Sun’ullâh-I Gaybî ve Düşünce Ufku
Aşk Yolcusu Bir Gönül Eri: SUN’ULLÂH-I GAYBÎ ve DÜŞÜNCE UFKU
Sun’ullâh-ı Gaybî, on yedinci yüzyılda şairliği ve mânevî tesiriyle dikkat çeken isimlerden biridir. Özellikle Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm Efendi’den (ö. 1065/1655) feyz alması; Kalburcu Şeyhi olarak tanınan dedesi Ahmed Efendi (ö. ?) ve babası Müftî Derviş’in (ö. ?) vasıtasıyla Elmalılı Ümmî Sinân’ın (ö. 1067/1657) izini süren bir kişilik olması, velûd bir müellif olarak, mensûr ve manzûm eserleriyle döneminde ve sonrasında birçok ismin kendisinden etkilendiği bir rehber olmuştur. Burada, hakkında birçok çalışma yapılan Gaybî’nin aşkın rengine benzenmiş düşünce ufkuna dikkat çekilecektir.
Bir Aşk Yolcusu: Gaybî
Kütahyalı Sun’ullâh-ı Gaybî’nin[1] künyesi Kalburcu Şeyhi Pir Ahmed b. Beşir b. Muhammed’dir.[2] Bu künyeden anlaşıldığı kadarıyla, Gaybî’nin büyük dedesinin adı Pîr Ahmed ve dedesi ise Beşir Efendi’dir. Büyük dedesi Kalburcu Köyü’ne yerleşmiş olması dolayısıyla Kalburcu Şeyhi olarak tanınan Ahmed Efendi, dedesi ise Çavdar Şeyhi olarak bilinen Beşir Efendi’dir. Dedesi Beşir Efendi, Burhânü’l-erhân fî hükmi’t-teğannî ve’d-devrân adlı risâlenin yazarı ve Merkez Efendi’nin (ö. 959/1552) halîfesi olan bir zâttır.[3] Gaybî’nin babası Ahmed b. Beşir Efendi ise uzun yıllar Kütahya’da müftülük yapmış, Elmalılı Ümmî Sinân’a intisap ederek ondan hilâfet almış, Dîvân sahibi bir gönül eridir. Kendisi Çavdaroğlu Ahmed ve Müftî Derviş şeklinde tanınmıştır.[4] Kaynaklarda Gaybî’nin Ali İlâhî adında bir oğlu ile Seyyid Ahmed ve Seyyid Osman adlarında iki torunun olduğu bilgisi de yer almaktadır.[5]
Gaybî’nin ilk tahsilini memleketi Kütahya’da yaptığı, babasından ve o dönemde Kütahya’da faaliyet yürüten birçok âlimden dersler aldığı tahmin edilmektedir.[6] Daha sonra İstanbul’a giden Gaybî’nin buradaki en önemli adımı Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm Efendi’ye intisap etmesidir.[7] Gaybî’nin dedesi kanalıyla Halvetiyye ve Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm Efendi kanalıyla Bayrâmiyye tarîkatına müntesip olduğu anlaşılmaktadır. Onun her iki tarikattaki silsilesi şu şekildedir:
Halvetiyye Silsilesi: Yahyâ-yı Şirvânî (ö. 868/1463) > Pîr Muhammed Erzincânî (ö. 869/1494) > İbrâhîm Kâmil Kayserî (İbrâhîm Tâceddîn) (ö. 860/1455) > Şeyh Alâüddîn-i Uşşâkî > Yiğitbaşı Ahmed-i Marmaravî (ö. 910/1504) > Elmalılı Abdülvehhâb-ı Nekevî (ö. 1004/1596) > Eroğlu Nûrî (ö. 1012/1603) > Elmalılı Ümmî Sinân (ö. 1067/1657) > Kütahyalı Şeyh Muslihuddîn (ö. 1072/1661) > Kalburcuzâde Sun’ullâh-ı Gaybî.
Bayrâmiyye Silsilesi: Hacı Bayrâm-ı Velî (ö. 833/1430) > Dede Ömer Sikkînî (ö. 880/1475) > Bünyâmin Ayâşî (ö. 926/1519) > Pîr Ali Aksarâyî (ö. 935/1528) > Oğlan Şeyh İsmâîl-i Mâşûkî (ö. 935/1528) > Ahmed-i Sarbân (ö 952/1545) > Tab Tab Şah Ali > Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm > Kütahyalı Sun’ullâh-ı Gaybî.[8]
Üstâdı Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm Efendi’nin vefâtından sonra Kütahya’ya dönen Gaybî’nin, eserlerinin birçoğunu memleketinde bulunduğu bu süreçte kaleme aldığı anlaşılmaktadır.[9] Gaybî, 1087/1676 yılından sonra Kütahya’da vefât etmiş ve Kütahya’daki Musalla Mezarlığı’na defnedilmiştir. Kesme taş kaplamalı, bir taraftan geniş bir kemerle dışa açık, tuğla kubbeli küçük bir yapı olan türbesi 1980 yılında onarılmıştır.[10]
Velûd bir müellif olan Gaybî’nin, Dîvân, Risâle-i Halvetiyye vü Bayrâmiyye, Tarîku’l-Hak fi’t-teveccühi’l-Mutlak, Sohbetnâme, Risâle-i Esmâ, Bîatnâme, Rûhu’l-Hakīka, Mekârimü’l-ahlâk fî tarîki’l-uşşâk, Risâle-i Redd-i Hulûl ve’l-İttihâd, Akāidnâme, Mes’ele-i Sülûk, Risâle-i Halli’d-Devrân, Keşfü’l-gıtâ, Hüdâ Rabbim, Makâsıd-ı Ayniyye Tercümesi ve Risâle-i İlm ü Amel adlı eserleri bilinmektedir.[11]
Gaybî’nin Aşkın Rengine Bürünen Düşünce Ufku
“Tâlib isen cân u dilden ‘aşk ile eyle sefer/Ref’ ola benlik hicâbı alasın Hak’dan haber”[12] mısraı ile Hakk’a vuslat yolunda aşkın vazgeçilmez bir etkiye sahip olduğunu belirten Gaybî, vuslat yolunun aşk yolu olduğunu daha net bir şekilde şu ifadelerle dile getirmiştir: “Derdi ‘aşk zâhir olunca şöyle çalış durma hiç/Râh-ı Hak’dur ‘aşk yolu hem andan olur ihtisâs.”[13] Gaybî, kesbî boyutta elde edilen bilgiyle hakîkati elde etmenin mümkün olmadığını, zâhir ilimlerin hakîkat bilgisine ulaşmak için aşkın üstatlığına muhtaç oldukları kanaatini ise şu beyitlerde paylaşmıştır:
‘Aşk ile irşâd olur irşâd olan/Aşk ise kesbî değül bir dâd imiş
Hâne-i Hak ‘aşk ile ma’mûr olur/Her ‘amel şâkird ü ‘aşk üstâd imiş.[14]
Vâsıl-ı ilallâh olmak için kişinin benliğinden yani varlık iddiasından aşk ile sıyrılması gerektiğini söyleyen Gaybî,[15] “İkiliği silmeyen Hakk’ı canda bulmayan/Gaybî kendin bilmeyen Rabbın bilesi değil” beytinde hakîkat yolunda kendini bilmeyenin Rabb’ini bilemeyeceğini savunmuştur.