Mevlüt İhsanî’nin Şiirlerinde Dinî Muhtevâ
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde ahsen-i takvîm olarak yaratıp, üstün kabiliyetlerle donatarak onu ilâhî hitâbın muhatabı kılmış ve böylece onurlandırmıştır. Bu yaratılışın bir sonucu olarak, insan diğer yaratılanlar içerisinde husûsî bir konuma yükselmiştir. Yaratıcı’sı, bilmediğini öğreterek insanı ilâhî bilgiyle donatmış ve sayısız nimetler ikram ederek gâyet yüce bir sorumlulukla yükümlü kılmıştır. Dünya hayatında insanı yalnız bırakmayan Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek ona bu sorumluluğu yerine getirmesi konusunda rehberlik etmiştir. Böylece insanoğlu, inkârın karanlık çukurundan çıkarak, imanın ve cümle güzelliklerin nuruna erişme fırsatı bulmuştur. Toplum içerisinde insanların nasıl yaşaması gerektiği, gönderilen peygamberler ve kitaplar aracılığıyla “din” adı altında kurumsal bir sisteme bürünmüştür.
İlk insandan itibaren var olan din, insanoğlunun fıtrî elzemiyetidir. Din, hayatın nihaî anlamını öğretir, dünya ile âhiretin, akıl ile rûhun dengesini kurmamıza yardımcı olur, iç dinginliği sağlar, topluma huzur, meveddet ve adâlet getirir ve bireysel-toplumsal sorumlulukları ibâdet şuuruyla bir yükümlülüğe dönüştürür. Bu nedenle insanın din ihtiyacının doğru bilgiyle karşılanması, yerinde ve önemli bir konudur. Dinin birinci hedefi insandır. Onun için dinî bilgilerin insan hayatını daimî aydınlatması, İslâm’ın evrensel mesajının akıl ve gönül dünyamızda tazelenmesi, bilgi ve hayat arasındaki dinamik bağın oluşması açısından büyük bir öneme sahiptir.
İslâm’a göre, dinin kurucusu Yüce Mevlâ’dır; sahih dinler tamamen Allahu Teâla tarafından gönderilmiş ve asliyetini muhafaza ettikleri sürece geçerliliğini muhafaza etmişlerdir. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine iletilen din, tevhid inancını içermektedir. Allah’ın eşsiz varlığı, bir oluşu, zâtı ve sıfatları gibi temel inanç prensipleri ile nübüvvet ve âhiret inancı, ilâhî dinlerin ortak ve değişmez ilkeleridir. Bu nedenle, İslâm inanışına göre, Hz. Âdem Peygamber’den Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’ya gelinceye kadar tüm Hakk elçilerinin tebliğ etmiş olduğu hak dinlerin genel ismi İslâm’dır.
İslâm âlimleri, dini, “akıl sahibi insanları, kendi hür iradeleriyle bu dünyada doğru ve istikamet üzere bir yaşayışa, öte dünyada da ebedî kurtuluşa sevk eden ilâhî kanun.” olarak tanımlarlar. İnanan insanı ebedî kurtuluş yoluna eriştirecek, doğru ve istikamet üzere bir hayatın, dolayısıyla vuslatın yegâne anahtarı ve öncelikli şartının iman sahibi olmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde şüpheye mahal kalmayacak surette, ayan beyan belirtilen ve âmentüyle formüle edilmiş olan iman esaslarının evveli, en önemlisi ise Allah’a iman konusudur. Çünkü Allah’ın varlığına inanmayan ve ilâhî kudretin sahip olduğu bütün kâmil sıfatlarına iman getirmeyenlerin, kaza ve kaderden, meleklerden, peygamberlerden, kitaplardan veya âhiret gününe imandan bahsetmeleri mümkün değildir.
Necip Türk milleti İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, edebiyat sahasında özellikle şiir alanında bu yüce dini yaymış ve yaşamlarına tatbik etmişlerdir. Bu din öğretileri, Türklerin toplumsal yaşantılarında ve düşünce dünyalarında derin izler bırakmıştır. İslâmiyet’in kabulüyle birlikte, “Allah, Hz. Muhammed, Kur’ân-ı Kerim, Hadis-i Şerifler, Melekler, Peygamberlere ait Kıssalar, Peygamber Mucizeleri ve Tasavvuf Kültürü” gibi konular, Türklerin edebî metinlerinde sundukları şiirin estetik sanatında önemli bir yer edinmiştir. Halk şiirinde, doğrudan veya dolaylı olarak dinî unsurlar, çeşitli sanatlar aracılığıyla sıkça kullanılmış, toplumu etkilemenin ve bireyleri yönlendirmenin bir aracı olmuştur. 20. yüzyıl halk şairlerinden biri olan Mevlüt İhsanî (1928-2010)’nin şiirlerinde dinî unsurlara sıkça rastlanmaktadır. Âşık, gençlik yıllarından itibaren Erzurum’da tanınan bilinen bir âşıktır. Hikâyecilik yönü âşıklık sanatının önemli bir unsuru olarak İhsanî’de çok gelişmiştir. Bu çalışmada Mevlüt İhsanî’nin şiirlerinde din kavramı üzerinden “Allah’a İman, Hz. Muhammed Sevgisi ve Kur’ân’a Bağlılığı” alt başlığında şiirlerindeki dinî muhtevânın izi sürülecektir.
Allah’a İman
İslâm’da, inanç dünyasının merkezinde Allahu Teâlâ’ya iman yer alır. Allah’a iman, önce O’nun varlığını bilmekle başlar. Sonra bunu tasdik etmekle devam eder. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın varlığına imanın, akıl sağlığı yerinde olan her insan için ulaşılması son derece kolay olduğunu beyan eder. Hatta bir anlamda O’nu inkâr etmenin mümkün olmayacak derecede sarih bir hakîkat olduğunu bildirir. İnsanın, yaratılışı, varlığı dâhil olmak üzere, zerreden kürreye kâinatın devranındaki her bir varlık ve zuhûr eden cümle hadiseler, Allah’ın varlığının bir delilidir. Bu nedenle akıl sağlığı yerinde ve bunu doğru biçimde kullanabilen hiçbir insanın Allah’a iman etmemesi mümkün değildir. Kur’ân’ın ilk muhatapları olan müşriklere “Sizi kim yarattı?” diye sorulduğunda “Şüphesiz, Allah!”[1] demeleri, bunun bir göstergesidir. Öte yandan iman sadece akılla bir hakîkate ulaşmak ve bunun bilgisine sahip olmaktan ibaret değildir. Aklı olan, aklını kullanarak imana ulaşmasına vesile olacak bilgileri kendisine sağlayan duyu organları da sağlam biçimde çalışan nice insan vardır ki imana ermemiştir. Allahu Teâlâ, bu insanlar hakkında “Onların kalpleri (şuur ve idrakleri) vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”[2] buyurur.
Bazı insanlar, hakîkatin bilgisine ulaşsalar da duygularının etkilenmediği, bu bilginin gönüllerine nüfûz etmediği için imanlarına ulaşamamışlardır. Bu nedenle, Allah’ın varlığını içten bir şekilde onaylamak, tam bir teslimiyetle kabul etmek ve bu idraki tüm benliğimize hâkim kılmak gereklidir. Zîrâ Allah, gerçek anlamda iman eden mü’minlerin, “Allah anıldığında yüreklerinin titrediği, Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimseler”[3] olduğunu bizlere bildirmiştir.
Apaçık varlığıyla bilinen Allah’ın mâhiyeti hakkında tam bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Çünkü O, insan için doğrudan algılanması imkânsız olan, yani gayb âleminde bulunan bir varlıktır. Ancak O, sadece kendisine kulluk etmesi için insanı yaratmıştır. İnsanın Rabb’inin kim olduğunu tanıması ve kulluk yaparken dua ve niyazla O’na yönelmesi, O’nun bize bildirdiği isimleri, yani esmâ-i hüsnâyı kullanmayı içerir. Bu isimler, Allah’ın sahip olduğu özellikleri, yani yetkinlik sıfatlarını ifade eder.
