Kardeşlerimizle İlişkilerimiz-2
İnsan hayatın ne çabuk geçip gittiğini gerçekten anlayamıyor. Çocukken büyüklerimizden, ömürlerinin tükenişini fark edemediklerini dinlerdik; “Bir şey anlamadım, sanki her şey bir anda oldu bitti, kendimi bir rüyadan bahsediyormuş gibi hissediyorum.” derlerdi. Biz de çocuk hâlimizle onlara bakar, “Koca adam altmış yıl yaşamış, bir de hayattan bir şey anlamadım, diyor. Bu nasıl bir şey ki?” diyerek garipserdik. Şimdi bizler ortalama insan ömrünün yarısını çoktan devirmiş olarak aynı şeyi söylüyoruz. Gerçekten ama gerçekten de geride bıraktığımız hayatımızdan bir şey anlamadık. Ne zaman geçti, ne vakit o günleri yaşadık, sanki hepsi beş dakika içine sığacak kadar azmış gibi geliyor.
Mâzî geride kaldı. Ne kadar yaşayacaksak geleceğin de aynı olacağı kesin. “Bütün bunlardan artan ne olacak?” diye sorulacak olursa, “İnşallah âhiret sermayemiz.” diyoruz. Rabb’imizin mağfiretine sığınarak, günahlarımızı bağışlamasını ve az buçuk yapmaya gayret ettiğimiz ameller sebebiyle bizleri ebedî yurdunda cennetiyle ödüllendirmesini ümit ediyoruz. Şimdilerde onun bir âyetinin hikmet boyutunu bu vesîleyle çok daha iyi anlıyoruz; “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl yaşam âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!”
Hayat böyleyse, insana düşen nedir? Kendi kusurlarını düzeltmeye gayret etmek, ibâdet ve tâatini çoğaltmak, başkalarının hatalarıyla uğraşmamak, birlikten kuvvet doğacağı ve imanım güçleneceği düşüncesiyle mü’min kardeşleriyle bir araya gelip Allah’ın dininin güçlenmesi için çaba sarf etmek. Dolayısıyla mü’min, bakışını kendi nefsine yönelten, etrafındakilerin kusurlarının peşinde gezinmeyen insandır.
Bunun yanında İslâm bir cemâat dinidir. İnsan imanını güçlendirmek ve dünyanın olumsuzluklarından daha az etkilenmek için bir mü’minler topluluğunda bulunmalıdır. Bu onun istikâmet üzere durmasını ve sadece kendisiyle meşgul olup imanını kemâlâta doğru taşımasına yardımcı olur. Lâkin bu birliktelikleri gerçekleştirirken bazı hususlara dikkat etmek gerekmektedir. Ülkemizde son zamanlarda, aşağıda bahsedeceğimiz meselelerdeki hassasiyetlerin zayıfladığını görmekteyiz.
Kendi Yerini Üstün Tutmak
Kişiler bulundukları yolun, imanı muhâfaza etmek ve Allah’ın dinine hizmet etmek için en uygun yer olduğunu düşünebilirler. Bu düşünce esasında onların orada bulunmalarının tabîî bir sonucudur. Bu kabulleri onların daha şevkli çalışmasını da sağlar ve orası vasıtasıyla bir şeyler yapmaya gayret ederler. Çünkü dine hizmet için en güzel ortam bulundukları yerdir ve orayı yüceltip başarılı kılmak bir kulluk borcudur. Ayrıca çabanın sonucu âhiret sermayesi olarak geri dönecektir.
Bununla birlikte, İslâm’a hizmet için farklı yerlerde bir araya gelmiş mü’minleri küçümsememek, tahkir etmemek gerekir. Asıl olan kulların Allah katındaki niyetleri ve bu uğurdaki bireysel çabaları olduğundan, mukayese etmeye girişmek bile hatalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), en son ve en büyük peygamber olmasına rağmen kendisinin diğer peygamberlerle yarıştırılmasını aslâ tasvip etmezdi. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Peygamberlerin birini diğerinden üstün görmeyin.” Bize düşen de, bu ahlâka sahip olmak, mü’minleri ve bulundukları yerleri birbiriyle yarıştırmamaktır.
