İhramcızâde İsmâil Hakkı Efendi ve Darendeli Seyyid Osman Hulûsi Efendi Üzerine Prof. Dr. Alim Yıldız ile Röportaj
- Hocam, öncelikle okuyucularımızın sizi daha yakından tanıması adına hayat hikâyenizden, eğitim geçmişinizden ve akademik kariyerinizden bahseder misiniz?
- 1968 Sivas, Yıldızeli, Çubuk köyü doğumluyum. İlkokulu köyümde, ortaokul ve liseyi Sivas İmam-Hatip Lisesi’nde tamamladım. 1987’de üniversite sınavına girdikten sonra da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandım. 1987-92 yıllarında İlahiyat Fakültesi’ni okudum. Fakülte bittiği yıl yüksek lisansa Türk-İslam Edebiyatı’ndan girmiştim. Aynı zamanda öğretmenliğe başladım, İstanbul’da. Yüksek lisansla birlikte öğretmenlik devam etti. 1995 yılında yüksek lisansımı bitirdim. İstanbul, Aydın, İzmir’de öğretmenlik yaptım. İzmir’de öğretmenken Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Türk-İslam Edebiyatı’nda araştırma görevlisi oldum. Doktoram Dokuz Eylülde devam ediyordu. Doktorayı 2002 yılında bitirdikten sonra Sivas’a döndüm. 2004 yılında yardımcı doçent, 2006 yılında doçent ve 2012 yılında da profesör oldum. 2016 yılında Cumhuriyet Üniversitesi’ne rektör oldum. Bir dönem rektörlük yaptıktan sonra 2020 yılında tekrar rektör olarak atandım. Şu anda Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum.
- Sivas’ın yetiştirdiği en önemli mânevî şahsiyetlerden biri olan İhramcızâde İsmâil Hakkı Toprak Efendi (k.s.)’nin hayatı, tasavvufî çizgisi ve o dönemin zorlu şartlarındaki duruşu hakkında neler söylenebilir?
- Bildiğiniz üzere İhramcızâde İsmâil Hakkı Toprak Efendi (k.s.), 1880 yılında Sivas’ta doğuyor. Eğitimini Sivas’ta alıyor ve daha sonra memuriyete başlıyor. Doğumundan itibaren, çocukluğunda ve gençliğinde hep tasavvufî çevreler içerisinde olmuş. Arap Şeyh’e gidip geldiğini biliyoruz, hizmet ettiğini biliyoruz. Daha sonra Mustafa Hâkî Efendiye intisap ediyor. Mustafa Hâkî Efendi’nin vefatı üzerine de Mustafa Takî Efendi’ye intisap ediyor. 1933 yılında mevlidini yazıyor. Tabii, Mustafa Takî Efendi’nin vefatının ardından tasavvufî görev kendisine verildikten sonra epey bir zorluklar çekiyor çünkü tekkeler kapatılmış ve bu süreçte de kendisini seven muhibbânına bir şeyler yapması gerektiğini biliyor. Fakat sıkı bir tâkîbat var. Buna rağmen İhramcızâde İsmâil Hakkı Toprak Efendi kendisi bir dükkân tutarak, “Biz de ticaret yapıyoruz.” diyor ve muhibbânına orada sohbetler ediyor. Çok fazla konuşmayan ama bunun yanı sıra hareketleriyle, yaptıklarıyla örnek olan bir şahsiyet. Türkiye’nin o yıllarını düşündüğümüz zaman, Cumhuriyet sonrasındaki o Kur’an-ı Kerim’in yasaklandığı yılları düşündüğümüz zaman, İhramcızâde Hazretlerinin ne kadar büyük bir hizmette bulunduğunu görüyoruz.
- İhramcızâde Hazretlerinin Sivas’taki imar, ihyâ ve hayır hizmetlerine yaklaşımı nasıldı? Hangi somut eserleri ve kurumları şehre kazandırdı?
