İdeal Mü’min Şahsiyeti
İnsanoğlunun modern dünyada karşı karşıya kaldığı en büyük bunalımlardan biri, inandığı değerler ile gündelik pratikleri arasında açılan derin uçurumdur. Zîrâ bilginin ve teorik söylemlerin hızla çoğaldığı günümüzde, asıl kriz ahlâkî eylemin ve irâde gücünün zayıflamasında yaşanmaktadır. Oysa insan zihnini ve davranışlarını yeniden inşâ etmeyi hedefleyen Kur’ânî hitap, teorik bir felsefe sunmanın ötesine geçerek bireyi sokağın, ev içi ilişkilerin, ticaretin ve kriz anlarının tam ortasında erdemli bir duruşa çağırır. Nitekim modern insanın en tipik savunma mekanizması olan “İleride hallederim.” mantığıyla mânevî olgunlaşmayı erteleme hastalığı Âl-i İmrân Sûresi'nin 133. âyetindeki “iyilikte ve bağışlanmada yarışıp koşun” vurgusuyla kökten sarsılır. Dünyevî hırslarla birbirini ezen rekâbet anlayışının aksine, ebedî mükâfata ulaşmak için atâleti kırıp hemen harekete geçmeyi emreden bu dinamik rûh; infak, öfke kontrolü, affedicilik, öz-kritik ve tarih bilinci gibi temel sütunlar üzerinde yükselen ideal mü’min şahsiyetinin zamansız ve somut ahlak mimarisini oluşturur.
Günlük hayattan bir örnekle bakacak olursak; trafikte kırmızı ışıkta beklerken veya iş yerinde bir teslim tarihine yetişmeye çalışırken sergilediğimiz acelecilik genellikle dünyevî çıkarlarımızla ilgilidir. Oysa aynı insan; bir haksızlığı düzeltmek, küs olduğu bir yakınıyla barışmak veya kalbini kırdığı birinden özür dilemek söz konusu olduğunda muazzam bir ağırkanlılık sergiler. İslâm, hayırlı işlerde erteleme hastalığını reddeder: İyilik, bağışlanma ve dürüstlük ertelemeye gelmez; anlık kararlılıklarla hayatın tam merkezine yerleştirilmelidir. Nitekim hasta ziyareti bile ertelenmeye gelmez; çünkü siz erteledikçe ya hasta iyileşip fırsat kaçar ya da hasta rûhunu Yüce Allah’a teslim eder.
Âl-i İmran Sûresi’nin 134. âyetinde, ideal mü’min şahsiyetinin somut ahlâkî tezâhürleri sıralanır. İlk olarak öne çıkarılan nitelik, bollukta da darlıkta da infak edebilme yetisidir. İnsan doğası gereği imkânları genişken paylaşmaya daha yatkındır; ancak imkânlar kısıtlandığında, gelecek kaygısı ve mülkiyet tutkusu insanı içe kapanmaya itebilir. Bu sebeple gündelik yaşamda infâkı sadece zenginlerin fakirlere para vermesi olarak dar bir kalıba sokmak büyük bir yanılgıdır. Öğrenci bütçesiyle ay sonunu getirmeye çalışan bir gencin, sınıf arkadaşıyla son çorbasını veya ders notunu paylaşması; yoğun iş temposunda yorgunluktan bîtâb düşmüş bir çalışanın, yaşlı bir komşusunun pazar torbasını taşımak için vakit ayırması darlıkta infak etmenin ta kendisidir. Kendi darlığımıza, yorgunluğumuza ve kısıtlı imkânlarımıza rağmen başkasının ihtiyacını gözetebilmek, bencillik kozasını kırmanın tek yoludur. Bu tutum, toplumu bireysel yalnızlaşmadan koruyan en güçlü çimentodur.
