vücuda pejmürdelik oldu olacak, bari hele benim gönlümü perişan eyleme.)
Mahmut KAPLAN
Yazar
Fıtnat Hanım, Nâbî yolunda şiir söyleyen bir şaire olduğundan hikemî gazeller de kaleme almıştır. Şaire, hikmet vadisinde yazdığı gazellerde, erkek şairler kadar başarı göstermiş, diyebiliriz. Bir örn...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Tohumun toprağa düştüğüÇınarların kök saldığı salkım saçakGöğün dal uçlarından öptüğüGüvercinlerin bulutlarla yarıştığıMübarek beldeCeviz rahlesine aşkı işleyip durur nakkaşNe dün var hayalinde ne de ...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Hidivin AnlamıHidiv, Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 – 1876) Mısır valilerine verilen unvandır. Mısır Hidivleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı dereceye sahip olmuşlard...
Yazar: Resul KESENCELİ
Bin dört yüz senedir artan bir hızla, On bir aya gerçek bir sultan geldi...Kur’ân ikliminde namaz-niyazla,Sayfalara sığmaz bir destan geldi...Sabırlı ol dostum, gafletten uyan,Sınıfını geçer, düs...
Şair: Halil GÖKKAYA