- Hangi düşünceye mensup olursa olsun, insanları kendisine davet eden, insanlara İslam’ın güzelliklerini anlatmaya çalışan İhramcızâde İsmâil Hakkı Toprak (k.s.), Sivas’ta çok sayıda eser meydana getiriyor. Çünkü o biliyor ki halka hizmet, Hakk’a hizmettir; Hak yolunda yapılan işlerdir. Bundan dolayı da Sivas ve çevresindeki tarihî eserlerin onarılmasında çok büyük görevler üstleniyor. İşte Serçeli Camii’nin onarımı gibi, Hoca İmam Camii’nin onarımı gibi. Ama bunlardan daha önemlisi belki Ulu Camii’nin onarımıdır. Cumhuriyet sonrasında birçok camimiz yıkılıyor ve kullanılmaz hâle geliyor. Ki Ulu Camii, Sivas’ın en önemli ve en ilk camilerinden birisi. Eski fotoğraflarını gördüğümüzde üzerinin yıkıldığını, içerisinde hayvanların gezdiğini görüyoruz. Bu süreçte Ulu Camii’nin onarılması meselesi konuşulduğunda önce başlıyorlar ama yapılamıyor. Görev İhramcızâde’ye verildiğinde dört-beş yıl içerisinde bu camiyi ayağa kaldırıyor. Belki bundan daha önemlisi, Sivas İmam-Hatip Okulu yaptırma derneğinde görev almış olmasıdır ki bu, İhramcızâde’nin hayatında önemli hizmetlerden birisidir. Sivas İmam-Hatip Okulu derneğine başkanlık ediyor ve Sivas İmam-Hatip Okulu’nun kurulmasını sağlıyor.
- İhramcızâde Hazretleri için düzenlenen sempozyumda dikkat çektiğiniz bir “kerâmet” tespiti vardı. Bu olayı ve aradaki mânevî bağı nasıl açıklıyorsunuz?
- Vefatının kırkıncı yılında Sivas’ta bir sempozyum yapmıştık İhramcızâde İsmâil Hakkı Toprak Hazretleriyle ilgili. O gün ben şunu gördüm: Muhibbânından, Türkiye’nin birçok yerinden, Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan çok sayıda insan gelmişti. Sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar salonun hınca hınç dolu olduğunu görmüştük. Ve kafamda hep bir soru vardı. O soru da şuydu: Neden kırk yıldır İhramcızâde ile ilgili böyle bir çalışma yapılmadı? Yani bir sempozyum yapılmadı, ilmî bir çalışma yapılmadı. O gün sempozyum sırasında hep bunları düşünmüştüm. Sempozyumun sonunda, değerlendirme toplantısı sırasında Mustafa Çağrıcı Hoca vardı. Mustafa Çağrıcı Hoca’ya demiştim ki: “Hocam, değerlendirmeyi siz yapın.” Hoca da orada, “Ben tek başıma çıkmam, sen de gel.” demişti. Hoca bana söz verdiğinde bir şeyi gördüm. O da şuydu: Sabahtan bu yana düşündüğüm, İhramcızâde ile ilgili niye çalışma yapılmadığının cevabını bulmuştum. Sempozyuma katılan çok sayıda bilim insanı vardı. Profesörler vardı ve bunlardan birçoğunun, oturum başkanlarının Sivas İmam Hatip Okulu’ndan mezun olan kişiler olduğunu görmüştük. İşte bunları görünce şunu söyledim orada: “Yani insanlar İhramcızâde Hazretlerine bir kerâmet arıyorlarsa, kerâmet işte burada. Demek ki İhramcızâde’nin kırk yıl sonra anılmasının bir sebebi var. O da şu: Kurmuş olduğu İmam Hatip Okulu’ndan mezun olan bir kişinin Sivas’a belediye başkanı olması gerekiyormuş. Doğan Ürgüp Bey belediye başkanıydı ve Doğan Ürgüp Bey de yine Sivas İmam-Hatip Lisesi’nden mezundu. Mustafa Çağrıcı Hoca o sırada İstanbul müftüsüydü. Ve şöyle devam ettim: “Kurmuş olduğu İmam Hatip’ten mezun olan öğrencilerden birisinin belediye başkanı olması gerekiyormuş, birisinin İstanbul müftüsü olması gerekiyormuş, birçoğunun profesör olması gerekiyormuş. Ve bugün burada biz bunları gördük.” demiştim. Ki bunlar gerçekten önemli.
- Halkın ve devlet erkânının gözünde İhramcızâde’nin nasıl bir yeri vardı? Vefatındaki bir detaydan bahsetmiştiniz...
- O siyâsî karmaşada veya baskının olduğu bir dönemde herkes tarafından sevilen bir insan olarak karşımıza çıkar. Herhangi bir siyâsî düşünceye karşı olmayan, her türlü düşünceye sahip insanların kendisine geldiği bir insan. Şu da enteresandır: İhramcızâde Hazretleri vefat ettiğinde belediye başkanına gidiyorlar. Diyorlar ki: “Acaba Ulu Camii’de İhramcızâde’ye bir yer, bir kabir yeri verilir mi?” diye söylenildiğinde belediye başkanı şunu söylüyor: “Eğer istiyorsanız Efendi Hazretlerine valiliğin önündeki, bugün de bulunan havuzun yerinde yer verelim.” Bu da ne kadar sevildiğini gösteren bir hadisedir.
- İhramcızâde’nin mirası günümüzde Sivas’ta nasıl yaşatılıyor?
- İhramcızâde Hazretlerinin elbette eserleri devam ediyor. Yine o sempozyum sırasında bir istekte bulunmuştuk: İhramcızâde’nin kiralamış olduğu dükkânın bulunduğu Çorapçı Hanı’nın tamir edilmesini ve isminin oraya verilmesini söylemiştik. Bu isteğimiz de gerçekleşti. Şu anda İhramcızâde Kültür Merkezi olarak burası kullanılıyor. Yine İhramcızâde’nin isminin verildiği birçok yer var ki, bu da Sivas’ta hâlâ sevildiğini gösteren örneklerdir.
- İhramcızâde’nin edebî şahsiyeti ve kaleme aldığı tek eseri olan Yâre Yadigâr mevlit manzûmesi hakkında neler aktarmak istersiniz?
-İhramcızâde İsmâil Hakkı Efendi (k.s.) aslında şiire kâbiliyetli olan bir kişi. Fakat üstadı Mustafa Hâkî Efendi, “Yazın güzel ama yazma.” demesi üzerine de çok fazla eser vermeyen birisi. İhramcızâde’nin elimizdeki tek eseri, Yâre Yadigâr isimli mevlididir. 1933 yılında yazılmış bir mevlit. Mevlitler, Hazret-i Peygamber’in doğumunu anlatan eserlerdir. Ki tarihimizde ilk Türkçe mevlit olarak bilinen Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ının da önemli bir yeri vardır. Mevlitlerin yazılmasında ve onun yazılmasındaki durumu ben şöyle özetliyorum: Süleyman Çelebi’nin mevlidi yazdığı dönemde Osmanlı’da fetret dönemi yaşanıyor. Yani Yıldırım Bayezid’in esir düşmesi ve ölmesi üzerine, Yıldırım Bayezid’in oğullarının, şehzâdelerinin birbirleriyle savaşa girmesi ve kurulmuş olan Anadolu Türk Birliği’nin tekrar yıkılacak duruma gelmesini sağlamak üzeredir. Bunun üzerine işte mevlit yazılmıştır. Mevlidin ismi Vesîletü’n-Necât, yani kurtuluş vesilesi veya kurtuluş reçetesi diye bugün Türkçeleştirebiliriz. Oradaki Süleyman Çelebi’nin verdiği mesaj şudur: “Ey insanlar, ey Müslümanlar, ey Anadolu halkı, gelecekten ümitsizliğe düşmeyin. Sizin bir kurtuluş reçeteniz var. O da Hazret-i Peygamber’dir. Ona uymaktır, onun sünnetini yerine getirmektir.” şeklinde anlarım ben Süleyman Çelebi’nin mevlidini. Bu açıdan da çok önemli bir eserdir. İşte Cumhuriyet sonrasında, 1933 yılında İhramcızâde’nin yazmış olduğu Yâre Yadigâr’ı da böyle anlıyorum. O yıllarda yine insanlara bir ümit aşılama göreviyle bu mevlidi yazdığını düşünürüm hep İhramcızâde’nin. Çünkü biraz önce de ifade ettim, Kur’an eğitiminin yasaklandığı bir dönemde böyle bir eserin yazılması önemlidir. Cumhuriyet sonrasında böyle bir eserin, bir mevlidin yazılması önemlidir. İhramcızâde’nin bu eseri küçük olmasına rağmen, yazıldığı dönem açısından da çok önemli bir eserdir.
- Yani onun ana eseri kaleme aldığı yazılardan ziyade yetiştirdiği insanlar mı oldu? Yâre Yadigâr’ın neşriyle ilgili çalışmalarınız nasıl gelişti?
- Bunun dışında bir iki şiiri var İhramcızâde’nin. Kendisi şiir yazma yerine insan yetiştirmeye yönelik çalışmalar yapmıştır ki, bu da bir yazıdır aslında. Bir eser bırakıyorsanız, insanla eser bırakıyorsunuz. Kitap nasıl geriye bırakılıyorsa, ondan da belki daha önemlisi insan bırakmak önemlidir ki, bu açıdan İhramcızâde insan yetiştirmiştir. Bununla birlikte şiirde mevlidini yazmıştır. Küçük hacimle büyük mânâlı bir mevlittir. Hazret-i Peygamber sevgisini ortaya koymak için yazılan bir eserdir. Hazret-i Peygamber’in şefaatine nail olmak, onun izinde yürümek, Hazret-i Peygamber’le ilgili yazılan eserler içerisinde kendi eserinin de bulunması, Hazret-i Peygamber’e yazılan yazılardaki yazarların, müelliflerin içerisinde kendi adının da bulunması önemlidir ki, mevlitlerin yazılış gayelerinden birisi de budur. Bu açıdan Yâre Yadigâr önemlidir. Yâre Yadigâr’la ilgili 1969’da İstanbul’da bir baskı yapıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda Darende’de, Hulûsi Efendi Vakfı Kütüphanesi’nde kendi el yazmalarından biz bir eser meydana getirdik. Şu anda bu eser birkaç baskı yaptı.
-T asavvuf edebiyatımızdaki Dîvân geleneğine gelirsek, Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin edebiyat tarihimizdeki yeri ve önemi nedir?
Darendeli Seyyid Osman Hulûsi Efendi, yirminci yüzyılda dîvân meydana getiren şairlerimizden, büyüklerimizden, tasavvuf büyüklerimizden birisi. Dîvân geleneğimiz bizde Yûnus Emre ile başlıyor. Anadolu’da Yûnus Emre’den itibaren dîvânlar oluşturulmaya başlanıyor. Bu dîvânları oluşturan şairlerden bir kısmı tasavvuf çevrelerinde yetişmiş insanlar. Tasavvufî çevrelerde yetişen insanların dîvânlarını diğer dîvânlardan ayırmak için “Dîvân-ı İlahiyat” adı veriliyor. “İlâhiler dîvânı”. Çünkü bu mutasavvıflar, yazmış oldukları dîvânlarındaki şiirleri müntesipleri tarafından besteleniyor ve zikirlerde bu ilâhiler okunuyor. Bu açıdan baktığımız zaman Osman Hulûsi Efendi’nin yirminci yüzyılda meydana getirmiş olduğu bu dîvân oldukça önemli. Edebiyat tarihimiz açısından önemli. Çünkü 1850’lerden sonra diyelim, yani on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren artık Batı edebiyatı edebiyatımıza girmiştir. Yani geleneksel edebiyatımızdan kopmalar olmuş, geleneksel edebiyatla ilgili eserler artık verilmemeye başlamıştır. Her ne kadar adı dîvân olsa bile Batı tarzında yazılan şiirlerden oluşan dîvânlar olduğunu da görürüz. Bu açıdan dîvânların artık yazılmadığı bir dönemde, ki Cumhuriyet döneminden sonra dîvân kaleme alan bazı isimler var, bunların hepsinin de mutasavvıflar olduğunu görürüz. Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin dîvânı, aruz vezninde kaleme alınan ve na’t, münâcât türündeki eserleri bolca gördüğümüz dîvânlardan birisidir. Edebiyat tarihimizde de önemli bir yeri vardır yine.
