İstanbul’un Kuleleri
Eşsiz boğaz manzarası, tarihî binaları, camileri, tüm dünyada ün salan sokak kedileri, simidi, vapurları, martıları ve barındırdığı güzellikleriyle dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’un olmazsa olmaz diğer bir özelliği de ünlü kuleleri…
Her yıl milyonlarca turistin ziyaret etmek için uzun kuyruklar oluşturduğu Galata Kulesi İstanbul’un en güzel manzaralarına tepeden bakıyor. Bu güzel şehrin başlıca sembollerinden biri olan ve Cenevizliler tarafından inşa edilen Galata Kulesi farklı zamanlarda farklı amaçlarla kullanılmış. İstanbul’un fethiyle; ambar, yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş kule günümüzde tamamen turistik yapıya dönüştürülmüştür. Hazerfen Ahmet Çelebi’nin tahta kanatlar takarak Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçma denemesi de tarihî kuleye ayrı bir özellik katar.
Üsküdar’da Salacak sahili açıklarında denizin tam ortasında kentin en gizemli yapılarından olan Kız Kulesi oldukça eski bir geçmişe sahip. Atina’lı general tarafından Karadeniz’den gelen ticarî gemilere istasyon olması için inşa edilmiş. Günümüze kadar korunan kule; gümrük istasyonu, sürgün noktası, deniz feneri olarak kullanılarak bütün güzelliği ile gelenleri büyülüyor.
İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Beyazıt Kulesi şehirde sıkça çıkan yangınları gözetlemek amacıyla 1749’da inşa edilmiş. Başından birkaç kez yangın ve deprem geçmesine rağmen yapılan tadilatlar ve ilavelerle günümüzde hâlâ tüm heybetiyle ayakta duruyor. Üzerinde II. Mahmut tuğralı bir kitabe bulunuyor. Beyazıt Kulesi’nin diğer bir önemi ise İstanbul halkına uzun süre havanın nasıl olacağını bildirmesi. Kulenin mavi renkte aydınlatılması havanın açık olacağını, yeşil renk yağmurlu havayı, sarı renk sisi, kırmızı renk ise havanın karlı olacağını ifade ederdi.
İstanbul’un en görkemli kulelerinden bir diğeri olan Dolmabahçe Saat Kulesi Dolmabahçe Sarayı Saltanat kapısında yer alır. Şık mimarisi ile dikkat çeken kule II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış. Her cephesi Fransa’da imal edilen saatler ile donatılmış kule bütün heybetiyle hayranlık uyandırıyor.
İstanbul’un yüzyıllardır simgesi hâline gelen tarihî kulelerin yanı sıra; 369 metreye ulaşan yüksekliği, modern görünüşü ile Çamlıca Kulesi de artık İstanbul’un yeni simgelerinden biri. Kent dokusundan bağımsız duruşu ile kentin birçok noktasından rahatlıkla görülebilen kule tek bir parçadan oluşuyor. Tasarımında Osmanlı Döneminde Türkler için önemli bir simge hâline gelen lale çiçeğinden esinlenilen kule seyir terası ile tüm İstanbul manzarasına açılıyor.
İster geçmişi çok eskilere dayansın isterse de günümüzde kazandırılmış olsun şehri simgeleyen bu kuleler İstanbul’a değer katıyor. İstanbul denilince akla ilk gelen kuleler tarihî değerleri ve güzellikleri ile hafızalara kazınıyor.
Gazze’nin tozlu sokaklarından birinde, yükselen yaşlı bir incir ağacı vardı. Gövdesi, tıpkı o topraklarda yaşayan insanlar gibi çetin ve bilgeydi; geniş dalları ise gökyüzüne açılmış, sanki her gün yeni bir dua yükselten nasırlı elleri andırıyordu. Yaz günlerinde mahallenin çocukları bu ağacın gölgesine sığınır, dalların arasından sızan güneş huzmeleriyle kovalamaca oynardı. Kuşlar, sanki bu ağacın kadim bir hafızası varmış gibi en güzel şarkılarını hep onun dallarında söylerdi.
