Japonya Fâtihi Nimetullah Yurt Hoca
Onu tanıdığımda doksan yaşındaydı. Allah’ın garip bir kuluydu ama naz yapmıyor, vazifelerini büyük bir dikkatle yerine getiriyordu. Bembeyaz sakalı ve beyaz sarığının üstündeki beyaz örtüsüyle nurdan adam gibiydi. Her yerde bu bembeyaz kıyafetlerle dolaşan bu nuranî zatın asıl beyazlık yüreğindeydi. Bir insanın kalbinde zerre kadar bile mi kötü düşünce olmaz, her meseleye her insana böyle hüsn-i niyet ile nasıl bakabilir bir insan? Onda ilk dikkatimi çeken, bu şaşırtıcı derecedeki iyi niyeti oldu.
Ben onun bir dünyası olduğuna emin değilim, sanki şimdiden âhirette yaşıyordu. Çünkü dünya ile ilgili hiçbir gündemi yoktu. Dünyayı dünya adamlarına bırakmış, kendisini İslâm’ı tebliğ vazifesine vakfetmişti. Çünkü hayatın anlamının iman olduğunu çok iyi anlamış ve hayatını kelime-i tevhidi yaymaya adamıştı. Bu uğurda elli beşten fazla ülkeye gitmiş ve sayısız seyahatler yapmıştı. Dünyanın öbür ucu Japonya’da ikamet ediyordu. Zannedersem İslâm merkezinde fahrî olarak vazife yaptığı için Tokyo Camii İmamı diyorlardı ona.
Tebliğe Adanmıştı
Gittiği ülkelerin dillerini iyi bilmeden nasıl tebliğ yapıyordu diye soracak olursanız bu soruya Prof. Dr. Adnan Memduhoğlu Hoca şöyle cevap veriyor: “İnandığı İslâmiyet’in yeryüzündeki her gönle girmesi için durmadan koşturan bir tebliğ insanıydı. Öyle çok bilgilerle, akıl ve mantık izahlarıyla yapmazdı tebliğini. Beden hareketleri yardımıyla, dilini bildiği, bilmediği insanlarla gönül dili, hâl lisanıyla iletişim kurardı. Tebessümüyle kalplerine dokunurdu. Önce samîmiyeti ile etkiler sonra etkileyici bir şekilde mesajını verirdi. Bıkmadan, usanmadan, yoruldum demeden anlatmaya devam ederdi.”
Fakir, teknolojiyi iyi kullandıkları ve kaliteli ürünler yaptıkları için Japonlara çok duâ ederim, Rabb’imden onların hidâyetlerini dilerim. O da benim gözümde Japonya’nın Fâtih’i idi. Ondan öğrendiğim bir anlayış ile onlara Müslüman olmuş gözüyle bakıyorum. Mevlânâ’nın korukta üzümü seyretme diye bir anlayışı vardır. Biz işte bu anlayışla Avrupa’nın İslâm’a gebe olduğunu düşünürüz. Bu bir niyet teşebbüsüdür ki niyet ile bir şeyleri çağırmak mümkündür.
Japonya’da samuray kültürü azalınca, bazı insanlara “son samuray” denmiş olmalı ki, bunun filmini bile yaptılar. Soğuk sıcak demeden, aç susuz demeden, beyaz bir Arap kıyafeti ile ülke ülke gezen ve İslâm’ı tebliğ eden bu mübarek ihtiyara, yani Nimetullah Yurt Hocaefendi’ye “Son Tebliğci” demek istiyorum. Tebliğciler hiçbir zaman bitmeyecektir; buna bütün kalbimizle inanıyoruz ama böylesine çok az rastlanacağı için bu ifadeyi kullanmak gönlümüze doğdu.
Son Tebliğci, çalışmalarını en çok Japonya’da yoğunlaştırıyordu. Her gördüğü insana İslâm’ı anlatmaya çalışıyordu. İnsanlara elindeki kelime-i tevhid yazılı kartvizitlerden vererek, onları İslâm Merkezi’ne davet ediyordu. Bir bakıyorsunuz bir stadyumda, bir bakıyorsunuz bir konser salonunda on binlerce Japon’a kelime-i tevhidi tekrar ettiriyordu. Onun ömrü hep böyle tebliğ ile geçti. Kendisi bu hâlini şu cümleyle özetliyor: “Allah bana üç şeyi bolca verdi: Dinliyorum, geziyorum, söylüyorum.”
Recep Uzun Hoca’nın yazısından okuduğuma göre, bir dönem Kore’ye giden Nimetullah Hoca oradaki üniversite öğrencilerine yarı Arapça yarı İngilizce; ‘‘Kûlû lâ ilâhe illallah, all problems finish!’’ yani “Lâ ilâhe illallah deyin bütün dertler bitsin!” diyerek tebliğde bulunmuş. Bu dört üniversite öğrencisi Müslüman olmuş. Onlara Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali isimlerini koymuş. Bir sene sonra Kâbe’yi tavaf ederken bir genç yanına gelip ellerine sarılmış; “Ben geçen yıl imanına vesile olduğunuz Ebubekir.” diye kendini takdim etmiş.
Bir dönem de Filipinler’de Türkçeyi unutmuş bir hâlde tebliğ ile meşgul oluyorken, Türkiye’den onu aramak için gelen Prof. Dr. Nurettin Uzunoğlu ile bir otelde karşılaşınca duygulu anlar yaşamış ve neticesinde onunla birlikte yurduna dönmüş. Fakat asıl ikamet ettiği Japonya’dan hiçbir zaman kopmamış. Kendisini 2010’lu yılların başlarında tanıdığımda Fatih’teki Büyük Hamit Otel’de veya oraya yakın bir evde ikamet ediyordu.
