Sabreden Derviş Murâdına Ermiş
Namaz, oruç, hac gibi ibâdetler kula kendini yönetmesini öğreten vesilelerdir. Şöyle ki; namaz, kulun kendisine dünyevî işleri yasaklayan ve tahrîme denilen iftitah tekbiri ile başlar. Oruç, imsak saati olan sahurdan iftar vaktine kadar kulun kendini, yeme içme ve cinsellikten tutması demektir. Zaten imsak, “tutmak” anlamınadır. Hac ve umre ibâdetleri de kişinin kendisine bir kısım şeyleri haram kıldığı ihrâm ile başlar ve onunla edâ edilir. Aslında bütün bu sınırlamalar, kişinin hayatına yönelik bir tatbikattır. Kişinin kendisini istikâmette tutabilme, yönetebilme antrenmanıdır.
Sabır da kendini tutmaktır. Sızlanma ve kızgınlıktan nefsini, şikâyetten dilini, tereddüt ve karmaşıklıktan organlarını uzak tutmaktır. İmanın yarısı şükür, yarısı da sabırdır. Sabır, sevdiğini hoşnut edebilmek için kendini fedâ edebilmek, bir kısım şeylerden ferâgat edebilmektir. Belâları güzellikle göğüsleyebilmektir. Her şart ve ortamda Kitab ve Sünnet ölçülerinde kalabilmektir. Nimet hâli ile mihnet hâli arasında fark görmemektir.[1]
Sabır üçtür; tâate devamda sabır, masiyyetten uzak durmakta sabır, belâ ve musîbetlere karşı sabır. Sabır, acıları tatlı ve katlanılır eden ilaçtır. İlaçlar acı olur, ama sonunda şifâ vardır. Sabır da başlangıçta acı gözükebilir, ama sabrın sonu selâmettir. Önemli olan, belâların ilk çarptığı anda sabretmesini bilmektir.
Sabır direnmektir, bilenmektir, zorluklar karşısında yılmamaktır, tüm engellemelere rağmen yılmadan, pes etmeden istikâmette kalabilmektir. Sabır, aslâ zillete boyun eğmemek; zilletten kurtulup izzete erme mücâdelesidir.
Kur’ân bize Allah’ın yardımı ile sabrı emreder. Allah için, O’nun sevgisi ve rızası için sabrı tavsiye eder. Allah ile beraber, her zaman ve her yerde O’nunla olduğunun bilincinde, her şeyi ile kendini O’na adayarak sabırlı olmamızı ister.
“Ey iman edenler! Sabredin (isbirû); sebat gösterin (sâbirû); (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun (râbitû) ve Allah’tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.”[2] âyetinde şu hususlar dikkatimizi çekmektedir:
İsbirû: Nefislerinizle sabredin, katlanın. Namazı ve diğer ibâdetleri gözleyin.
Sâbirû: Allah yolunda belâları göğüsleyerek kalbinizle direnin.
Râbitû: Allah aşkıyla yanıp tutuşarak O’nun olun. O’nun uğruna cihad edenler olun.
Sabır güzeldir, en güzeli ise sabr-ı cemîldir. Sabr-ı cemil, içerisinde sızlanma olmayan sabırdır. Başa gelenlere sızlanmadan katlanabilmektir. Hz. Yakûb, Peygamber’in, Hz. Eyyûb, Ülü’l-Azim peygamberler başta olmak üzere diğer peygamberlerin sabrı, sabr-ı cemildir.
Kulun, başına gelen belâları, Yüce Allah’a açması, sabra aykırı değildir. Aykırı olan, Allah’a şikâyet değil, Allah’tan şikâyet etmektir. Nitekim Eyyûb (a.s.), amansız hastalıklara yakalandığında “Bana sıkıntı dokundu, Sense merhametlilerin en merhametlisisin Allah’ım.” diye duâ etmiştir. Yüce Allah da onu sabırlı kul diye nitelemiştir.[3] Hz. Yakûb ise, “Ben gam ve kederimi, güçsüzlüğümü yalnızca Rabb’ime arz ediyorum.”[4]
Bu konuda Peygamberimiz ölçüyü şöyle koymuştur: “Bir hayırla karşılaşan Allah’a hamd etsin. Hayrın dışında bir şeyle karşılaşan ise yalnızca kendini kınasın!”[5] Evet, başa gelenleri karşılarken kula düşen, efendisinin hükmüne râzı olmaktır.[6] Zorlukta-darlıkta sabretmeli. Bollukta râzı olduğumuz Rabb’in kazâsına, darlıkta da râzı olmalı. Böylece sabır, bizden ayrılmayan bir melekeye dönüşmelidir. “Onlar sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”[7]
Mü’min kendisi sabrederek çevresine örnek olmalı ve çevresindekilere sabrı tavsiye etmelidir. Çünkü Asr Sûresi’nde Yüce Rabb’imiz, gerçek anlamda kazananların birbirlerine sabrı tavsiye edenler olduğunu belirtmiştir. Sabredebilmek için mânen dolmak, bunun için de Yüce Rabb’imizin yardımına mazhar olmak gerekir. Bu ise O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirmekle, en başta da namaz ibâdetini hakkıyla kılmakla mümkün olacaktır. Nitekim Rabb’imiz şöyle buyurur: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.”[8] “Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki, sabredenlerle beraberdir.”[9]
