Çömlekçinin Ateşi
İnsanın iç dünyası, her an iklim değiştirmeye müsait, son derece dinamik ve karmaşık bir coğrafyadır. Bazen dingin bir göl misali huzur içinde bulunan ruhumuz, kimi zaman da aniden bastıran bir fırtınanın, kasıp kavuran bir yangının ortasında kalır. İşte o fırtınaların en yakıcısı, insanın kendi göğsünde tutuşturduğu öfkedir. Öfke; kontrol edilmediğinde ulaştığı her kıyıyı tahrip eden bir sel, dizginlendiğinde ise insanı olgunlaştıran, içsel potansiyelini bir potada eritip sadeliğe ulaştıran mukaddes bir öğretidir.
Fakat bu yakıcı duygu, ansızın beliren ve nereden geldiği bilinmeyen bir yabancı değildir. O, görünmez ellerle içimizde örülen, sabrın dokusuyla terbiye edilmeyi bekleyen derin bir hamlıktır. İnsan, kendi fırtınasını yine kendi nefesiyle dindirecek mimariye sahiptir.
Bu içsel fırtınayı edebî ve zihinsel olarak dizginleme çabasını kavramak için konunun ana kelimesi olan "öfke" sözcüğünün etimolojik köklerine kadar izini sürmek gerekir.
"Öfke" kelimesinin izini sürdüğümüzde Türkçenin en eski katmanlarından olan Divanü Lügati't-Türk ve Eski Türkçe metinlerde karşımıza "öpke" biçimiyle çıkar. Bu sözcük, sadece soyut bir duygu durumunu ifade etmez; doğrudan somut bir organla yani "akciğerler" ile irtibatlıdır. Eski Türkçede "öpke", göğüs kafesinde yer alan, nefesin ve ateşin kaynağı sayılan akciğer anlamına gelmekteydi.
Kelime etimolojik olarak hiddet anında insanın göğsünün kabarmasını, nefesinin sıklaşmasını, akciğerlerin hışımla körük gibi inip kalkmasını tasvir eden fizyolojik bir gözlemden türemiştir. Zamanla bu somut organ ismi, o organın harekete geçirdiği şiddetli duygunun yani hiddetin adı hâline gelmiştir.
Kelimelerin hafızası, insanın ruhsal serüveniyle daima paralel akar. Göğsümüzün ortasına oturup nefesimizi daraltan o ilk kıvılcım, aslında bir tercih noktasıdır. Ruh, o an ya fırtınaya kapılıp kendi evini yıkacak ya da göğsündeki ateşi bir bilge gibi evirip çevirerek kendi iç aydınlığına dönüştürecektir. Kadim kültürümüzde irfanla harmanlanmış zihniyet, hiddeti bastırıp yok saymayı değil; onu aklın ve merhametin süzgecinden geçirerek bir şahsiyet kumaşına dönüştürmeyi öğütler.
Günümüz dünyasında, hıza ve anlık tepkilere mahkûm edilen modern insan için öfke kontrolü, artık bir psikoloji terimi olmanın ötesinde, varoluşsal bir duruştur. Sosyal medyadaki hızlı tüketim, şehir hayatının tahammülsüzlüğü ve iletişimsizlik, içimizdeki o kadim "öpke"yi sürekli körüklemektedir. Ancak unutmamak gerekir ki bir çömlekçinin fırınındaki ateş, çamuru pişirip narin bir sanata dönüştürebileceği gibi, kontrolsüz kaldığında bütün atölyeyi küle de çevirebilir.
Öfke, varlığımızın doğal bir parçasıdır; onu yok saymak imkânsızdır. Asıl meziyet, o göğsümüzü kabartan nefsi ve hiddeti aklın ve edebin süzgecinden geçirerek durgun bir suyun berraklığına kavuşturabilmektir. Türkçenin o derin hafızasından süzülüp gelen "öfke" sözcüğü, bize köklerinde akciğeri yani nefesi hatırlatır. Hiddet göğsümüzü daralttığında alınacak derin bir nefes, ruhun kasırgasına verilen en edebî ve en asil cevaptır.
H. İklil ABBASOĞLU
Yazar
Bazı meslekler vardır ki insanın yeryüzündeki varlık sebebine temas eder; kalemle, sözle, sabırla ve merhametle insanı yeniden yoğurur. Öğretmenlik, bu mesleklerin en ulvisidir. Çünkü öğretmen, bilgin...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
İnsanı insan yapan değerlerin başında edep ve hayâ gelir. Edep, bir insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı duyduğu saygı ve nezaketle şekillenen bir erdemdir. Hayâ ise utanma duygusunun inceli...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
İnsan, içine doğduğu evrende her şeyden önce tutunacak bir dal, sığınacak bir liman arar. Taşın taşa değerek yükseldiği bin yıllık mimarilerde, bir evi ayakta tutan şeyin sadece harç ve tuğla olduğunu...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Kardeşlik… Sözün sadeliğinde derin bir çağrı gizli. Öyle ki insan ruhunu birbirine bağlayan bu kavram, sadece bir kan bağıyla değil, gönül bağıyla da örülür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Veda Hutbesi’nde ...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU