Yûnus’un Dilinden Ölüm Gerçeği
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm gerçeğini ifade eden birçok âyet vardır; bunlardan bazıları şöyledir:
“De ki: Kaçıp durduğunuz ölüm, muhakkak sizi bulacaktır...”[1]
“Nerede olursanız olun, sağlam ve güçlendirilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.”[2]
“Her canlı ölümü tadacaktır.”[3]
“Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.”[4]
Yine ölüm gerçeği birçok hadiste de vurgulanmaktadır. Bunlardan ikisi şöyledir:
“Ölüm, her türlü şiddet ve sancılarıyla mutlaka gelecektir; ölüm, mutlaka herkesi bulacaktır.”[5]
“Ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayınız.”[6]
Allahu Taâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de, doğrudan Rasûlullah’a hitabederek, “Senden önce de hiçbir beşere sonsuz hayat vermedik! Sen dahi ölecekken onlar ebedî mi kalacaklar?”[7] ve “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.”[8] buyuruyor; yani Rasûl’ünün bile ölüm gerçeğini yaşayacağını belirtiyor. Necip Fazıl Kısakürek,
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber;
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
diyerek bu âyetteki gerçeği veciz bir şekilde ifade ediyor; “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan”[9] Hz. Muhammed (s.a.v.) dahi ölüm gerçeğini yaşamış ve ölmüştür; o hâlde “ölüm güzel şey”dir. Bu da ölümün herkes için bir gerçek olduğunu gösterir. Yûnus Emre de dîvânında bu ölüm gerçeğine işaret etmekte ve o da ölüm ile yüz yüze gelen peygamber ve diğer insanları sıralamaktadır.
Ona göre her doğan ölecektir:
Yûnus sözü ‘âlimden zinhâr olman zâlimden
Korka durun ölümden cümle dogan ölmüşdür[10][11]
İki beyitinde Yûnus, nice erenlerin gelip geçtiğinin ve sıranın kendisinde olduğunun bilinci içinde olduğunu ifade eder:
Erenlerin kulıyısan ölümün ana dur Yûnus
Niç’erenler geldi geçdi nevbet şimdi bize durur[12]
Erenler gelüp geçdiler dünyâyı koyup göçdiler
Havâya agup uçdılar bular hümâdur kaz degül[13]
Yeryüzünde gezip dolaşıldığı zaman her konumdan, her yaştan, her cinsten insanın mezarlıklarda yatmakta olduğunu bir şiirinde şöyle dile getirir:
Yer yüzinde gezeridüm ugradum milketler yatur
Kimi ulu kimi kiçi key kuşagı berkler yatur
Kimi yigit kimi koca kimi vezir kimi hoca
Gündüzleri olmuş gece ancılayın çoklar yatur
Dogru varurdı yolları kalem tutardı elleri
Bülbüle benzer dilleri dânışmân yigitler yatur
Ulu-kiçi ağlamışlar server yigitler komuşlar
Baş ucunda yay sımışlar kırıluban oklar yatur
Atlarınun izi tozlu önleri tabıl-bazulu
Ele güne hükmü yazlu şu muhteşem begler yatur
Gece gündüz oğlancuklar söyleriken bülbül gibi
Ayrılmışlar anaları sinlerini bekler yatur
Elleridür kınalu hem karavaşları tapulu
Kargu gibi uzun boylu gül yüzlü hatunlar yatur
El bağlamışdur kamusı Hak Çalap’dandur umusı
Nökerlü kızdur kimisi alınmaduk çoklar yatur
Yûnus bilmez kendü hâlin Hak Çalap söyledür dilin
Bir niçesi yeni gelin ak teleme yüzler yatur[14]
Bunlar mal mülk ve saltanat sahipleri, büyük küçük herkes, makam ifade eden sağlam kuşak sahipleri, genç veya yaşlı, vezir, hoca, yolunu yordamını bilen ve eli kalem tutup dili bülbül gibi şakıyanlar; hepsi mezarlarda yatmaktadır. Nice yiğitlerin yayları mezarı başında kırılmış ve okları yerlere atılmıştır; atları toz duman attıran, önlerinde davul zurna çalınan, hükmü her yerde geçen kahramanlar da o toprağa düşmüşlerdir. Daha gencecik “oğlancık” olanları da ölüm ayırmış, anaları mezarı başında yas tutmaktadır. Toprakta yatanlarda kadın erkek ayırımı da yoktur; elleri kınalı, kapılarında hizmetçisi olan ince uzun boylu hatunlar da toprağa düşmüştür. Kimisi ak yüzlü yeni gelin, kimisi ellerini bağlamış Allah’tan nasip beklemekte, kimisi hizmetçisi olan, kimisi de daha evlilik yaşına gelmemiş kızların da ölümle yüz yüze geldikleri gerçeği ortadadır. Yer yüzünde gezerek bütün bunları gören Yûnus, kendi hâlinin nasıl olacağı endişesi yaşar.
Bu durum herkes için değişmeyen bir gerçektir; vâdesi gelen herkes gidecektir: Bu dünyada herkes bir misafirdir, Allah insanı yaratırken öyle yaratmıştır, insan vâdesi kadar yaşar ve vâdesi yetince gider, insan gideceği yere hazırlanmalıdır, onun için kul kendini bu yola yöneltmeli ve âşık olanlar da canını bu yolda harcamalıdır,
Bu dünyeye gelen kişi âhir yine gitse gerek
Müsâfirdür vatanına bir gün sefer etse gerek
Va’de kılduk ol dostıla biz bu cihâna gelmedin
Pes ne kadar eğlenevüz ol va’demüz yetse gerek
Biz de varavuz ol ile kaçan ki va’demüz gele
Kişi varacagı yere gönlini berkitse gerek[15]
Enbiyâ evliyâ gelip geçtiği gibi Hz. Dâvûd ve ülkeler tutmuş olan Hz. Süleyman Peygamberler bile ölmüşlerdir:
Kan’enbiyâ vü evliyâ geldi geçdi cümle velî
Kanı Dâvud u Süleymân Kâf’dan Kâf’a dutmış iken[16]
Yûnus yine bir şiirinde ölüm gerçeğini “kanı/hani” sorusunu redif olarak kullandığı ve
İbrâhîm Halîl geldi Ka’be’ye bünyâd urdı
Oğluna bıçak çaldı İsmâîl kurbân kanı[17]
diye başladığı şiirinde, peygamberlerden Kâbe’yi inşâ eden Hz. İbrahim’in, babasının kurban etmek istediği Hz. İsmail’in, Mısır’a sultân olan Hz. Yûsuf’un, mîrâca çıkan ve Allah’ın “habîbim” dediği Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de öldüklerini dile getirmiş ve birçok meşhur ismi saymıştır. Bunların başında Hulefâ-i Râşidîn (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) gelmektedir; onlardan başka Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası Hz. Hamza, Cüneyd-i Bagdâdî, Şiblî, Ma’rûf-ı Kerhî, Bâyezîd-i Bestâmî, Ebu’l-Müslim Necefî, Fakîh Ahmed Kutbüddîn, Sultân Seyyid Necmü’d-dîn, Konya’da yatan iki sultan Şems-i Tebrîzî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Seyyid Ahmed Kebîr gibi her biri güzel hasletleriyle meşhur olmuş birçok kişi bu dünyadan yok olmuşlardır. Yûnus Emre “kanı” diye sorarak bütün bunların ölüm şerbetini içtiklerine işaret etmekte ve dikkat çekmektedir. Has kullar bile ondan kurtulamamıştır:
Görmez misin topragı hâsları kuçmış yatur
Bizi dahı anun tek ala koynına bir gün[18]
Ayrıca her insanın anne ve babasının da öldüklerini dile getirerek, öleceği gerçeğini herkesin en yakından yaşadığını ifade eder:
Kanı ata kanı ana
Bildün bu dünyâyı fenâ
Anda râhat gerek câna
Gel yanalum dostlarıla[19]
Allah bu varlıkları Hz. Muhammed (s.a.v.) yüzü suyu hürmetine yaratmıştır ama dünyada kimse bâkî değil, her gelen gidiyor:
Yaratdı Hak dünyâyı Peygamber dostlığına
Dünyâya gelen gider bâkî kalası degül[20]
Baş kuruyacak, ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım ömür tükenecektir:
Ecel erer kurur baş tez tükenür uzun yaş
Düp düz olur dağ u taş gök dürülür yer gider[21]
Yunus Emre şu şiirinde kimlerin ölüm gerçeği ile yüz yüze geleceğini ve nelerle karşılaşacağını çok güzel anlatır:
Hîç bilmezem kezek kimin aramuzda gezer ölüm
‘Âlemi bostân eylemiş râyihasın keser ölüm
Alur yigidi çagında bülbülü ötmez bâgında
Kimse komaz ocagında yigitleri alur ölüm
Birinün alur kardaşın revân döker gözü yaşın
Hiç onarmaz bağrı başın hayır işden bezer ölüm