Cennetin Anahtarını Eline Almak
Kişi İslâm’a hizmet ettiği yeri en güzel yol olarak görüyorsa, başka yerlerde olanlar da kendileri için aynı şeyi düşünmektedirler. Bu durumda, cennetin anahtarı beri tarafındakilerin elindeymiş gibi, karınca kararınca dinimize hizmet eden diğer mü’minleri birtakım sıfatlarla yaftalayıp cehennemlik yapmak son derece yanlıştır. Açıktan küfre düşmeleri söz konusu değilse, farklı meşrepler veya yorumlar sebebiyle cenneti daraltmaya çalışmak yanlıştır. Müslümanların bir kısmını dışarıda bırakma yetkisi hiç kimseye verilmemiştir. Zira âhirette kimin nerede konumlanacağını kimse bilemez. Kaldı ki, her mü’min için cennette yer vardır. Yeter ki insanlar orası için çalışsın. Rabb’imiz bizi uyararak şöyle buyurmaktadır: “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler.”. “Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, takvâsı en fazla olanınızdır.”
Sapkınlar
İslâm adına ortaya çıkan ve bir şeylere çağıran herkes etrafında az veya çok bir kitle oluşturur. Söylemi ne kadar muvâzenesiz olursa olsun, kesinlikle bir cemâati olur. Bu durum, ülkemiz Müslümanlarının acınası hâlini ve ortadaki büyük boşluğu göstermesi açısından mânidârdır. Bununla birlikte, dinî birikimi olmayan sapkın, haram-helâl tanımayan insanların peşinden gidilmemesi hususunda halkımızın her yolla uyarılması gerekir. Çünkü bu, nehy-i ani’l-münker görevidir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in buyurduğu üzere, körükçünün yanında durana en azından is bulaşır. Yine o bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kişi dostunun dini üzeredir. O hâlde herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”
Bunun yanında, istikâmet üzere bulunmaya gayret eden ve temel dinî bilgiler hususunda alt yapısı sağlam olan insanların da etraflarında bir istişâre heyeti bulundurmaları ve her konuda onlara danışmaları güzel olur. Bu iki hususa dikkat edilmediğinde, belli bir kitlenin önünde bulunan bir üstat, kendisini her konuda konuşma zorunluluğunda ve belki de yeterliliğinde görebilmektedir. Sahip olduğu düşünceleri ve ulaştığı sonuçları, sözlerine itimat edilecek insanlarla istişâre etmediği için de bağışlanamaz hatalara düşebilmektedir. Her iki durumda da sonuçlar İslâm’a olumsuz olarak dönmektedir. Oysa Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İş hakkında onlara danış.” “Onların işleri aralarında danışma iledir.”
İthamlardan Kaçınmak
Ülkemizdeki dindarların en büyük yanlışlarından birisi de, İslâm’a hizmet etmeye gayret edenleri, kendilerince bir yanlışlarını veya farklı tutumlarını görünce yaftalama hastalığıdır. Hâlbuki suçlayanlar ne kadar içten iseler, suçladıkları da aynı şekilde samîmîdirler. Beri taraftakinin düşündüğü gibi gerçekten hata işliyor olabilirler. Lâkin bu onların niyetlerini sorgulamayı, samîmiyetlerinden şüphe etmeyi ve din için yapıp ettiklerini inkâr etmeyi gerektirmez. Rabb’imiz şöyle buyurmuşlardır: “Size Müslüman olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek: ‘Sen mü’min değilsin.’ demeyin.” Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle ferman etmişlerdir: “Mü’mine lânet etmek onu öldürmek gibidir. Mü’mini küfür ile itham eden onu öldürmüş gibi olur.”
Şunu unutmamak gerekir: Bir iş yapmak üzere bir araya gelen üç kişi, kararlar alırken oldukça sert ve disiplinli maddelerde anlaşabilirler. Lâkin sayı arttıkça ve dışarıdakilerle temas çoğaldıkça aynı üslubu devam ettirmek zorlaşır, hatta imkânsız hâle gelir. Bir şeyler başarabilmek için hem üslûbu yumuşatmak hem de içinizde olmayanlarla dirsek temasında bulunmanız zorunlu hâle gelir. Aksi takdirde başlangıçtaki üç kişi olarak baş başa kalmak zorunda kalırsınız veya marjinalleşir, büyüyemezsiniz. Her zaman hedef tahtasında kalarak, ürkülmesi gereken bir grup olarak tanıtılırsınız. Hayatın bu gerçeği açılımı gerekli kılar. Bu yapıldığında ise sayısal olarak büyüyememiş ve sınırlı sayıdaki ahbaplarıyla kalakalmış olanlar tarafından eleştiri ve suçlama yağmuruna tutulursunuz. Çağı okuyamamanın ve hikmet boyutunu yakalayamamanın, kısır bakış açısıyla mü’minlerin önünü açamamanın bunda büyük etkisi vardır.