[16] Gaybî, özünü fark edemeyen ve aşkın önderliğine hor bakan zâhid tipolojisine hakîkat yolculuğunda yüzeysel kalmaları ve âşıkların hâllerini anlayamamaları nedeniyle bazı eleştiriler yöneltmiştir. Ona göre zâhidler, Hakk’ın tecellî mekânı olan kalplerini (özlerini) tanımadıkları ve aşk ile bu eksikliklerini tedavi edemedikleri için hakîkat yolunda ilerleyemeyen kimselerdir. Damla mesâbesinde olan varlık iddialarını terk edip hakîkat denizinde (gerçek varlıkta) kendilerini gark edemeyen zâhidlerin içlerinin başka dışlarının başka olması nedeniyle boşa uğraş verdiklerini belirtmiştir.[17] Ancak şerîat, tarîkat ve hakîkat işleyişi içerisinde Hakk’a vuslatın mümkün olabileceğini;
Şer’î’atde olalım emre kâ’im/Tarîkatde sivâ-yı ‘aşka sâ’im
Hakîkatde bulalım zevk-i dâ’im/Şerî’atle hakîkatden ayırma
Şerî’at zâhirimiz eylesün pâk/Tarîkat hizmetinde olalım hâk
Hakîkat benligimüz eylesin çâk/Şerî’atle hakîkatden ayırma
dizelerinde dillendiren Gaybî, bu söylemiyle vuslat yolunun kodlarına dair görüşlerini serdetmiştir.[18]
Gerçek sûfîyi, vücûdunun zâhir ve bâtın özelliklerini fark ederek mebde’ (nüzûl) ve meâd (urûc) tecrübesini elde eden, aşkın tesiri ile sûretten hakîkate yol bulan kimse şeklinde tanımlamıştır:
Sûfî kim vâkıf degül sırr-ı me’âd u mebde’e
Mübtedîdür kendüyi isterse tutsun müntehâ
Bir vücudun zâhiri hem bâtını Hak olıcak
Nice suret bağlar anda ibtidâ vü intihâ.[19]
Gönülden mâsivâyı çıkarıp orayı Hakk’ın tecelligâhı hâline getirmedikçe vahdet sırrına ulaşılamayacağını “Gönüldür çün tecellî-gâh-ı Hazret/Sivâ-yı Hak olur mı hiç münâsib”[20] beytinde dile getiren Gaybî;
Aşkı inkâr eyleyenler Hakk’ı inkâr eyledi/Evliyâ vü enbiyâ ‘aşkdan alurlar feyz-i tâm
Zâhir u bâtın kamu ‘aşk ile kâ’imdür cihân/Sûretâ ‘aşkdur bu âlem Gaybiyâ bil ve’s-selâm[21]
beyitlerinde aşkın önderliği olmadan;
Hak dostunun gönlü Hakk’un hem ‘arşı hem kürsîsidir
Arşdan uçanlarun yeri bil ‘akıbet nîrân olur
Hak dostunun kadrün bilen kadre irişür şüphesiz
Gayb erlerine karşu bir pâdişâh merdân olur[22]
mısralarında ise Hak dostlarının gönül seyrine daldırması olmadan da gönülden mâsivânın atılamayacağı düşüncesini aktarmıştır.
Hakk’a gerçek manada dost olan kimseyi, aşk derdine düşen, her türlü hevâdan geçen, belâlara sabır ve şükürle mukâbelede bulunan, gece gündüz Hakk’ın rızasını elde etmek için çalışan, gözyaşlarıyla Hakk’ın takdirini arayan, varlık iddiasından vazgeçen, gönül sırlarını duyan ve Hakk’ın tecellîlerini seyre dalan kimse şeklinde tanımlayan Gaybî,[23] her türlü beklentiden sıyırılıp saf bir kalple güzel ahlâk ilkelerini hayata yansıtıp gayret göstermenin hakîkat arayışındaki vazgeçilmez konumuna “Hüsn-i hulk ile tahalluk itmeğe sa’y eyle var/Kalb-i pâkün cennet ola hûri vü gılmân ile”[24] beytinde değinmiştir.