- Osman Hulûsi Efendi Dîvânı üzerinde yürütülen neşir ve şerh çalışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Bununla ilgili yine Darende’de Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın çalışmaları var. Alanla ilgili hocalara dîvânın şerhleri yaptırıldı. En son bir kitap çıktığını biliyoruz. Dört ciltlik ve bu önemli bir çalışmadır. Orada yapılan çalışma bir şerh çalışmasından ziyade günümüz Türkçesine çevirme şeklinde, insanların daha rahat anlayabilmesi için. Fakat şerh olarak da tamamının yapılması gerektiğini ben düşünüyorum. Bu açıdan da Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nda görevlilere teşekkür ediyorum. Bunların mutlaka genç nesillere aktarılması gerekiyor. Akademisyenlerimiz bu konuda çalışmalar yapıyorlar. Onlara da ben teşekkür ediyorum. Hiç olmazsa bu eserleri görebiliyoruz. Cumhuriyet sonrasında kaleme alınan bazı dîvânların kaybolduğunu da biliyoruz ki, işte bu büyük bir vefâdır. Osman Hulûsi Efendi’ye bir vefâdır. Ve Osman Hulûsi Efendi’nin şahsında mutasavvıf şairlerimize, büyüklerimize bir vefâdır. Bunun devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Eserin güzel baskıları var. Yıllardır ben takip ediyorum. Önce iki cilt olarak basılmıştı. Normal, işte dîvân olarak daha güzel baskıları yapıldı. Yine Somuncu Baba Dergisi’nde her bir şiiriyle ilgili şerhler yapıldı. Bunların bile bir araya getirilmesinde güzel şeyler çıkacağını düşünüyorum. En son yapılan dört ciltlik çalışma da bu eserlerden sonuncusu ama sonuncusu olmayacağını da biliyorum. Bundan sonra da bu eserle ilgili çalışmalar yapılacak.
- Sürekli bahsettiğiniz Somuncu Baba Dergisi’nin kuruluş, yayın serüveni ve yayıncılık vizyonu hakkında ne söylemek istersiniz?
- Somuncu Baba Dergisi yıllardır Darende’de çıkan bir dergi. Her ne kadar işte Ankara’da falan basılsa da önce üç aylık olarak çıkıyordu, daha sonra aylığa dönüştü. Ki aylığa dönüşmesinde de Sivas’ta bir toplantı yapmıştık. Orada hocalarımızla bir araya geldiğimizde, “Aylık dergi olsun.” denilmişti. Hatta bir çocuk dergisi olsun denilmişti ki çocuk dergisi de çıktı. Dergicilik elbette günümüzde zor meselelerden birisi. Dergiler önemli. Yayın organları... İşte Somuncu Baba Dergisi de Anadolu’da yıllardır yayına devam eden bir dergi. Günümüzde her ne kadar e-dergiler şeklinde çıkıyorsa da ben hem kitapların hem dergilerin basılması taraftarı olduğumu söylemek isterim. Çünkü matbaadan çıktığındaki, o elinize aldığınızdaki koku, okuyucu tarafından, bu işi sevenler tarafından hep söylenilir. O bir heyecan verir. Dijital dergiler elbette okunuyor, mutlaka kayıtlarda da kalıyor ama inşallah dijitale de geçse Somuncu Baba Dergisi’nin belli bir sayıda basılması taraftarıyım.