İslâm’a göre Allah’ın yetkinlik sıfatları, O’nun sürekli olarak âleme müdahil olduğunun bir göstergesidir. Ancak bir yandan âleme sürekli müdahale eden Allah, diğer yandan insan idrakinin ulaşabileceği her türlü algının ötesindedir. Bu nedenle O, kendisi dışında hiçbir şeye benzemeyen, eşi benzeri, şeriki ve dengi olmayan bir varlıktır. Diğer sıfatlar da Allah’ı diğer varlıklardan ayıran nitelikleri ifade eder ve insan zihninde olumsuz algılamalara karşı koyar.
İnsanın genel varlık ve hayat sorularına din ve sahih bir Allah inancı dışında tatmin edici cevaplar bulması mümkün değildir. İslâm, insanın “Nereden geldim? Varlığımın kaynağı nedir? Nereye gideceğim?” gibi sorularına sağlıklı ve tatmin edici cevaplar sunar. İslâm’a göre, her şeyi Allah yaratmıştır ve insanın en güzel kıvamını da O vermiştir. İslâm, Allah’ın insana verdiği akıl nimetiyle kendisine inanmasını ve içtenlikle ibâdet etmesini ister. Ayrıca İslâm, ölümden sonra ebedî bir hayatın, hesap, mükâfat ve cezanın varlığını bildirerek geleceğe dair soru işaretlerini ortadan kaldırır. Ancak bu gerçeklere gözünü, kulağını ve kalbini kapatanlar, inkâra ve Allah’ı reddetmeye yönelebilirler. Diğer yandan, Kur’ân’ın müjdelediği gerçek mü’minler, sadece Allah’a kulluk eden, O’nu her şeyin üzerinde tutan, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan, sadece Allah’a ibâdet edip, yalnızca O’ndan korkup sakınan kimselerdir. Onlar, her şeyin ve yardımın Allah’tan geldiğini bilen, daima Allah’ı anan ve O’nun dinini tebliğ eden mü’minlerdir. Mevlüt İhsanî Allah’a iman konusunda bir şiirinde şöyle der:
Ne gam eyle ne de ağla
Halk eyleyen Allah var ya
Canlı cinli her eşyadan
Hikmetiyle haberdâr ya
“Halk eyleyen Allah var ya” mısraında; El-Hâlık, “yaratıcı” anlamındaki esmâ-i hüsnâya işaret vardır. El- Hâlık kelimesi, sadece düzenleme ve ölçüleme gibi takdir etmek anlamına gelmekle kalmaz, aynı zamanda hiçbir örneği olmayan bir şeyi ortaya çıkaran anlamında da kullanılır. “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.”[4] âyetinde bu kelimenin “yoktan var etmek” anlamında kullanıldığı ve Allah’ın gökleri ve yeri yaratıcı olduğu ifade edilmektedir. Bu bağlamda, “halk” kelimesi, Allah’ın kudretiyle, madde ve şekillerden bağımsız olarak her şeyi yaratma kapasitesini içerir. Bu ifade, bir şeyin var olmayan bir kök veya örneği olmaksızın yaratılması anlamına gelir. Canlı varlıklara atfedilen en büyük sanatlar bile, Allah’ın takdir ettiği sınırlar içinde kalır. Çünkü insan, yaratılanın tüm detaylarını anlamakta sınırlıdır ve bir hücreyi bile yaratamaz. Gerçek bir yaratma, sonsuz bir kudretin bilgisiyle ilişkilidir. Her şeyi tam ve mükemmel bir şekilde takdir ve yaratma yeteneği sadece Allah’a aittir. Kur’ân’da geçen Allah’ın “el-Hâlık” sıfatı, her şeyin yaratıcısı anlamına gelir. Bu sıfat, âyetlerde başka bir yaratıcının olmadığı vurgusuyla birlikte geçer ve bu da ibâdetin sadece O’na yapılması gerektiğini belirtir. Çünkü Allah’ın yaratma kuvveti, en küçük mahlûkattan en büyük yaratılmışı, insanları, hayvanları, böcekleri, kuşları, öldürme-diriltme gibi her hususları içerir.