Sonuç
İlmî yetkinliği ve mânevî şahsiyeti ile döneminin etkin simalarından biri olan Gaybî, velûd bir müellif ve söz söylemede mâhir bir şâirdir. Zâhir ve bâtın dengesi ile hayata bakan Gaybî, şerîat, tarîkat ve hakîkat seyri ile hakîkat sırrını çözmek gerektiğini söyleyen bir gönül eridir. Gaybî’nin düşünce ufkunun aşkın rengine boyandığı hemen her söyleminde dikkat çektiği aşk vurgularından anlaşılmaktadır. Ona göre aşk, hakîkat yolcusunun gönlünü mâsivâdan temizleyen ve damla mesâbesinde olan varlık iddiasından ummân misâli olan Hakk’ın gerçek varlığı karşısındaki durumunu fark etmesini sağlayan asıl etmendir. Hak dostlarının kapısında Hakk’ın tecellîlerini tecrübe edebilmenin de aşkın sayesinde mümkün olabileceğini savunan Gaybî, ancak bu şekilde kesret yanılgısından uzaklaşıp vahdet gerçeğine vâsıl olunabileceğini söyleyerek bu noktada da aşkın tesirini sıklıkla dile getirmiştir. Kişinin hakîkat yolunda yüzeysel bir bakış açısına mahkûm olmasına neden olan zâhir ilimle Hakk’ın sırlarına vâkıf olmanın mümkün olmayacağını vurgulayan Gaybî, zâhir boyutla yetinmeyi hakîkat arayışında yeterli gören zâhidlere birtakım eleştiriler yöneltmiştir. O, şeriatın herkesi bağlayıcı olduğunu ancak bu boyuttan daha ilerde tarîkat ve hakîkat penceresinden bakmadan hakîkat diyarının yansımalarının kişide açığa çıkmayacağını savunmuştur. Netice olarak ifade etmek gerekirse yoğun bir hayat işleyişinin söz konusu olduğu günümüz insanına Gaybî, çağlar ötesinden kendini fark etmesini ve hakîkat arayıcısı olarak marifet sisteminin müntesibi olmasını tavsiye ederek gönül dünyamızdaki tesirlerini sürdürmektedir.
[1] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri (İstanbul: Maarif Vekaleti, 1932), 235.
[2] Hamza Güner, Kütahya Şairleri (İstanbul: Kütahya İl Basımevi, 1967), 149.
[3] Mahmûd Cemâleddîn Hulvî, Lemezât-u Hulvî ez-Lemeât-ı Ulvî, haz. M. Serhan Tayşi (İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları, 1993), 459
[4] Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, haz. Mümin Çevik (İstanbul: Üçdal Neşriyat, 1984), 9/16.
[5] Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, 236; Bilal Kemikli, “Türk Tasavvuf Edebiyatında Risâle-i Devrân ve Semâ Türü ve Gaybî”, AÜİFD 37 (1997), 453;
[6] Güner, Kütahya Şairleri, 148; Abdülbâkî Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler (İstanbul: Devlet Matbaası, 1982), 114
[7] Sun’ullâh-ı Gaybî, Risâle-i İlm u Amel (Bursa: Bursa Eski Eserler Kütüphanesi, Genel 1441/3), 26b; Mehmet Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâilî, haz. Cemâl Kurnaz - Mustafa Tatcı (Ankara: Bizim Büro Yayınları, 2001), 2/735. Nihat Azamat, “İbrahim Efendi, Olanlar Şeyhi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 21/298-300.
[8] Bilal Kemikli, Sun’ullâh-ı Gaybî Divanı (Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 1998), 22-23. Gaybî’nin hayatı ve eserleri ile ilgili detaylı ve akademik bilgi için Kemikli, Sun’ullâh-ı Gaybî Divanı, 2-74; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş - Ali Yılmaz (İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2006), 2/483-485; Mehmed Nazmî Efendi, Hediyyetü’l-İhvân: Osmanlılarda Tasavvufî Hayat, haz. Osman Türer (İstanbul: İnsan Yayınları, 2011), 603; Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyıu’l-Fudalâ, haz. Abdülkadir Özcan (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989), 1/553; Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, haz. Nuri Akbayar (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996), 3/760.