Günümüz şehir hayatı; gürültü, yoğun trafik, ekonomik baskılar ve dijital iletişimdeki üslup bozulmaları sebebiyle âdetâ bir öfke tarlasına dönüşmüş durumdadır. Trafik kargaşasında basılan bir klakson, sosyal medyada yazılan nezâketsiz bir yorum veya evde eşler arasında çıkan incir çekirdeğini doldurmayacak bir tartışma, kontrol edilmeyen öfke yüzünden büyük yıkımlara yol açabilir. Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerde bulunması gereken ikinci büyük ahlâkî nitelik, öfkeyi yutabilmektir. Nitekim Kur’âKur'ân'da geçen kazmü’l-ğayz (öfkeyi yutmak)[1] ifadesi; Arapçada, ağzına kadar su dolu bir tulumun boğumunu sıkıca bağlayıp patlamasını önlemeye benzetilir. Öfkelenmemek insânî açıdan neredeyse imkânsızdır; zîrâ öfke fıtrî bir duygudur. İslâm, bütünüyle öfkesiz bir insan tipi değil; öfkesini hilim ahlâkı çerçevesinde yerinde kullanmasını bilen erdemli bir şahsiyet yetiştirmeyi hedefler. Asıl erdem, o duygu bir volkan gibi patlamaya hazır hâle geldiğinde irâdeyi devreye sokup direksiyona geçebilmektir. Günlük hayatta haklı olduğumuz bir tartışmada bile sesimizi yükseltmemek, muhâtabımızı azarlamak yerine sükûneti tercih etmek ve kırbaç gibi inen incitici sözleri yutmak yüksek bir karakter göstergesidir. Dolayısıyla öfkeyi yutmak pasif bir zayıflık değil; aksine muazzam bir içsel güç ve irâde zaferidir.
Öfkeyi kontrol etmek, kötülüğün yayılmasını engeller; fakat ilişkiyi tamir etmeye yetmeyebilir. Bu yüzden Kur’ânî ahlâk bir adım daha ileri giderek insanları affetmeyi ve onlara iyilikle muâmele etmeyi (ihsân) emreder.[2] Adâlet, hakkın karşılığını vermektir; ihsan ise hakkından ferâgat edip muhâtabına lütufla yaklaşmaktır. İş yerinizde bir iş arkadaşınızın sizin hakkınızda dedikodu yaptığını veya projenizi sabote etmeye çalıştığını öğrendiğinizi düşünün. Adâlet ilkesi gereği onu âmirlerinize şikâyet edebilir ve cezâ almasını sağlayabilirsiniz. Ancak bu insan hatâsını anlayıp mahcup bir edayla yanınıza geldiğinde, onu sadece bağışlamakla kalmayıp, zor bir gününde ona yardım eli uzatırsanız, “ihsân” makamına erişmiş olursunuz. Kötülüğe misliyle karşılık vermek sıradan bir insan refleksidir; kötülüğü iyilikle dönüştürmek ise ahlâkî bir devrimdir.
İslâm düşüncesinde insan mükemmel, günahsız bir varlık olarak kurgulanmaz. İnsanın zaafları, nefsânî temâyülleri ve düşüşleri vardır. Kur’ân’ın insânî ve rahatlatıcı boyutu, takvâ sahiplerini “günah işlemeyen melekler” olarak değil, “hatâ yaptığında derhal uyanan” varlıklar olarak tanımlamasıdır.[3] Gündelik hayatta bir anlık boşlukla yalan söyleyebilir, gıybete düşebilir, ticarette birini aldatabilir veya yakınımızın kalbini kırabiliriz. Önemli olan, bu hatânın ardından sergilenecek tutumdur. Kimi insanlar hatâsını savunan gururlu bir kibir içine girer; hatâyı rasyonelleştirir ve kendini aklamaya çalışır. Kur’ân’ın sunduğu insan modeli ise, hatâsını fark ettiği an sığınacağı yegâne merciyi hatırlar, öz-eleştiri yapar ve en önemlisi hatâsında ısrar etmez. Bir tüccarın tartıda yaptığı bir usulsüzlüğü fark edip müşterisinden derhal helâllik istemesi veya bir ebeveynin çocuğuna haksız bir cezâ verdiğini anlayıp çocuğundan özür dilemesi, günahından dönmenin ve hatâda ısrar etmemenin somut karşılıklarıdır.