“Hikmetiyle haberdâr ya” mısraında ise El-Habîr, Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden birine işaret eder. Bu isim, her şeyin gizli kalmayacak şekilde bilen anlamına gelir. El-Habîr, cisim ve rûha sahip her varlıktan, âlemde meydana gelmiş ve gelecek olan her hadiseden, hareket etme kabiliyetine hâiz en küçük zerreden, alıp verilen her nefesten haberdar olanın adıdır. El-Alîm, işlerin açıkça bilen anlamına gelirken; El-Habîr, işlerin gizliliklerini bilen anlamına gelir. İki isim bir araya geldiğinde, bilmede nihayetsizlik ortaya çıkar. Bu durumda, Yüce Allah’ın mülkünde gerçekleşen işlerin hem açık hem de gizli yönlerini bilen manasındadır. Her iki ismin birlikte kullanılması, Yüce Allah’ın bilme gücünün ve kudretinin sınırsızlığını vurgular. Bu noktada, O’nun bilgisi hiçbir varlıkla kıyaslanamaz.
Yakındır şah damarından
Akrabandan öz yârinden
Korkmam cehennem narından
Allah kullarına yar ya
Yukarıdaki dörtlükte geçen “Yakındır şah damarından” ifadesi bir âyet iktibasıdır: “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptıklarını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız.”[5] buyurulmaktadır. Allah kulun kendisine yakınlığından daha yakın ve kalbinden geçenleri, nefsî düşüncelerini yani her hâlini bilmektedir. İlmî yakınlıkta da zâtî yakınlıkta da Allah kuluna çok yakındır. Damarlarında akan kan gibi içinden geçenleri bilir. Kul Rabb’ini bilip tanırsa kendini tanımış olur. Çünkü kulun dilediği vakit ona erişebileceği yakınlıktadır.
İyilik eyle öz elinden
Eksik koyma emelinden
Lütuf bekle cemalinden
Hakk Kur’ân’ı yadigâr ya
Yâdigar; “bir kimseyi veya olayı hatırlatmak üzere verilen yahut onlardan kalan şeye” denir. Hakkın cemâlini hatırlamak için Kur’ân’ın emirlerine uymak, ameller yapıp, kulun elinden geleni yapması ne güzeldir. Çünkü herkese kendi yaptığının karşılığı vardır. Kul, cemâl tecellîlerine mazhar olmak için Allah’ın lütfuna muhtaçtır.
Tasavvuf ehli, Allah’ın ilâhî lütfunu ve razılığını yansıtan sıfatları cemâl ifadesiyle dile getirmişlerdir. Kâşânî, cemâli, Allah’ın Zât’ının kendi Zât’ına tecellî eylemesi olarak beyân eder. Bu tecellînin zuhûrunda her şeyin yok olmasından ve O’nu görecek hiçbir kişinin kalmamasından ibaret olan duruma “cemâlin aşkınlığı” veya “cemâlin celâli” (celâlü’l-cemâl) denir. Diğer bir yandan, Hakk’ın insana yaklaşması hususunda vesile olan cemâl, O’nun her şeyde ortaya çıkmasından meydana gelir. İslâm âlimleri, mutlak ve eşsiz güzelliğin Allah ve O’nun tecellîlerinden ibaret olduğunu vurgulayarak ilâhî ve beşerî muhabbeti de bu bağlamda açıkla yolunu benimsemişlerdir. Gazzâlî, şekil ve sûret güzelliğini “bir şeyin, kendisine yakışan ve mümkün olan en yüksek güzellikte olmasıdır” diye tanımladıktan sonra mânevî ve ruhî güzelliklere de değinir. Her iki güzelliğin de sevgi sebebi olduğunu belirterek güzel olanın, sadece güzel olduğu için insan tarafından doğal olarak sevildiğini ifade eder. İnsanoğlu, maddî ve duyusal güzellikleri beden gözüyle, mânevî ve rûhî güzellikleri ise kalp/can gözü ile algılar. Kemâl vasfına erişen insanlar için öncelikli olan mânevî güzelliktir. Husûsen gönül sahibi, ehli dil olanlar bunun büyük bir değer taşıdığına inanırlar.
Mevlüt İhsan kanaatten
Ayrı değil kabahatten
Mahrum etmez şefâatten
Habîb-i nur-ı muhtar ya
Kulun kanâat ehli olması gerektiğini, kul olarak bazı eksiklerinin olacağını ve Peygamberimiz’in şefâatini umduğunu bildiriyor.