Sıfır Kasıntı
Dr. Mehmet Emin Hocam bir gün; “Seni bir yere götüreceğim.” dedi. Ve onunla beraber kaldığı otelin lobisinde ziyaret etmiştik. Zannedersem ikisi de aynı meşrepten yani Üveysî idiler. Fakat her ikisi de “Biz Üveysîyiz.” ve benzeri söylemlerde bulunmuyor ve bu konuyla ilgilenmiyorlardı. Zaten nefsine bir şey mâl eden Üveysî olamazdı.
Bu zatı daha önce İstanbul’da çeşitli camilerde görmüştüm. Hakkında yazılan çizilenlerden dolayı da tanıyordum. Oraya giderken ziyaret için hiçbir protokol kaidesine ihtiyaç olmadığını hissediyordum. Çünkü onun en güzel yönü en ufak bir kasıntıya sahip olmamasıydı. Kim olursanız olun gidersiniz, selâm verirsiniz ve yanında saatlerce oturursunuz. Ne yiyorsa, ne içiyorsa sizinle paylaşır ve bir yere gidiyorsa sizi de davet eder. “Hayır, olmaz, çok yoğunum.” gibi olumsuz kelimeler onun lügatinde yoktur.
Sevgili okuyucu, seni yanlış bir yere yönlendirmek istemem. Her ırmak kendi yatağında akar. İnsanlar kendi durum ve pozisyonlarına göre tavır belirlerler. Nimetullah Hoca gibi her şeyi yoluna sermiş ve bir gün orada bir gün burada yaşayan bir insansanız herkesle görüşürsünüz. Çünkü bu yapınıza en uygun tavırdır.
Ziyaretimiz bir akşamüzeriydi ve yatsı ezanı okunana kadar sohbetimiz devam etmişti. Bembeyaz kıyafetli Nimetullah Hoca bardaktaki bembeyaz sütü içiyor ve içtiği sütü sırayla hepimize ikram ediyordu. Birkaç sefer bardak aramızda dolaştı. Sahabe hayatında da böyle bir sahne hatırlıyorum sanki. Zaten o bin küsur yıl önce sahabe ile beraber yaşıyordu.
Sütü ikram ederken de “Efendimiz üç şeyi red buyurmazdı; süt, güzel koku, yastık.” diye bir hatırlatmada bulunuyordu. Kendisine bir kardeşimiz bir paket yemek getirmişti ki, onu da yemek isteyen birisine ikram etti. Sonra yanındaki poşetten az olgunlaşmış incirleri çıkarttı ve “Bunlar çok Kur’ân okunan bir bahçenin mahsulleri.” diyerek onları da bize ikram etti.
Sohbetimiz esnasında ara sıra lâtife yapmaktan geri durmuyordu. Zayıflamam için bana her gün birkaç kilo salatalık yememi tavsiye etti. Görüştüğüm zâtlar bana bu konuda tavsiyelerde bulunurlardı. Daha önce İstanbul Beyefendisi Mehmed Şevket Eygi Bey; “Zayıflamak istiyorsan çok acı biberler yemelisin.” demişti. İlerleyen yıllarda Ahmet Akgündüz Hoca; “Aydın kardeşim maşallah göbeğin büyük.” demiş, Salih Turgut Seydam ise rüyama girip ekmek yememem için benden söz almıştı.
Lobide bizimle beraber oturuyordu ama gelen geçen herkesle iletişim kuruyor, bir iki cümle nasihat etmeden bırakmıyordu. Yanımızdaki Afrikalı arkadaşa da “Dayı!” diye hitap ederek bu hitabının sebebini şöyle açıklamıştı: “Medine-i Münevvere’deyken annem vefat edince babam oradaki fakir fukara siyahîlerle evlendi. Onlardan birkaç kişiyle evlendi. Yani biri ölünce öbürünü aldı. Onun için ben sana dayımsın diyorum.” Bütün bunları anlatmasının sebebi kaynaşmak ve muhabbeti geliştirmek içindi. Böylece bu yazıda bu güzel insanla ilk görüşmemizi anlatmış oldum.
Aydın BAŞAR
Yazar
1. Başlar üstünde tâcızHallâc ile Hallâc’ızMuhabbet ile doldukAşk ü şevk ile açız2. Aldıkda elde isenBildikde dilde isenSusuz bir çölde isenDüş yola kalma âciz3. Muhyî-i üftâde gelÂşık-ı âzâde gelBir ...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
Tevekkül; vekil edinmek, işinde Allah’a güvenip O’na itiraz etmemek[1], Allah’ın katında olanlara yapışmak ve insanlardan bir beklentiye koyulmamak ve sebeplerden uzaklaşarak[2], işleri Allah’a havale...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, suların mavi bir ipek gibi kıyıya serildiği yerde zarif bir hatıra gibi yükselen Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı’nın son devir ihtişamını hem sessiz hem vakûr bir dille anla...
Yazar: Kemal DEMİR
Bu çalışmada Trakya bölgesi açısından önemli bir isim olan Halvetiyye’nin Sünbüliyye koluna mensûp Şühûdî Mehmed Efendi ve Dîvân’ı özelinde mânevî seyrin ilkelerine dair düşünceleri üzerinde durulacak...
Yazar: Fatih ÇINAR