Bireysel ahlâkını inşâ eden, hatâsından dönmeyi bilen insan, bakışlarını kendi iç dünyasından çıkarıp dış dünyaya ve tarihe çevirmek zorundadır. Kur’ân’da tarihsel süreçlerin ve toplumların kaderinin tesâdüflere değil, değişmez ilâhî yasalara (sünnetullah) bağlı olduğu vurgulanır.[4] Bu sebeple yeryüzünde gezmek ve geçmiş medeniyetlerin âkıbetini incelemek emredilir. Dünyada güç, servet ve konfor sahibi olup da adâleti, ahlâkı ve insânî değerleri ayaklar altına alan yapıların geçici başarıları gözümüzü boyamamalıdır. Bir şirketin, bir devletin veya tek bir bireyin ahlâksız yöntemlerle elde ettiği zenginlik ve itibar, tarihin genel akışı içinde yok olmaya mahkûmdur. Tarih; kibirle böbürlenen, halkına zulmeden ve hakîkati yalanlayan toplulukların enkazlarıyla doludur. Bugün de dürüstlüğü bir kenara bırakıp kısa yoldan köşe dönmeyi hedefleyen anlayışların, uzun vadede nasıl bir toplumsal ve ailevî çöküş getirdiğini çevremizde gözlemleyebiliriz. Geçmişten ders çıkarmak, geleceği adâlet üzere inşâ etmenin yegâne yoludur.
Kur’ân’ın evrensel ahlak ilkeleri bütün insanlık için evrensel bir bildiri (beyân); sorumluluk bilinci taşıyanlar için ise doğru yolu gösteren bir pusula (hüdâ) ve kalbe işleyen bir öğüttür (mev'iza).[5] Sokakta yürürken gördüğümüz bir trafik tabelâsı, kuralları bilen ve araba kullanan biri için anlamlı bir rehberdir; kurallardan habersiz veya önemsemeyen biri içinse sadece direk üzerindeki bir levhadır. Benzer şekilde, Kur’ân’ın evrensel ahlak ilkeleri de herkese açık bir kütüphane gibidir. Ancak bu ilkeleri günlük hayatın zorlukları içinde bir yaşam haritasına dönüştürecek olanlar, sorumluluk bilinciyle (takvâ) hareket edenlerdir.
Âl-i İmrân Sûresi’nin bu altı âyetlik kesiti; ertelemeden iyiliğe koşmayı, darlıkta dahi paylaşmayı, öfke krizlerini akl-ı selîmle yönetmeyi, affedici olmayı, hatâlardan ders çıkarıp öz-kritik yapmayı ve tarihin değişmez adâlet yasalarına güvenmeyi emreder. Bu ilkeler, sadece Kur’ân-ı Kerim’in sayfalarında kalması gereken teorik dogma ve temennîler değildir. Aksine evde çocuk yetiştirirken, trafikte direksiyon sallarken, iş yerinde mesai harcarken, pazarda alışveriş yaparken ve sosyal medyada klavye başındayken şahsiyetimizi korumamızı sağlayan canlı ilkelerdir. Kendi iç dünyasında ahlâkî disiplini kuramayan, öfkesini yenemeyen ve hatâsıyla yüzleşemeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar, tarihin acımasız yasaları karşısında tutunamazlar. Hakîkî başarı, bu zamansız ilkeleri gündelik yaşamın kılcal damarlarına aktarabilmekte gizlidir.
[1] 3/Âl-i İmrân, 134.
[2] 3/Âl-i İmrân, 134.
[3] Bkz. 3/Âl-i İmrân, 135.
[4] Bkz. 3/Âl-i İmrân, 137.
[5] 3/Âl-i İmrân 138.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
İslâm’ın temel inançlarından birisi kazâ ve kadere imân etmektir. Kader, Yüce Allah’ın ezelden ebede kadar olacak olan olayların, zamanını, mekânını ve niteliklerini bilmesidir. Yüce Allah’ın bi...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İslâm doktrini, güven kavramını yalnızca fiziksel bir korkusuzluk hâli veya seküler bir asayiş durumu olarak tanımlamaz. Aksine güven, Yüce Allah’ın birliği ve imanın esaslarının kalbe derinlemesine n...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Gül yurduna gireli,Mis kokun tüter bana.Sana gönül vereli,Aşkın can katar bana.Duydum aşkın sesini,Kaldırdım perdesini,Yanağın, gamzesiniBir cana satar bana.Nedir ki can dediğin?Bir ölümle bir düğün…Y...
Şair: Yusuf DURSUN
Nikâh, günümüz yasalarına göre on sekiz yaşını doldurmuş, İslâmî hükümlere göre bülûğ çağına ermiş, aklı yerinde olarak evlenme ehliyetine sahip, evlenmelerinde dinî ve yasal açıdan bir engel bulunmay...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