Alur yigidi kocayı yakar ananun içini
Kızlarun sarı saçını teneşirde çözer ölüm
Alur yigidün âlâsın dîvâne eder anasın
Gelinlerün el kınasın topraklara karar ölüm
Alur yigidün hâsını döker gözlerin yaşını
Mecnûn eder anasını yüreklerin yakar ölüm
Kanı anun sevdük yari kıl tâ’atun arı yüri
Miskîn Yûnus eydür bunı ejderhâlar yudar ölüm[22]
“Ölüm haktır, gâfil olmamak gerek”, Azrail bir gün canımıza kasdederek gelecektir:
Ölüm Hak’dur bilürsin niçün gâfil olursın
‘Azrâîl kasd ediser günâhlu tenümüze[23]
Bir mezarın başına varıp biraz incelediğimiz zaman ölümün gerçekliğini gözlerimizle görür ve farkına varırız. Çünkü orada herkes ölmüş yatıyor; kimi çaresiz ömrünü tüketmiş, kimi muradına ermeden ve hatta ergenlik çağına bile gelmeden girmiş kabre; kurt kuş, yılan çıyan yemiş, inci dişleri ve saçları dökülmüş, gözünün karası gitmiş ve toprak olmuşlardır:
Sabâhın sinlere vardum gördüm cümle ölmüş yatur
Her biri bî-çâre olup ‘ömrin yavı kılmış yatur
Vardum bunlarun katına bakdum ecel heybetine
Niçe yigit murâdına erememiş ölmüş yatur
Yemiş kurd kuş bunu keler niçelerün bağrın deler
Şol ufacık nâ-resteler gül gibice solmuş yatur
Topraga düşmüş tenleri Hakk'a ulaşmış cânları
Görmez misin sen bunları nevbet bize gelmiş yatur
Esilmiş inci dişleri dökilmiş sarı saçları
Bitmiş kamu teşvişleri Hak varlıgın almış yatur
Gitmiş gözünün karası hîç işi yokdur durası
Kefen bezinün pâresi sünüge sarılmış yatur
Yûnus ‘âkılisen bunda mülke sûret bezemegil
Mülke sûret bezeyenler kara toprak olmuş yatur[24]
Yûnus, daha birçok şiirinde ölüm gerçeğini veciz bir şekilde anlatır; ona göre “gelenler geçmiş konanlar göçmüştür”[25], “konum komşu herkesi ecel bir gün yutar”[26], “bir gün tenün yere girecek”[27], “ömür geçecek kavil bitecek”[28], “ecel erecek herkes bir gün ölecek”[29], “bir gün Azrâil gelecek ve tahta ata binilecek”[30], “bir gün va’de erecek ve elimiz ayağımız bağlanıp götürüleceğiz”[31], “Allah bir gün ecel çavuşunu çıkaracak, benzimizin rengini solduracak, emâneti alacak, boş bir gövde kalacak, mezara iletecekler ve ne kadar çok mal olsa da hısım kavım üleşecek, mezara koyup acele acele taş toprakla örtecekler, karanlık yerde amalimizle başbaşa kalacağız”[32] ve “bu dünyaya gelen herkes gidecek”tir.[33] İnsan ömrü “bir yel esip geçmiş gibidir”, “göz açıp yummuş gibidir”, “kafesten kuş uçmuş gibidir”, “kimisi gök ekini biçmiş gibi yiğit iken ölür” ve ölüme çâre yoktur.[34]
Sözlük:
ancılayın: Onun gibi. berk: Sağlam; katı, sert, kuvvetli. bezemek: Süslemek. dânışmân: Âlim, müderris. esilmek: Dökülmek. kanı: Hani. karavaş: Hizmetçi kız. key: İyi, iyice, hakkıyla, çok iyi şekilde, çok, pek, adamakıllı. kezek/kezik: Nöbet, sıra. kiçi: Küçük. kuçmak: Kucaklamak. nâ-reste: Ergenlik çağına gelmemiş, çocuk. nöker: Hizmetçi. râyiha: Koku. sin: Mezar. sımak: Kırmak, bozmak, yenmek, bozguna uğratmak. sünük: Kemik. şâr: Şehir. tabıl: Davul. tapulu: Hizmetinde. tek: Gibi. teleme: Maya ile kestirilmiş süt; (mecâzen) beyazlık ve saflık. teşvîş: Kargaşalık, karışıklık. ulu: Büyük. yavı kılmak: Kaybetmek.
