Peşinden Gidilecek Âlimler
Yüce Kur’ân’ımızı ve Sevgili Peygamberimiz’in buyruklarını bizlere en iyi şekilde tanıtacak ve sorumluluklarımızı öğretecek olanlar âlimlerdir. Onlar vesilesiyle dinî bilgiler insanlara ulaşır ve Müslümanlar karşılaştıkları problemlerin cevaplarını öğrenir. Bu açıdan baktığımızda onların omuzlarında ne kadar ağır bir yük olduğunu anlarız. Zira mü’minlerin hem dünya hem de ebedî yurtlarını ilgilendiren bir yol göstermektedirler. Bu sebeple nefislerinin peşine düşmeden, çeşitli etkiler altında kalmadan, dünyevî maksatlar gütmeden Allah ve Rasûl’ünün muradına uygun doğru bilgiyi vermek durumundadırlar.
Esasında muteber bir âlimde bulunması gereken temel özellikler sayılmaya kalkılsa liste uzar. Ancak muttakî, ibâdete düşkün, tatlı kelâmlı, insanlarla iyi geçimli, iyice tetkik etmeden konuşmayan biri olması en başta sahip olması gereken husûsiyetlerdir. Olmazsa olmaz bu özellikler yanında, üç vasfa daha mutlaka sahip olmaları gerekmektedir. Bunlar ülkemiz açısından çok mühimdir.
Muttaki Âlim Mü’minleri Camiye Sokar, Camiden Çıkarmaz
Hz. Peygamber (s.a.v.) camiye ve cemâate katılmaya çok önem vermişlerdir. Çünkü camiler mü’minlerin ihlaslarının perçinlendiği, kardeşleriyle dostluklar kurdukları ve birbirlerinin dertlerini öğrenip yardımcı olmak için koşuşturdukları yerlerdir. Bunun yanında zengin olsun fakir olsun, okumuş olsun eğitimsiz olsun bütün mü’minleri aynı safta yan yana durdurduğundan dolayı insanlardaki enâniyeti kıran, mütevâzileştiren mekanlardır. Dolayısıyla sadece namazın îfâ edildiği ibadethâneler değillerdir.
Nitekim Allah Rasûlü, rabbe birlikte iman ederek mânevî hazzı artırmak, mü’minlerin İslâm’a bağlılıklarını güçlendirmek ve inananlar arasındaki uhuvvet bağını güçlendirmek için cemâate gelinmesine çok önem verirdi. Bu bağlamda Allahu Teâlâ’nın camiye gelenlere vereceği mükâfatları zikretmek sûretiyle camilerin şenlendirilmesini teşvik ederdi. Nitekim camiye giden kimsenin attığı her bir adımda bir günahının silineceğini, diğer her bir adımda da makamının bir derece yükseltileceğini, namaz kıldığı yerde durduğu sürece da meleklerin kendisine duâ edeceğini buyurması bundan dolayıdır.[1] Kezâ tek başına kılınan namaza göre cemâatle kılınan namazın yirmi yedi kat daha faziletli olduğunu beyan etmesi de böyledir.[2]
Esasında Allah Rasûlü cemâate o kadar önem vermiştir ki, mâzeretsiz camiye gelinmemesini aslâ kabul etmemiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum, içimden öyle geçiyor ki, odun toplamayı emredeyim, odun yığılsın. Sonra namazı emredeyim, ezan okunsun. Daha sonra bir adama cemâate imam olmasını emredeyim. En sonunda cemâate gelmeyen adamlara gidip onlar içindeyken evlerini yakayım.”[3]
Bu hadisler yanında Rabb’imizin camileri imar edenleri överek hem maddî bakımlarının yapılmasına işaret buyurması hem de içlerinin şenlendirilmesini istemesi çok mühimdir.[4] Zîrâ Yaratıcı’mız mescitlerin boş bırakılmasından hiç hoşnut değildir.
Bu delillere bakarak cemâatin ne kadar önemli olduğu gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. İslâm âlimine düşen de Allah Rasûlü’nü kendisine örnek almak ve camiye hem devam etmek hem de mü’minleri teşvik etmektir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir nevi vârisidir.
Bu gerçek yanında ülkemizde cemâatle namaz kılma hususunda gevşeklik olduğu hepimizin mâlûmudur. Her şeye rağmen dört namazda camiler yoğun bir şekilde dolmaya devam etmektedir: Cuma, bayram, terâvih ve cenaze namazları.
Bu tablo karşısında, âlim olan insana gerekli olan husus, beş vakitlerde de insanların camiye gelmesini teşvik etmek, bahsettiğimiz dört namazda da cemâat sayısının artması için çaba harcamaktır. Ancak ülkemizdeki bazı kişilerin bırakın camiye cemâat kazandırmayı, zaten camiye girmiş olan cemâati camiden çıkarmak ve soğutmak için uğraştıklarını görmekteyiz. Meselâ ümmetin tamamı terâvih namazını cemâatle kılmayı benimsemişken, her Ramazan ayında gündeme getirilen gereksiz tartışmalarla insanlar teravihten, dolayısıyla camiden ve namazdan soğutulmaktadır. Camiye gelmeyenleri camiye alıştırmak için çabalamak yerine zaten camiye girmiş olan mü’minler Allah’ın evinden uzak tutulmaya çalışılmaktadır.