- Darende ilçesinde yürütülen bu kültür, sanat ve vakıf yayıncılığı faaliyetlerini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Darende’ye her gittiğimde oradaki gelişmeleri görüyorum. Bu beni sevindiriyor. İşte vakfın bulunduğu yer, vakfın durumu... İnsan içine girdiği zaman gerçekten güzel bir yerde olduğunu anlıyor. Vakıf yıllardır yayıncılık da yapıyor; hem dergiyle hem kitap yayıncılığıyla. Bu yayıncılıkta da dikkatimi çeken bir şey var: İşin üstatlarına görev veriliyor. Bazen işte ısmarlama yoluyla eserler yazılıyor, fakat burada önemli olan, o işi bilen yazarların eserleri kaleme alması. Bu eserler çok güzel baskılar hâlinde yayınlanıyor ve ilgililerine de dağıtılıyor. Elbette yayıncılık, Anadolu’da yayıncılık önemli. Birkaç tane merkezden belki bahsedebiliriz. İşte Sivas’ta da meselâ yayıncılık yapılıyor. Güzel çalışmalar yapılıyor. Bir ilçede, Darende’de bu yayıncılığın yapılması herhâlde Türkiye’de örnektir diye düşünüyorum. Bu eserlerin devam etmesi lazım. İşi bilenler tarafından eserlerin kaleme alınmasının önemli olduğunu söylemiştik. Bu yayın politikası da devam edecek diye düşünüyorum. Çok güzel eserler çıktı. Yayın sayısını tam bilmiyorum ama herhâlde onlarca, yani yaklaşık altmış tane kitap... Çok önemli bir yayın sayısı bu.
- Son olarak, Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın Darende’ye kattığı sosyal, mimari ve kültürel değerler hakkında ne eklemek istersiniz?
- Osman Hulûsi Efendi adına kurulan bu vakıf çok önemli hizmetler meydana getiriyor. Biraz önce konuşmamızın başında İhramcızâde Hazetleriden bahsederken bu tür eserlerin yapılmasında öncülük ettiğini söylemiştik. Osman Hulûsi Efendi de aslında şeyh efendiden almış olduğu bu desturla yoluna devam ediyor. Ve Osman Hulûsi Efendi’nin vefâtından sonra şu anda görev yapan Hamideddin Efendi’de aynı şeyi devam ettiriyor. Meselâ bir ilçede hastane yapımı, bir ilçede ilahiyat fakültesi binasının yapımı gibi eserler... Yine vakfın bulunduğu yere baktığımızda oradaki cami, oradaki işte kütüphane, vakıf binası ve diğer eserler... Bu açıdan oldukça önemli. Osman Hulûsi Efendi’nin ruhunu muazzez eden eserlerdir bunlar. Bu eserler güzel bir biçimde yapılıyor. Sadece eser yapmak için değil, insanların gözüne, gönlüne hitap eden şekilde yapılıyor. Ve bu da Darende’ye büyük bir önem kazandırıyor. Günümüzde de birçok insan farklı farklı bölgelerden, şehirlerden Darende’yi ziyarete gelirken elbette ilk planda oradaki vakfı, vakfın etrafındaki eserleri görmek için geldiğinde görüyoruz. Bu eserler de inşallah devam edecektir.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Bir sevdasın ta şuramda,Döşümde Ilgaz dağları,Hışhış suyu mataramda,Aşımda Ilgaz dağları…Eteğinde düştüm aşka,Doruğunda erdim köşke,Her mevsimi başka başkaKışımda Ilgaz dağları…Duldasında hiç kalmaz g...
Şair: Halil GÖKKAYA
Öncelikle Cemalettin Turgut kimdir, doğum tarihiniz ve Darende’ye kadar olan hayat serüveninizi kısaca özetleyebilir misiniz hocam?- 1952 Bursa İli, Mustafakemalpaşa İlçesi, Yoncaağaç Köyü doğumluyum....
Yazar: Musa TEKTAŞ
Tarih, insanlığın ve milletlerin hafızasıdır. Bu sebeple, bilhassa milletlerin hayatında tarih bilgi ve şuuru çok önemli bir yer tutar. Tarih şuuru ya da tarih bilinci, tarihimizi en doğru şekilde bil...
Yazar: Resul KESENCELİ
- Kıymetli hocam öncelikle kısaca özgeçmişinizden bahsedebilir misiniz?- 1954 Elâzığ doğumluyum. Sırasıyla Malatya İmam-Hatip Lisesi, Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldum. Görev itibarıyla ...
Yazar: Musa TEKTAŞ