[1] 62/Cumua, 8
[2] 4/Nisâ, 78
[3] 3/Âl-i İmran, 185; 21/Enbiyâ, 35; 29/Ankabût, 57
[4] 56/Vâkıa, 60
[5] Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 23
[6] Tirmizi, Zühd 4 IV, 553
[7] 21/Enbiyâ 34
[8] 39/Zümer, 30
[9] 21/Enbiyâ, 107
[10] Tatçı, 88.76/5
[11] Mustafa TATÇI, Yûnus Emre Divânı (Tenkitli Metin), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2005. Şiirlerin sonundaki rakamlardan ilki şiirin bu eserde kaçıncı sayfada, ikinci rakam kaçıncı şiir olduğunu, sonraki rakam veya rakamlar o şiirin kaçıncı beyiti olduğunu göstermektedir.
[12] Tatçı, 85.72/7
[13] Tatçı, 163.166/2
[14] Tatçı, 92.82/1-9
[15] Tatçı, 141.139/1-4
[16] Tatçı, 266.272/7
[17] Tatçı, 379.396/2-16
[18] Tatçı, 244.246/3
[19] Tatçı, 313.322/5
[20] Tatçı, 157.158/7
[21] Tatçı, 49.35/5
[22] Tatçı, 200.198/1-9
[23] Tatçı, 301.311/6
[24] Tatçı, 87.74/1-7
[25] Tatçı, 2.1/10
[26] Tatçı, 69.56/6
[27] Tatçı, 149.148/8
[28] Tatçı, 214.208/7
[29] Tatçı, 269.277/5
[30] Tatçı, 280.291/2
[31] Tatçı, 326.340/2
[32] Tatçı, 334.350/1-6
[33] Tatçı, 370.384/4
[34] Tatçı, 397.413/9
A. Ali YILMAZ
Yazar
Ben yanarım için için,Gül de yanar Lale için,Bu kainat yaratıldı,En sevgili bir gül için.Haktan geldim, Hakka vardım,Gönlümü bir güle verdim.Şefaatine nail olmak,Oldu ömrüm, davam, derdim
Yazar: Hasan ÖZÇELİK
Cahilin pîri benim,Gafilin biri benim,Çok olsa da günahım,Ümidim diri benim.Sevincim kalktı şaha,Canım kurban Allah’a.Derdim pek derincedir,Boynum kıldan incedir.Çok olsa da günahım,Ümitliyim nicedir....
Şair: Yusuf DURSUN
Söz, bahçemde çiçeklenir;Kokar ıraktan ırağa.Bulut olur şimşeklenir,Çakar ıraktan ırağa.Dağlar kovunca sisini,Gün yitirir türküsünü,Irmaklar toplar sesini,Akar ıraktan ırağa.Ne yaz kalır, ne güz olur....
Şair: Satılmış ŞEN
Kıymetli hocam, “Divân-ı Hulûsî-i Dârendevî”nin Osmanlıca neşredilmesi gerek okuyucular açısından, gerek geleneğin yaşatılması açısından veyahut ilmî araştırma yapacaklara ve yeni neslin Osmanlıca öğr...
Yazar: Musa TEKTAŞ