Bir Vuslat Günü: 27 Aralık 1936
27 Aralık 1936…
Soğuk bir kış akşamıydı. İstanbul’un semalarında hüzün, Fatih’in sokaklarında sessizlik vardı. O gün, bir milletin vicdanı sustu. Kalemini imanla ıslatmış, mısralarına vatanı, ahlâkı, ümmeti işlemiş bir şair, Mehmet Âkif Ersoy, gözlerini dünyaya kapadı.
Ama o, aslında bir ayrılığa değil, vuslata yürüyordu.
Fatih’in Sade Evinden Doğan Işık
1873 yılının son günlerinde, İstanbul’un Fatih semtinde, Sarıgüzel Mahallesi’nde mütevâzı bir evde doğmuştu Âkif. Babası, bilgisiyle çevresine ışık saçan Balkan Türklerinden Tahir Efendi; annesi ise Buhara asıllı bir aileden, merhamet timsâli Emine Şerife Hanım’dı.
Küçük yaşta başladığı mahalle mektebinden itibaren kelimelere dost oldu. Farsçayı, Arapçayı, Fransızcayı ustalıkla öğrendi; gönül coğrafyası yalnız İstanbul’la sınırlı kalmadı. Genç yaşında babasını ve evini kaybedince hayatın acı tarafını da tanıdı.
Ama bu yıkıntıların içinden, bir iman mimarı doğuyordu.
Kalemle ve İnançla Yükselen Bir Hayat
Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirdiği gün, sadece bir meslek değil, bir dava da seçmişti kendine. Anadolu’nun köylerinde, Rumeli’nin tarlalarında, Arabistan’ın çöllerinde dolaşırken gördüğü sefalet, onun vicdanında bir çağrıyı büyüttü:
“Bu millet, yeniden dirilmeliydi; imanla, çalışmakla, ahlakla…”
1908’de Sırat-ı Müstakim dergisiyle milletin kalbine seslendi. Yazılarıyla, vaazlarıyla, şiirleriyle; bir mütefekkir, bir aksiyon adamı oldu.
Ve 1911’de yayımladığı Safahat, sadece bir şiir kitabı değil; bir milletin aynası, bir vicdanın günlüğüydü.
Bir Marşın Ardındaki Duâ
1920’de Anadolu yanıyordu. İşgal altındaki vatanın her köşesinde umut sönmek üzereydi. O günlerde Mehmet Âkif, sadece bir şair değil, bir hatip, bir gönül eri olarak kürsülere çıktı.
Kastamonu Nasrullah Camii’nde söylediği sözler hâlâ kulaklarda yankılanır:
“Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”
Ve 1921’de yazdığı İstiklâl Marşı, sadece bir şiir değil, secdede doğmuş, Taceddîn-i Velî’den ilhamını almış bir yakarıştır.
O dua, bir milletin yeniden ayağa kalkışını müjdelemiştir.
Tihâme Çölü’nde Yankılanan Feryat
Bir gün, Ravza-ı Mutahhara’nın yakınında yaşadığı olayı anlattığında sesi titriyordu. Sudanlı bir gencin, Peygamber Efendimiz’in kabrine tutunarak söylediği sözler, onun rûhunda derin bir iz bırakmıştı:
“Şu kadar mesafeyi tepip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha hâk-i pâkinden ayırma Yâ Rasûlallah!”
O genç, feryadını bitirir bitirmez yere yığılmış, rûhunu orada teslim etmişti.
Âkif, bu manzarayı “bir aşkın son nefesi” olarak tarif eder.
Belki de o an, kendi kalbinde de aynı duâyı mırıldanmıştı:
“Bu hasta gönlümü ayırma, Yâ Rasûlallah!”
Mısır’da Sessiz Yıllar
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, siyasetin gölgeleri arasında gönlü incindi. 1925’te Mısır’a gitti; Kahire’de mütevâzı bir evde, talebelerine Kur’ân-ı Kerim dersi verdi, şiir yazmadı. Çünkü o, artık kalemiyle değil, suskunluğuyla konuşuyordu.
Mısır yılları, Âkif’in iç muhasebesiydi. Fakat o, ne vatandan, ne ümmetin derdinden koptu. Geceleri duâ eder, sabahlara kadar Kur’ân okurdu.
Dostları anlatır:
“Akif, bir ümmetin gamını yüreğinde taşırdı.”
Bir Sessiz Veda: 27 Aralık 1936
Yıllar süren hastalık, ömrünün son demlerinde onu yavaşça sükûna hazırladı. Mısır’dan İstanbul’a döndüğünde, vatanın rüzgârı yüzüne son kez dokundu.
Fatih’te, doğduğu mahalleye yakın bir evde, 27 Aralık 1936 akşamı sessizce rûhunu Rahmân’a teslim etti.
Ne devlet erkânı vardı başucunda, ne de resmî merâsimler... Ama milletin kalbinde bir bayrak yarıya indi o gün.
Cenazesi Edirnekapı Şehitliği’ne taşındı; binlerce genç, onun tabutunu omuzladı, İstiklâl Marşı’nı okuyarak uğurladı.
Son Söz Yerine: Hâk-i Pâkinden Ayırma Bizi
Mehmet Âkif Ersoy, sadece bir şair değil; bir fikir, bir iman, bir vicdan mirâsıdır.
O, Tihâme Çölü’nde feryat eden Sudanlı gibi, ömrü boyunca bir vuslat arayışı içinde yaşadı. Allah Rasûlü’nün sünnetine uyarak 63 yaşında dünya hayatını tamamladı.
Ve sonunda, 27 Aralık 1936’da o vuslata erdi.
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden…
Bugün, her 27 Aralık’ta, bu duâ yeniden yankılanır:
Ya Nebî, şu hâlimize bak…
Bizleri de o îmânlı kalemin izinden ayırma.
Oğuzhan AYDIN
Yazar
Osmanlı ilim ve irfan geleneğinin en müstesnâ simalarından biri olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi, tarih sayfalarında yalnızca bir müderris, bir şeyh veya bir şair olarak değil; ilmiyle amel eden, gönüller...
Yazar: Kemal DEMİR
Anadolu irfan medeniyeti; hayatı ve insanlığı, ahlaki bir bütünlük içinde ele almaktadır. Bu değerli insanların sergilemiş oldukları davranış ve kullandıkları dil, ahilik kültürü, irfan medeniyetini b...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
İnsanoğlu bu dünyada yalnız yaşayan bir varlık değildir. Her sözü, her davranışı, her tercihi, başka hayatlara dokunur. İyi de olsa, kötü de olsa, insanın eylemleri zamanın akışına karışır; bazen bir ...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Kültür bir toplumun atalarından gelen ve zamanla değişerek günümüze uygun hâle gelen duyguları, düşünceleri, dolayısıyla toplumsal karakteristik bir yaşam tarzını ifade eder. Kültürü oluşturan pek çok...
Yazar: Oğuzhan AYDIN