Küçük Leyla, her sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte o ağacın yanına koşardı. Dalların arasında neşeyle cıvıldayan kuşlara isimler takmıştı: "Maviş" ve "Pıtırcık"... Onlarla konuşur, dünyayı onların gözünden görmeye çalışırdı. İncir ağacı, Leyla’nın sadece bir oyun arkadaşı değil, sırdaşıydı. Bir gün, o tanıdık huzur yerini sarsıcı bir gürültüye bıraktı. Gökyüzü gri bir dumanla kaplandı, evlerin duvarları birer yaprak gibi titredi ve toz bulutları oluştu. Leyla, annesinin elini öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Kalbi kuşların telaşlı çırpınışı gibi göğsünde atıyordu. Gözleri yaşlı, tozdan görünmez hâle gelen sokağın ortasında incir ağacını aradı. Ağaç, saldırıların gölgesinde bir başına kalmış gibi dursa da gövdesi dimdikti. O an Leyla’nın küçük kalbine bir fısıltı düştü: “Kökleri toprağa nasıl böylesine sıkı tutunuyorsa, ben de bu hayata öyle tutunabilirim.”
Günler, endişeli saatlere dönüştü. Leyla, en sevdiği oyuncak bebeğini evlerinin enkazı arasında kaybetti. Yokluğu, çocukluğunun bir parçasının kopup gitmesi gibiydi. Ancak her şeyin bittiğini düşündüğü bir anda, incir ağacının kırık bir dalının ucunda taze, açık yeşil bir yaprağın belirdiğini gördü. O minik yaprak, tüm o yıkımın ortasında haykırıyordu. Annesi, Leyla’nın saçlarını okşarken, bakışlarını uzaklara sabitleyerek fısıldadı; "Hayat bazen çok karanlık ve zor olur kızım, ama unutma; ışık, çatlaklardan sızarak hep yolunu bulur."
Bir akşam, gökyüzündeki dumanlar biraz olsun dağıldığında, en tepede tek bir yıldız parladı. Leyla, titreyen parmağıyla o yıldızı işaret etti. Yüzünde, aylardır görmediği o saf gülümseme belirdi; "Bak anne, karanlık ne kadar derin olursa olsun, yıldızlar hep geri gelir. Işık, hiçbir zaman veda etmez." O günden sonra incir ağacının altı, Leyla için sadece bir sığınak değil, bir okul oldu. Her akşam, dünyadaki tüm karanlığa rağmen gökyüzündeki yıldızları izlemeyi alışkanlık haline getirdi. İçinde artık bir sır taşıyordu. Umut, tıpkı o ağaç gibiydi; toprağa bir kez kök saldığında, dışarıdaki fırtınalar ne kadar sert eserse essin, yeniden yeşermeye, yeniden uzanmaya devam ederdi
Erdal KARASU
Yazar
Eşsiz Boğaz’ı ile iki kıtayı birbirine bağlayan, bir çağı kapatıp bir çağın açılmasına neden olan, doğal güzellikleri, tarihî binaları, sarnıçları, çeşmeleri, yalıları, sarayları, kasırları, kiliseler...
Yazar: Erdal KARASU
İki kıtayı birbirine bağlayan konumu, bir asrı kapatıp yeni bir asır açan fethi, sarayları, kasırları, camileri, köprüleri, çeşmeleri, müzeleri, Boğaz’ın iki yakasını süsleyen yalıları, ormanları, say...
Yazar: Erdal KARASU
Sevgili çocuk dostlarım; Bugünlerde hava çok yağmurlu olduğu için, Selman sürüyü otlağa götüremiyor. Bu sebepten her gün çiftliğe geliyor. Hafize Teyze de çocukların boş vakitlerini değerlendirme...
Yazar: Raziye SAĞLAM
Kişinin; kendisinden farklı düşünenlere, inanç ve davranışlarda bulunanlara karşı saygılı, sevecen ve katlanır olmasıdır hoşgörü. İnsanlara ve topluma bile isteye zarar veren kişileri, olayları, sorun...
Yazar: Erdal KARASU