Hataya Takılıp Kalmamak
Biri bir iş yapıyorsa, orada birtakım hataların olması kaçınılmazdır. Hiçbir iş yapmazsanız hatanız da olmaz. Ama böylesi bir durumda işten bahsetmek, büyümekten söz etmek mümkün değildir. Bu sebeple, bir gayret içerisinde olanı her halükârda takdir etmek gerekir. Bu arada dikkat çekilmesi gereken mesele şudur:
Bir işin hacmi ne kadar büyürse, oradaki yanlışlar işin büyüklüğü sebebiyle göze büyük gelebilir. Ama devâsâ yapıya bakılarak yanlışa takılmak doğru değildir. Biz kendimize bakacak olursak: Küçücüğüz, İslâm adına yaptığımız şeyler sınırlı. Amelimiz az olduğundan hatalarımız da bu aza göre minik kalıyor ve kimsenin gözüne gelmiyor. Yani amel küçük, bu amele nisbetle hata da ufak ve bireysel kaldığından kimse farkında bile olmayabiliyor. Oysa büyük organizasyonlarla halkın gözü önünde bir şeyler yapmaya çalışanlar milyonlarca gözün tarassutu altındadırlar. Bu yüzden de bizim gözle görülmeyen hatalarımızın benzerleri böylesi dev çalışma gruplarında hemen dikkat çeker. Böyle olunca da, yapılan iyilikleri ve hayırları göremeyen, devamlı suçlamaya ve hata aramaya endeksli bir hayat sürenler nazarında ortaya konulan iyi işlerin bir değeri kalmaz. Bir veya birkaç hataya bakılarak, hata-savab terazisi kurulmadan, hemen mahkûm etmeye bakılır. Oysa bu durum kardeşlik hukukunun gerektirdiği bir sonuç değildir. Nitekim Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: “Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.”
Kardeşlere Merhamet Göstermek
Günümüz Müslümanlarında en fazla eksik olan hususlardan birisi de, kardeşlerine karşı merhamet eksikliğidir. Bizler sahâbîlerin veya İslâm büyüklerinin hayatlarını okuduğumuzda, onlara karşı büyük bir muhabbetle doluyor, bir kısmının bazı kusurlarını sevgimiz ağır bastığından önemsiz buluyor ve büyütmüyoruz. Doğrusu da budur. Ancak bu bakış açısını aynı dönemde yaşadığımız kardeşlerimize karşı nedense esirgiyoruz. Yani illâ da ashâbın topraktan kalkıp bizim aramıza mı karışması gerekiyor? Bu mümkün olmayacağına göre, Allah Rasûlü’nün günümüzdeki ashâbı, ne kadar kusurlu görsek de, İslâm adına bir şeyler yapmaya çabalayan etrafımızdaki kardeşlerimizdir, yani hepimiziz. Onlara da aynı müsâmaha ile yaklaşabilmeli ve kusurlarını affedebilmeliyiz. Aynı anne baba kardeşlerimize gösterdiğimiz toleransı mü’min kardeşlerimize gösterdiğimiz anda sorun bitecektir. Kendi öz kardeşlerimiz bize karşı ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar, hatta hakkımızı yeseler bile, bir minik muhabbet ortamında her şeyi unutup kardeşimize sarılabiliyoruz. Mü’minleri Rabb’imiz bizim kardeşimiz yapmıştır. Aynı tavrı onlara karşı da gösterebilirsek kardeşlik hukukunu gerçek anlamda inşâ etmiş oluruz. Yüce sahibimiz, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hitâben bizlere şöyle buyurmuştur: “Mü’minlere şefkat ve tevâzu kanadını indir.” “Affedici ol, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” Allah Rasûlü de, mü’minlerin birbirlerine olan dayanışması ve sevgilerini bir binanın birbirine geçmiş taşlarına benzetmiştir.
Kardeşlerle İftihar Edebilmek
İslâm adına bir şeyler yapan, yeryüzünde mü’minlerin artı hanesine bir şeyler koyuyor demektir. Bunu gören diğer kardeşlerine düşen, buna hamd etmek ve destek olmaktır. Hasetlik veya aslı olmayan bir takım dedikodulara yaslanarak yapılanlara burun kıvırmak yerine, iyi niyetli olmamız ve güzel işlerle gözlerimizin ışıması gerekir. Bu açıdan bakıldığında, “Yeryüzünde türlü cefâlara katlanarak İslâm için çabalayan ve taş üstüne taş koyan herkesten Rabb’im râzı olsun.” dememiz icap eder. Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: “Birbirinize buğzetmeyin, haset etmeyin, sırt çevirmeyin! Kardeş olun ey Allah'ın kulları! Müslümanın Müslüman kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz.”
Sürekli Eleştirenler
Sahip oldukları din algısını mutlak doğru ve tartışmasız en yüce hakîkat olarak kabul etmeleri yanında sadece konuşmakla yetinenlerin zamanı çoktur. Üretmediklerinden gözleri başkalarının yapıp ettiklerindedir. Böylesi biri, kendisi yapmadığından, çabalayan kardeşlerine gıptayla bakarak bundan mutlu olması gerekirken, birilerinin bir şey yapması zoruna gider. Kendi düşüncesindekilerin bir şey yapamıyor oluşu onda büyük eziklik oluşturduğu için yapılanlardan hiç hazzetmez. Bu yüzden de sürekli eleştirel bir gözle bakar. Oturduğu için üretmenin zorluğunu da bilemez. Üretmenin sadece ve sadece yanlışla birlikte yapılabileceğini düşünemez. Bu yüzden de keyfi yerindedir, bir sorumluluk yüklenmemiştir, rahat rahat sadece ahkâm keser. Yanlış bulduğu hususları diline dolar ve çabalayanları karalama yoluna girer.
Müslümanların bu çerçevede diğer Müslümanlardan çektikleri sıkıntı, İslâm’ı kabul etmemiş olanlardan çektiklerinden azdır. Oysa Rabb’imiz şöyle buyurmuştur: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz. Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.”
Hedefe Müslümanları Koymak
Allah’ın arzı bir şeyler yapmak isteyenler için son derece geniştir. Kim ne yapmak istiyorsa, kendisi için bir faaliyet alanı bulabilir. Burası olmazsa ülke dışı da olur. Amaç İslâm’a hizmet etmekse, bu hizmet sınırlarla kısıtlanamaz. Çünkü son din bütün insanlığa gönderilmiştir. Şan şöhret peşinde koşulmuyorsa, amaç eğitim ve benzeri yollarla cihad ise, ha Türkiye ha Madagaskar, aralarında fark yoktur. Bu gerçek bizim enerjimizi nerelerde harcamamız gerektiğinin de işaretidir. Mü’min öncelikle kendisini iyi bir mü’min yapmaya adayacağına, kezâ Allah’ın dini için çabalayacağına göre, Allah yolunda olduktan sonra enerjisini her yerde sarf edebilir. Lâkin bunu bırakıp zaten bir şeyler yapmaya gayret edenlerle uğraşmak İslâm’ın rûhuna aykırı olduğu gibi, kendi zamanını boşa harcamaktır. Bu yolla yapılan işlere engel olmak gibi büyük bir günah da işlenmiş olur. Allah Rasûlü insanın kendisine yönelmesiyle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “Hakîkî mücâhid, nefsine karşı cihad açan kimsedir.” Yüce Rabb’imiz de peygamberine hitâben enerjimizi nereye harcayacağımızı bize göstermiştir: “Sen, rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve o, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.”
Enâniyetten Kurtulmak
Sürekli başkalarının hatalarını inceleyip ayyuka çıkaran insanlarda “nefis azgınlığı” diye bir hastalık vardır. Kendilerini yüksek konumda gördüklerinden başkaları hakkında ahkâm kesme hakkına her zaman sahip olduklarını düşünürler. Buna, “İslâm böyle gerektiriyor.” gibi de bir kılıf uydururlar. Onlara göre, İslâm açısından büyük yanlışlar yapılıyor ve kendileri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker çerçevesinde buna müdâhale etmektedirler. Yani kulluğun gereğini ifa etmektedirler. Oysa bu tür tepeden bakan ve yapılanları tahkir eden bakış açısının ardında kendi düşünceleriyle mağrur olma, karşı taraftakileri hakîr görme anlayışı yatmaktadır. Bu yüzden de eleştiriler çoğu kez kırıcı olmaktadır. Bu yolla Müslüman kardeşlerin gönüllerinde onulmaz yaralar açılmaktadır. En hafifinden, kardeşler birbirinden soğumaktadır. Oysa yaratıcımız şöyle buyurmuştur: “Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
Eleştiride Üslûp önemli
Niyet hâlis olduktan sonra bir insanın diğer kardeşine söylediği söz karşıdakine dokunmaz. Çünkü üslûbu yapıcıdır, yıkıcı değildir. Eleştirilen, ne amaçla eleştirildiğini ve kendisinin hayrının istendiğini bilir ve bundan mutlu olur. Çünkü kardeşi onun iyiliğini murad etmektedir. Bu sebeple, İslâm adına çabaladıklarını bildiğimiz insanların muhtemel kusurlarını gördüğümüzde bunu tatlı bir dille ifade etmek durumundayız. Bunları sağda solda neşrederek veya konuşarak o insanların çabalarının ümmet gözünde değersizleşmesine aracılık etmemeliyiz. Eleştirimizi yaparken, eleştirdiğimiz insanların hizmetlerinin daha güzel ve hatasız olmasını hedef edinmeliyiz. Gayemiz hâlis olmalı, tamir edici özellik taşımalıdır. Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetimden müflis odur ki, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Lâkin şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş durumdadır Bunun üzerine kendisinin hasenâtından şuna verilir, buna verilir Üzerinde haklar bitmeden kendi hasenâtı tükenirse, o zaman onların hatalarından alınır kendisine yüklenir. Ardından da cehenneme atılır ”
Mü’minin Takınması Gereken Tavır
Farklı meşreplerdeki mü’minlerle elbirliği edip birlikte çalışmak en güzelidir. Ancak şartların zorluğundan dolayı bunu her zaman başarabilmek imkânsızdır ve hatta gereksizdir de. Bu yüzden kendi işimize odaklanmak durumundayız. Kardeşlerimizin aleyhinde de konuşmayıp onların çalışmalarından mutlu olmalıyız. Ümmette gönül kopukluğuna sebep olacak tavır ve konuşmalardan kaçınmalıyız. Bunu başarabilirsek, daha başka bir şey yapmaya gerek kalmayacaktır. Ümmet o zaman tekrardan gerçek anlamda ümmet olacak, kardeşlik hukuku tesis edilmiş olacaktır. Bu gerçekleştiğinde, kardeşliğin tadına doyulmayacaktır.
Hiç endişeye gerek yok, Allah’ın arzında çalışmak isteyen herkese yer var.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Prof. Dr. Selami Şimşek’in “Tarikatname: Kadiriyye Usul ve Âdabı” adlı eseri, İslâm tasavvuf geleneğinin en köklü ve etkili yapılarından biri olan Kadiriyye Tarikatını ilmî ciddiyet, tarihsel derinlik...
Yazar: Yusuf HALICI
Tasavvufun temeli olarak kabul edilen ihsân, “bir şeyi güzel yapmak, güzelleştirmek” anlamına gelir. Hadiste, “Yüce Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibâdet ve kulluk etmek” olarak tanımlanmıştır. Cibrîl h...
Yazar: Ali AKPINAR
Müslümanı Müslüman yapan özellikler vardır. Hepsi bir araya geldiğinde kişi çok iyi bir mü’min olur. Bunlardan ne kadar eksiği varsa Müslümanlığı da o oranda zayıftır. Bu husûsiyetlerin bir kısmı yapı...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
“Bu teknolojiyi çıkaran insanlar, teknoloji trenini kaçırırsak dünya başımıza yıkılır diye düşünmüyorlardı. Biri soruyor siz çocuklarınızın bilgisayar kullanamamasından korkmuyor musunuz diye, diyorla...
Yazar: Erol AFŞİN