Bu insanlar bir İslâm âliminden beklenen görevi yapmamış olmaktadırlar. Ben elli yaşına gelmiş biri olarak, her yıl terâvih etrafında ortaya atılan tartışmalara bakarak namaza başlamış bir tek Allah’ın kulunu bugüne kadar görmedim. Bilakis namazdan ve dinden soğuyan, kafası karışan ve artık hiçbir şeye önem vermeyen pek çok kişi gördüm. Muhtemelen sizler de görmüşsünüzdür. Şuurlu bir bilgin bunun sorumluluğunu üstlenemez.
Muttaki Âlim Ümmetin Kafasını Karıştırmaz
Bir alanın uzmanı olmayan insanın sahip olabileceği bilgi sınırlıdır. Meselâ hepimizin tıpla ilgili bildikleri şeyler üstünkörüdür. Çünkü tıpla ilgili bilgilere sahip olabilmek için tıp eğitimi almak veya belli bir konu ile ilgili olarak çok okumak gerekir. Dinî bilgiler de bunun gibidir. İnsanlar gündelik hayatlarında gerekli olan hususları öğrenirler, geri kalan meseleler uzmanlık gerektirdiğinden ihtiyaç anında uzmanına danışırlar. Bu sebeple de ilmihâl bilgisi dediğimiz ve namaz, oruç, zekât gibi ibâdetlere yönelik temel bilgileri öğrenmekle yetinirler. Zaten isteseler de daha ötesini yapamazlar. Çünkü herkesin bir meşgalesi, evini geçindirme telaşı vardır. Bu insanlara karşı âlimlerin görevi onların kafalarını karıştırmadan doğrudan bilginin kendisini vermek, ulemânın kendi aralarındaki tartışmalara girmemektir. Çünkü lazım olan bilginin dışındaki hususları aktarmak sadece kafaların karışmasına sebep olur.
Diyelim ki, bir insan zekâtla ilgili bir problemle karşılaşsın. Bu insana fetvâ verirken, “Şu mezhepte böyle, diğerinde şöyle, mezheplerin içinde de farklı düşünen insanlar var, onlar da şöyle diyorlar.” diyerek karşıdakinin neye inanacağını veya neyi kabul edeceğini karmaşık hâle getirmek Müslümana iyilik değildir. Bunun yerine, kendi mezhebinin kabul ettiği görüşü ona söylemek en doğrusudur.
Bu yüzden, daha temel ilmihâl bilgilerini bilmeyenlerin hatta dinle ilgili hiçbir malûmatı olmayanların, bundan da öte din düşmanlarının karşısında İslâmî meseleleri televizyon ekranlarında tartışmak kadar dine zarar veren bir şey belki de yoktur. Bu tartışmaları seyreden dindar insanların öncelikle hocalara karşı güveni sarsılmakta, dinle ilgili zihinlerinde şüpheler oluşmakta, dindar olmayan insanlar da dinden iyice soğumakta, İslâm’ı lekelemek için malzeme arayanlar için de bulunmaz bir fırsat doğmaktadır. Neresinden bakılırsa bakılsın, din adına sağlanan hiçbir müsbet katkı yoktur. Peki, bu kadar insanın kafa karışıklığına, dinden soğumasına ve hatta dinden kopmasına sebep olan bir insan Allah’ın muradını tahsil etmiş olabilir mi? Peşinden gidilecek bir rehber olmayı hak eder mi? Bu insanın takvâ sahibi olduğundan söz edilebilir mi?
Allah için etrafınızdaki mü’minlere bir bakın, bu tartışma programlarını seyredip de imanı artmış ve Allah’a yönelmiş bir Allah’ın kulu –numunelik de olsa- var mı? Yok, çünkü tutulan yol yanlış. Oysa Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştu: “Rabb’inin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır.”[5] “İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar.”[6] “İnsanlarla güzel güzel konuşun.”[7] Peki bu programlarda bunların hangisi yapılıyor? Ümmetin hangi yarasına merhem sürülüyor? Belki de tam tersi olarak, ümmet üzerinde bir yara açılıyor.
Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.v.), İslâm’ı anlatmak için gönderdiği arkadaşlarına her zaman şu emri verirdi: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”[8] Aynı şekilde o, İslâm’ı tebliğ etmek amacıyla görevlendirdiği Muaz b. Cebel gibi sahâbîlerine, öncelikle neleri öğretmeleri gerektiğini tembihlerdi. Dolayısıyla sondan başa doğru gelinmezdi. Evvelâ tevhid, ardından namaz ile devam edilirdi.[9] Kezâ Allah’ın sevgili elçisi, “İnsanlara durumlarına göre muâmele ediniz.” buyururdu.[10]
Bunun yanında başta Hz. Ömer olmak üzere halîfeler tayin ettikleri valilere emir verirlerdi. Vatandaşlara kaldıramayacakları şeyleri aslâ anlatmayın diye. Meselâ Hz. Ali şöyle derdi: “İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlatın. Yoksa Allah ve Rasûlü’nün yalanlanmasını mı istiyorsunuz?”[11] Dolayısıyla onlar öncelikle temel bilgilerin öğretilmesini isterlerdi. Ayrıca İslâm bilginleri ne güzel söylemişlerdir: “İnsanlara akıllarının kaldırabilecekleri şeyleri söyleyin.” Bir de şimdilerde ekranlarda yapılanlara bakın! Bu manzaranın İslâm’a ve Müslümanlara hizmet ettiğini söylemek mümkün müdür? Bu programların onlara dinlerini öğrettiğini kim iddia edebilir?