Kıyamet gününde Allah’ın dilediği bazı kimselere lütfedeceği şefâat etme yetkisinin kullanılacak olan şefâati birkaç kısımda değerlendirmek mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e özgü olan, mahşer gününde bekleyişin ve o duruşun verdiği korkudan ötürü, bütün mahlûkatın ürpererek sarsıldığı anındaki büyük şefâattir. Âyette geçen “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibâdet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabb’in seni Makâm-ı Mahmûd’a ulaştırsın.”[6] ifadesi, bu duruşun kıyamet günündeki insanların bir araya geleceği an olduğunu belirtmiştir. Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mü’minlere yönelik büyük şefâati olarak nitelendirilmektedir. Cennet ehlinin va’dedilen cennete girmeleri için olacak şefâatin yanı sıra, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in isyan etmiş ümmetinin azap yeri cehenneme girmemeleri için ettiği şefâat de önemlidir. Ayrıca, mü’minlerin birbirlerine edecekleri şefâatin de birçok hadis ile desteklendiği ifade edilmektedir. İman ehli olup da amelleri eksik olanların, sırat köprüsünden yürümelerinin zor olduğu durumlarda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Allah’a duâ ve niyazda bulunarak ümmetine şefâat dilemesi söz konusudur. Öte yandan, iman sahibi tevhid ehlinden günahları sebebiyle cehennemi hak etmiş olanların cehennemden çıkarılmasıyla ilgili şefâat, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in onlar için Allah’a yaptığı duâ ile gerçekleşir. Bu şefâat, kişinin amellerine bağlı olarak sırat köprüsünden geçip geçemeyeceği konusunda etkili olabilir. Hayatlarında büyük günah işlememiş veya işlemiş olsalar bile Nasûh tevbesiyle dönen mü’minler, Allah’ın izniyle hiçbir azap görmeden cennete girebilirler. Ancak büyük günahlarda ısrar edenler ve Allah’a isyan edenler, cehenneme atıldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şefâati ile oradan çıkarılabilirler.
Âşık Mevlüt İhsanî Allah’a imanda kavi, din uğruna Allah yolunda giden ve bu uğurda canını bile ölmekte fedakârlıktan kaçmayanlara merhaba diyor:
Hepiniz müzeyyen yoktur bir gade
Kiminiz efendi kimiz beyzade
Hakk’ın rızasını edersiz eda
Din uğruna can verenler merhaba
Din kuvvetinin önemli bir güç olduğundan hareketle, Allah rızası için inanıcının gereğini yerine getirenlerin duâsının makbul, gönlünün hakîkat incileriyle dolu olduğunu ve bilekleri bükülmez pehlivanlar gibi olduklarını beyân eder:
Hakîkatten nur doludur yüreğiz
Zül-celâle müstecâptır dileğiz
Bu cihanda büken olmaz bileğiz
Din direği pehlivanlar merhaba
[1] 29/Ankebût, 64
[2] 7/A’râf Suresi, 179
[3] 8/Enfal, 2
[4] 6/En’am, 1
[5] 50/Kaf, 16-17
[6] 17/İsra, 79
Oğuzhan AYDIN
Yazar
27 Aralık 1936…Soğuk bir kış akşamıydı. İstanbul’un semalarında hüzün, Fatih’in sokaklarında sessizlik vardı. O gün, bir milletin vicdanı sustu. Kalemini imanla ıslatmış, mısralarına vatanı, ahlâkı, ü...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Doğu’nun bilgelik metinleri, genellikle “hakîkat” düşüncesinde buluşan ortak duyguları, teknikleri, durumları ve estetik yaklaşımları içerir. Bu metinler, Doğu’nun birikimini estetik ve biçimsel bir g...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Mustafa Aczî Efendi, Marmara’nın inci şehirlerden biri olan Balıkesir’in birçok mânevî önderinden biridir. Dîvân sahibi bir mürşid-i kâmil olan Mustafa Aczî Efendi, bu eserinde insanın anlam arayışına...
Yazar: Fatih ÇINAR
1.Hayâlin âşinâlar bezmine bir dem kadem bassaPerîşân dilleri handân olur gamdan eser kalmaz2. Eğer lutf ile gün yüzden nikâbı eylesen rûşenCemâlin göz görür zulmet gider hergiz keder kalmaz3. Firâkın...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi