Saadet Mülkü Sultanı
Hudâ’nın en büyük ihsânı sensin yâ Rasûlullah
Benim her derdimin dermânı sensin yâ Rasûlullah
Cihan medhûş-ı hayrettir zuhûr-ı mu’cizâtından
Tarîkat ehlinin bürhânı sensin yâ Rasûlullah
N’ola arş olsa ferş-i südde-i bâb-ı inâyâtın
Saâdet mülkünün sultânı sensin yâ Rasûlullah
Seninle anlaşıldı şîve-i ahkâm-ı ayniyyet
Berât-ı vahdetin unvânı sensin yâ Rasûlullah
Cebîn-i âdemiyyet nakşolundu nûr-ı hüsnünle
O vechin sûret-i Rahmânı sensin yâ Rasûlullah
Alîl-i derd-i aşk u şevkın olsun dâimâ Hikmet
Bize gösterdi sırr-ı men reânî sensin yâ Rasûlullah
Dîvân edebiyatı şairlerinin hemen hepsi en azından klâsik bir dîvân meydana getirerek şairler kervanına katılırlar. “Dîvân” kelimesinin terim anlamı Arap alfabesindeki sıraya uygun olarak her harfe tekabül eden bir gazel yazma işi demektir. Böyle olunca da bu disiplin altına giren şair, kendini ister istemez bir kalıp içine hapsetme gereği duymuştur. Her harfe uygun kâfiyede şiir yazma mecburiyeti şairi hayal hapsi, düşünce darlığı kendinden öncekini taklit etme... gibi birtakım olumsuzluklara yöneltmiştir. Öyle ki bir kısım şairler, aynı kafiye ve redifle yazdıkları gazellerinde aynı konuyu ele alıp aynı hayali, küçük değişikliklerle ifade etmek zorunda kalmışlardır. Nazire gazellerini hesaba katmasak dahi bu durumun yüzlerce örneğine rastlıyoruz. Dîvân edebiyatının bu klâsik kalıpları bazen o dereceye varmıştır ki, aynı veya yakın yüzyıllarda yaşamış, diyelim beş şair yerine birinin dîvânını okumanız diğerleri hakkında da yaklaşık kanâatler ve üslupları hakkında yaklaşık bilgilere sahip olmanız için yeterli görülebilir.
Kafiyeye sıkı sıkıya bağlı kalan şairlerde, yukarıdaki na’tta olduğu gibi, şair hâkimiyeti ortadan kalkıyor; artık kafiye hâkimiyeti başlıyor. Dolayısıyla dizginleri ele alan şair değil; kafiye ve rediflerdir. Mânâyı da siz hesap edin.
Na’t edebiyatımızda da aynı şeyler geçerlidir. Genel olarak şöyle bir baktığımızda Dîvân şairlerinin en çok kullandıkları kafiye ve redifler şu şekilde karşımıza çıkıyor:
…-âdır yâ Resûlallah
…-ânı yâ Resûlallah
…-âne yâ Resûlallah
…-ândır yâ Resûlallah
…-âsın yâ Resûlallah
…-âyım yâ Resûlallah
Bununla ilgili bir istatistik yapılsa acaba kaç tane orijinal şiir ve şair çıkacaktır? Buradan sözü Hersekli Ârif Hikmet’in şiirine getirelim.
Tanzimat’ın ilân edildiği yılda doğan Hersekli Ârif Hikmet, klâsik Türk şiirinin bütün özelliklerini gösterdiği bu na’tında aslında, Dîvân şairlerinden farklı bir anlatımda da bulunmuyor. Beyitlerde işlenen düşünceler birbirinden bağımsızdır. Bu yüzden şiirini tahlil ederken beyit beyit ele almak yerinde olacaktır.
Hersekli Ârif Hikmet, Allahu Teâlâ’nın insanlara en büyük bağışı olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gösterir. Herkesin derdine derman olan bir Peygamber’i, kendi derdine de derman olarak bilir.
İkinci beyitte Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gösterdiği mucizelerden cihanın şaşkına döndüğünü söyleyen şair, Peygamber Efendimiz’i tarîkat ehlinin fikrini ispatta delîl olarak tarif ediyor.
Saâdet ülkesinin sultânı olan Allah’ın Rasûlü için: “Göğün dokuzuncu katı, senin iyilikler kapının eşiğindeki hasır olsa, bu çok mu gariptir?” derken miraç hâdisesine telmihte bulunan şair, Peygamber Efendimiz için “birlik fermanının başlığı” sıfatını kullanıyor. Çünkü aslî hükümlerin üslûbu onun sayesinde anlaşılmıştır.
Diğer beyitlerde de şair şunları anlatıyor:
Ey Allah’ın Rasûlü, insanlığın alnı, senin güzelliğinin nûruyla süslendi. O çehrenin Rahmân Sûresi sensin.
Ârif Hikmet daima, aşkının ve şevkinin derdiyle hasta olsun. “Men reânî” sırrı bize gösterdi ki, bundan kastedilen sensin. Ebu Hureyre’nin naklettiği bir hadise göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim beni rüyasında görürse, muhakkak ki uyanıkken de beni görecektir; çünkü şeytan bana benzer bir sûrete giremez.” Şair, bu hadîs-i şerife telmihte bulunuyor.
Vedat Ali TOK
Yazar
Ziyâ Paşa (1829-1880)Belâ-yı mâsivâya mübtelâyım yâ RasûlallahZebûn-ı pençe-i nefs ü hevâyım yâ RasûlallahKerem kıl ben esîm’e el-aman ey Rahmet-i âlemSerâpâ mahz-ı isyân ü hatâyım yâ RasûlallahSen ev...
Yazar: Vedat Ali TOK
İstanbul’un kalbinde, dalgaların ritmiyle mermerin suskunluğunu buluşturan öyle mekânlar vardır ki, onlar sadece mimarî birer gövde değil; zamanın, edebiyatın ve insan rûhunun taşa bürünmüş hâlidir. B...
Yazar: Kemal DEMİR
Sinsi bir kanser gibi ülkeyi saran âfet,“On beş temmuz gecesi” patlak verdi nihâyet.Gizlenen tüm hâinler çıktı bir bir ortaya,Nasıl bir anlayış ki ne edep var ne hayâ!Karanlık dış güçlerin hayâlperest...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN
Yahyâ Nazîm (1651-1727)Reh-i aşkında bî-sabr ü şekîbim yâ RasûlallahSeni her kim severse ben rakîbim yâ RasûlallahKabul eyle civâr-ı izzetinde çekmeyim gurbetBilirsin kendi şehrimde garîbim yâ Rasûlal...
Yazar: Vedat Ali TOK