[9] Bilal Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri (Ankara: Akçağ Yayınları, 2000), 61.
[10] Ara Altun, “Kütahya’nın Türk Devri Mimarisi”, Atatürk’ün doğumunun 100. Yılına Armağan/Kütahya (İstanbul: Formül Matbaası, 1981-1982), 365-367.
[11] Bilal Kemikli “Sun’ullah Gaybî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2009), 37/532; Abdurrahman Doğan, Kütahyalı Sunullah Gaybî (İstanbul: Önde Matbaacılık, 2001), 85-551.
[12] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 114.
[13] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 137.
[14] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 136.
[15] Gaybî, bu fikrini şu beyitte dile getirmiştir: “Kendüni yok Hakk’ı var bilmeyenin/İtdügi tevhîd deil ilhâd imiş.” Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 136.
[16] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 141. Gaybî, bir başka yerde aynı savunusunu şöyle dillendirmiştir: “Kendiözini bilmeyen hayvân değildür yâ nedür/âdemi Hak bilmeyen şeytân değildir yâ nedür.” Kemikli, Sunullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 122.
[17] Gaybî, bu düşüncelerini şu şiirinde dile getirmiştir:
“Cânı olmayan zâhid cânânı neden bilsin/Bî-derd olan münafık Lokmânı neden bilsin
Mahabbetle gülendir ‘aşk ile menzil alan/Aşka cânın virmeyen sultânı neden bilsin
Dilediği özidür bilmez zâhid özini/Zâhid özin bilmedi ‘irfânı neden bilsin
Sûfî halvet içinde riyâ ile hû çeker/Baykuş vîrâne bekler gül-şeni neden bilsin
Cümlenin cânın Gaybî zâhidler inkâr eder/Sahraya düşen damla ‘ummânı nedne bilsin.” Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 148.
[18] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 152.
[19] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 104.
[20] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 106.
[21] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 144.
[22] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 127.
[23] Gaybî’nin bu düşünceleri şu şiirinde görülmektedir:
“Gerçek velî olan kişi/Aşk derdine düşmek gerek
Düş görmeden yitmez işi/Aşk derdine düşmek gerek
Cümle hevâlardan geçe/Zehri şükür deyû içe
Çalışa can gözin aça/Aşk derdine düşmek gerek
Er yolına bel bağlaya/Cân u ciğerler tağlaya
Gâh inleyüp gâh ağlaya/Aşk derdine düşmek gerek
Gaybî virenler varını/Duydı gönül esrârını
Bu gün görür cânânını/Aşk derdine düşmek gerek.” Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 138.
[24] Kemikli, Sun’ullah Gaybî: Hayatı-Eserleri-Şiirleri, 149.
Fatih ÇINAR
Yazar
Göründü gökyüzündeHilâlin nurlu izi.Ramazan'ın neşesiKuşattı hepimizi.Yüce Allah'ımızdanBize kutlu hediye.Gönüldeki heyecanRamazan geldi diye.Davulun gür sesineKoştum ucu ucuna.Kardeşim niyet ettiBu y...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ
Tekirdağ, Anadolu ile balkanlar arasında bir geçit bölgesi ve ilim, kültür, sanat ve mâneviyât merkezi İstanbul’u besleyen ana merkezlerden biri olması bakımından önemli bir şehirdir.[1] Tekirdağ’ın b...
Yazar: Fatih ÇINAR
Osmanlı Devleti'nin 624 senelik serencâmında padişahların devletin geleceğine dair mühim kararları aldığı ve devleti fiilen idare ettiği sarayların büyük bir anlam ve önemi vardır. Bu sarayların başın...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Şemseddîn-i Sivâsî’nin Darende’de Açan Gülü:Somuncu Baba Ahfâdından Muhyiddîn-i Darendevîİslâm tarihindeki üç meşhur Şems’ten biri olarak kabul edilen Şemseddîn-i Sivâsî (öl. 1006/1597), Halvetiyye Ta...
Yazar: Fatih ÇINAR