Muttaki Âlim Meselelere Ümmet Gözlüğüyle Bakar
Allah korkusunu yüreğinde gerçekten hisseden bir bilgin, dinî bir meseleyle ilgili konuşurken konuşmalarının yansımasının nasıl olacağının hesabını mutlaka yapar. Onun derdi, “Meşhur olayım, insanlar benden bahsetsin, aykırı konuşarak ekranlarda boy göstereyim.” değildir. Bilakis iki temel hedefi vardır. Öncelikle Allah’ın rızâsını kazanmak, ikinci olarak bilgisiyle ümmete hizmet. Dolayısıyla yazıp çizerken, konuşurken, “Acaba yazdıklarım ümmete zarar veriyor mu, mü’min kardeşlerimin dinden soğumasına sebebiyet veriyor mu?” diye bir endişe taşır. Konuşup yazdıkları ümmetin tefrikasına ve birbirinden uzaklaşmasına sebebiyet vermez.
Bizim bu sözümüz, “İnsan ulaştığı hakîkatleri konuşmasın.” anlamına kesinlikle gelmez. Ancak bazı meselelerin konuşulacağı ortamlar ile zamanlar iyi hesap edilmelidir. Ayrıca kendince ulaştığı hakîkati ifade ettiğini düşünerek ümmetin fitneye düşmesine sebebiyet vermek veya iyice araştırmadan doğru sandığı şeyleri söyleyerek mü’minlerin hocalara olan güvenini sarsmak son derece sakıncalıdır. Bunun bir de âhiret boyutu vardır. Nitekim bu hususu bir hadislerinde dile getiren Allah Rasûlü, kıyâmet gününde bazı insanların nasıl hesaba çekileceğini anlatır. Huzura getirilenlerden biri, ilim öğrenmiş, başkalarına öğretmiş, Kur’ân'ı okuyan biridir. Allah ona verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bu nimetleri ikrar eder. Sonra yüce Allah ona şöyle sorar: “Bu nimetlerle ne yaptın?” O kişi de şu cevabı verir: “Senin rızân için ilim öğrendim, başkalarına da öğrettim ve Kur’ân okudum.” Allahu Teâlâ ona şöyle buyurur: “Yalan söylüyorsun! Sana “âlim” denilsin diye ilmi öğrendin. “Ne güzel okuyor.” denilsin diye okudun. Zaten istediklerin gerçekleşti ve bunlar senin için dendi.” Ardından Allah emir verir ve bu kişi yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılır.[12]
Görüldüğü gibi, günümüzde, ümmetin dertleriyle dertlenmiş, İslâm’ın arzuladığı şuura sahip ve nefsini değil de mü’minlerin birliğini önde tutan muttakî âlimlere çok ihtiyacımız vardır. Rabb’imiz bizleri böylesi güzel insanlardan mahrum bırakmasın, onlara dost eylesin. Şüphesiz o duâları kabul edendir.
[1] Buhârî, 477.
[2] Buhârî, 645.
[3] Buhârî, 7224.
[4] 9/Tevbe, 18.
[5] 16/Nahl, 125
[6] 17/İsrâ, 53.
[7] 2/Bakara, 83.
[8][8] Buhârî, 69.
[9] Buhârî, 1401.
[10] Ebû Dâvûd, 4842.
[11] Buhârî, 127.
[12] Müslim, 152 (1905).
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Medeniyetimizin temeli olan hayır müesseselerinin başında gelen vakıf, sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamlarına gelir. Terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimâî ve hayrî bir g...
Yazar: Ali AKPINAR
Hem Rabb’imiz hem de Peygamberimiz bir Müslümanın neler yapması veya nelerden kaçınması gerektiği hususunu bizlere açıklamışlardır. Dolayısıyla hepimizin önünde yapılması gereken işler ile kaçınılması...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Gündelik hayatta bazı kelimeleri, ne anlama geldiklerini ve ağırlıklarını düşünmeden çok rahat bir şekilde söyleriz. Bunlar dilimizde sıradanlaşmıştır ve mânevî bir ağırlığı kalmamıştır. Meselâ karşım...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Muhterem Ali Şakir Ergin Bey, Yozgat milletvekilliği yaptınız. Çeşitli telif, tercüme eserleriniz var. Milletimize, memleketimize önemli hizmetleriniz oldu. Bu vesileyle Darende'den sizi ziyarete geld...
Yazar: Musa TEKTAŞ