Bir Reçete, Bir Mezarlık ve Gerçek Hayat
Günün birinde, kendini yorgun ve tükenmiş hisseden bir adam, çareyi bir doktora gitmekte bulur. Kalbini sıkıştıran bir huzursuzluk, içini kemiren bir gerginlik ve her geçen gün büyüyen bir tedirginlik... Adam der ki: “Hayatımda yapmam gereken çok fazla iş var. Beni bekleyen dosyalar, çözülmeyi bekleyen sorunlar, yetişilmesi gereken randevular… Ama ben kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu kadar yükün altında eziliyorum, zaman da acımasızca ilerliyor. İşler beklemiyor ama ben dayanamıyorum artık.”
Doktor, adamın gözlerinin içine bakar ve sorar: “Bu işleri başka birisi yapamaz mı? Bir yardımcın, bir destekçin yok mu?”
Adam, mahzun bir sesle yanıt verir: “Hayır... Onları yalnızca ben yapabilirim. Her şey bana bağlı. Evde de işte de tüm yük benim omuzlarımda. Bütün işler bana bakıyor.”
Doktor bir süre düşündükten sonra gülümseyerek cevap verir: “O hâlde sana bir reçete yazacağım. Bu reçeteyi harfiyen uygularsan kısa sürede iyileşeceksin. Hem ruhun hem bedenin dinlenecek.”
Adam biraz merak, biraz da umutla reçeteyi alır. Fakat okudukça gözleri büyür, şaşkınlıkla doktora döner: “Yürüyüş tamam, kabul... Ama neden haftada yarım gün mezarlıkta vakit geçirmem gerekiyor?”
Doktorun cevabı derin, sade ama sarsıcıdır: “Oraya gitmeni, sessizce oturup mezar taşlarını okumanı istiyorum. Çünkü o mezarlıkta yatan insanlar bir zamanlar tıpkı senin gibi kendilerini vazgeçilmez sanan kişilerdi. Onlar da ‘Ben olmazsam işler yürümez.’ derlerdi. Ama şimdi onlar yok. Ve dünya, iş dünyası, aileleri, sevdikleri... Hepsi yaşamaya devam ediyor. Yerlerine başkaları geldi. Sen de bir gün toprağın altına girdiğinde, kendinden başkasının yapamayacağını sandığın işler, başkaları tarafından yapılmaya devam edecek.”
Bu sözler adama bir tokat gibi çarpar. Gerçek, bazen bir mezar taşı kadar sessiz ama bir çığlık kadar etkilidir.
İnsan, çoğu zaman faniliği unutur. Günlük koşuşturmalar, kariyer hırsları, maddi endişeler arasında boğulurken aslında asıl hayatın -ebedî olanın- farkına varamaz. Kalbimiz dünyaya bağlandıkça ağırlaşır; oysa ruhumuz, asıl huzuru dünyaya gevşek bağlanmakta bulur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.”
Evet, insanı en çok meşgul eden şey, sahip olduklarını koruma telaşı ve sahip olamadıklarının peşinden koşma hırsıdır. Oysa ömür bir nefes kadar kısadır. Mezarlar, bu dünyaya tutunup ebedî kalacağını zannedenlerle doludur.
Bu hikâye bize önemli bir gerçeği hatırlatır; her şeyin bize bağlı olduğunu sanmak, bir kibir yanılsamasıdır. Dinlenmek, kendimizi dinlemek ve hayatın anlamını sorgulamak, bizi ruhen arındırır. Haftada bir gün mezarlığa gitmek belki bir gelenek değildir ama bir farkındalıktır. Sessizliğin ve faniliğin içinde kendimizi yeniden bulma fırsatıdır.
Bir düşün, sen olmayınca işler gerçekten durur mu? Yoksa hayat sen olmasan da devam eder mi? Bu sorunun cevabını bir mezar taşında bulmak mümkündür…
Ayşe Gül PINAR
Yazar
Vakitler içinde seheri sevdimKâğıtlar içinde defteri sevdimOkumak yazmaktır tek işim şükürUğrunda döktüğüm bu teri sevdimTörpüsü keskindir fânî dünyanınHakikati yoktur nice hülyanınMecnûn’un olduğu ya...
Şair: Ekrem KAFTAN
Babam biz evden ayrıldıktan sonra gece televizyon açık uyumaya başladı. İlk başta “alışkanlık olmuş” sandım.“Yaşlı adam işte, sesi seviyor herhalde.” dedim. Bir gece onda kaldığımda gerçeği anladım.Ge...
Yazar: Ayşe Gül PINAR
İslâm tarihinin en müstesna şahsiyetlerinden biri olan Hz. Hatice (r. anha), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan derin sevgisi, sadakati ve fedakârlığıyla inananlar için her zaman mümtaz bir örnek olmuştur....
Yazar: Ayşe Gül PINAR
Dizilerden bahsedildi bugün, dost meclisinde. Laf döndü dolaştı, televizyondaki hayatlara geldi. Üç beş kelime etmeden duramadım; çünkü bu mesele yeni değil. Yeşilçam’dan bu yana ekranlar bize hep par...
Yazar: Ayşe Gül PINAR