Namaz, ibâdetlerin anası, mü’minlerin miracı ve kulun âlemlerin Rabb’ine yönelip O’na seslenmesidir. Namaz kılmakla kişi, en önemli bir ibâdeti yerine getirmiş olur ve sabrın ilk şıkkını yerine getirir, yani namaz ibâdetiyle tâatte olduğunu gösterir. Namaz sahibini kötülüklerden alıkoyar; bu şekilde kişi, kendini kötülüklerden uzak tutarak sabrın ikinci şıkkını yerine getirmiş olur. Bir de namaz ibâdetiyle kişi, Rabb’inin huzuruna çıkmış ve O’na duâ ve ilticâ ile O’ndan yardım talebinde bulunmuş olur. Bu şekilde de belâ ve musîbetlere karşı bilenmiş olur. Nitekim Peygamberimiz bir sıkıntı ve belâ ile karşılaştığında namaz kılarak Allah’tan yardım diler ve rahatlamaya çalışırdı. O, ashâbının suikastla şehid edildikleri haberini alınca Hz. Bilal’e hitaben, “Ey Bilal, kâmet ederek bizi namaza başlat da rahatlayalım!” buyurmuştur. Dolayısıyla namaz ibâdeti sayesinde sabrın üçüncü şekli de gerçekleşmiş olmaktadır.
Aynı şekilde namazla Fatiha Sûresi’nde, “Yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.” ilkesinin de gereği yerine gelmektedir. Zira âyette önce ibâdet/kulluk, sonra yardım talebi gelmektedir. Dolayısıyla kul, namaz kılarak Rabb’inin yardımına müstahak olmaya gayret eder.
Âyette mü’minlere seslenilmektedir: “Ey iman edenler! İman etmenin gereği olan sabır ve namazı yerine getirin. İşte o zaman Allah’ın sizinle beraber olduğunu göreceksiniz.”
“Ey iman edenler! Allah sizinle beraberdir, siz de O’na yaraşır kul olarak bu beraberliğin hakkını verin. Bunun hakkı sabretmek ve namazla kıyâm etmektir.”
Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah, kendisine inanıp güvenen mü’minlerle beraberdir. Allah, iyilik ve güzellik insanı muhsinlerle beraberdir. Allah, kendisini hesaba katarak yaşayan müttakîlerle beraberdir.
Yüce Allah’ın onlarla beraber oluşu, onlara yardım etmesi, onları sevmesi, onlara rahmet nazarıyla bakması, onlardan râzı ve hoşnut olması, onların dünya ve âhirette işlerini rast getirmesi demektir. Allah kiminle beraber olursa, onun sırtı yere gelmez; o kimse, aslâ yenilgi görmez. Önemli olan O’nun beraberliğini hak etmek, Allah’ın beraber olduğu kişilerin safında yer almaktır.
Sınavı Sabırla Kazanacağız!
İnsan için var olmanın kaçınılmazıdır sınav. Sınavda başarılı olmak için ise sabır gerekir. Zira sınav sorularını sınavın sahibi Yüce Allah sormaktadır. Sınavın yerini, zamanını ve süresini de O belirlemektedir. Kula düşen, sızlanmayı bırakıp sınavda başarılı olmak için gayret etmektir.
Yüce Allah, hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez, şayet kuluna bir şey buyurmuşsa, bu kulunun yapabileceği bir şeydir. Ama O, sevdiği kuluna zaman zaman çetin sorular sorar, ağır yükler yükler, kulunun yakarmalarını duymak için, onu sınavın zorlu aşamalarından geçirip kemâle taşımak için.
Bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Mü’min taze ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker, bazen yere yatırır, bazen de doğrultur/ama kırılmaz.”[10]
Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, hayatın içerisinden, herkesin anlayabileceği çok güzel bir örnek üzerinden konuya açıklık getiriyor. Bir ekin başağı olgunlaşıp daneye durmak için epey bir aşamadan geçiyor. Önce toprağın altından yeşil bir ekin olarak çıkıyor, sonra boy atmaya başlıyor, sonra başağa duruyor. Bu arada üzerine yağmurlar yağıyor, rüzgârlar esiyor. Bazen çok sert rüzgârlara maruz kalıyor, esintiler onu sağa sola savuruyor, yerlere yatırıyor. Ancak o her seferinde başını kaldırıyor ve ayakta kalmaya devam ediyor. Belki de bütün bu olanlar onun başaklarının danelerle dolmasına ve olgunlaşmasına vesile oluyor.
İnanan insan da öyledir, dünyaya gelip hayata merhaba dediğinde birçok belâ ve musîbetle karşılaşıyor. Kimi zaman karşılaştığı olaylar belini büküyor, ciğerini dağlıyor, gözünü yaşartıyor, ama o aslâ pes etmiyor. Üzerine sağanak sağanak yağan belâ ve musîbetlerle pişiyor ve kemâle eriyor. Var olma mücâdelesinde sabır, mü’minin en önemli vasfıdır. Mü’mini zafere taşıyan vasıtadır.
Peygamberler, her konuda olduğu gibi sabır konusunda da en güzel örneklerimizdir. Onlar, bir insan olarak ne pahasına olursa olsun istikâmet üzere kalmakta, ibâdet ve itâate devam etmekte, günahlardan uzak kalmakta ve belâlara katlanmakta/direnmekte bize yaşanılabilir en güzel ve canlı/ ölümsüz örnekleri sunmuşlardır. Onları ne kadar doğru ve iyi bir şekilde tanırsak, sabrımız o ölçüde artacak, direncimiz bilenmiş olacaktır. Onun için Kur’ân pek çok ayetinde Ülü’l-azm peygamberler başta olmak üzere yirmi beş peygamberi bize anlatır. Onlar, hem kişisel hayatlarında, hem sosyal hayatlarında hep azim ve kararlılıkla hareket etmişler, zorluklara direnmesini bilmişler ve bu konuda da insanlığa örnek olmuşlardır. Bu yüzden onların hayat mücâdelelerini sık sık hatırlamalı ve onların bu örnekliğinden ders almalıyız. “O hâlde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret.”[11]
Bugün bunca nimetin içerisinde yaşadığımız hâlde, şükretmeyi unuttuk, hep sızlanan, şikâyet eden insanlar olduk. Şöyle ki Hz. Âdem’den Son Peygamber’e kadar bütün peygamberler ve onların izini takip eden sâlihler, bizim kadar nimetlerin içerisinde yaşamadılar. Ama onlar daha çok şükreden, yaşadıkları bunca zorluklara rağmen istikamette sabır ve sebat eden kimselerdi. Bizler ise sayamayacağımız nimetlerin içerisinde şükrü değil sızlanmayı yeğleyen insanlar olduk. Kanaati, sabrı, kadere rızâyı unuttuk. Doyumsuzlaştık, çok sızlanır olduk, her şeye itiraz ve sitem eder olduk. “Olan da hayır var.” demeyi, “Hikmetinden sual olunmaz.” demeyi unuttuk. Sabretmeyi unuttuk, zaferlere de ulaşamaz olduk. Oysa sabreden zafere/murâdına ererdi. O hâlde bir kez daha sabır testine tâbî olarak hüsrandan kurtulmaya ve sınavı gerçek anlamda kazanmaya çalışalım. Unutmayalım ki, Yüce Allah, sabredenlerle beraberdir. “Allah, sabredenleri sever.”[12] “Ve sabredenlere müjdele!”[13] “Sabredenlere ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.”[14] “Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir.”[15]
[1] Firuzabâdî, Besâir, III, 371-379.
[2] 3/Âl-i İmrân, 20 0.
[3] 38/Sâd, 44.
[4] 12/Yûsuf, 86.
[5] Müslim, Birr 55.
[6] Cürcânî, Ta’rifât, s, 131; Firuzabâdî, Besâir, III, 379-380.
[7] 2/Bakara, 177.
[8] 2/Bakara, 45.
[9] 2/Bakara, 153.
[10] Müslim, S. Münâfikûn 59.
[11] 46/Ahkâf, 35.
[12] 3/Âl-i İmrân, 146.
[13] 2/Bakara, 155.
[14] 16/Nahl, 96.
[15] 39/Zümer, 10.
Ali AKPINAR
Yazar
Kur’ân’ın ilk inen âyeti kabul edilen ve her önemli işe değer katan besmele, hem veciz ifadesiyle hem de zengin anlamıyla üzerinde çokça durulan hakkında müstakil risâle ve kitaplar yazılan bir cümled...
Yazar: Ali AKPINAR
İslâm, teslim olma; Müslüman da teslim olan anlamına gelir. İnsanlık için seçip gönderdiği dinine İslâm ismini bizzat Yüce Allah koymuştur, o dine mensup olanlara Müslüman ismini veren de bizzat Yüce ...
Yazar: Ali AKPINAR
Kuruyan şu gönlüme,Sen yemyeşil dal oldun.Renk verdin ümîdime,Gelincikten al oldun.Kuru kökte dal idim,Serâpa melâl idim,Taşlar gibi lâl idim,Yüreğime dil oldun.Sendin benim çiçeğim,Sevdikçe seveceğim...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN
Al elmayı almadan,Mefkûreme varmadan,“Kızılelma” olmadan,Hayatın anlamı ne?Şehit-Gazi ordusu,Türkiye’nin tapusu,“Kızıl Elma” ülküsü,La-ilahe-illallah.Nizamı âlem için.Hedefe doğru koşun,Budur bir ömür...
Yazar: Hasan ÖZÇELİK