Dönelim Rabb’imize, Tevbe Edelim Zenbimize
İnsan beşer, bazen şaşar. Hiç birimiz masûm değiliz. Günahkârız, kusurluyuz. Ama tevbe kapısı her zaman açık olan ve affetmek şanından olan Yüce Rabb’imiz var. Yüce Allah’a bağlı kula düşen, Yaratıcı’sına dönmesi, zedelenen kulluğunu tamir etmesi ve yenilemesidir. İşte tevbe bunun içindir. Günahlar, Yüce Allah ile iletişimin kopması ise, tevbe kopan bu bağlantının yeniden kurulmasıdır.
Tevbe, ilk insandan bize kalan en önemli mirastır. Evet, İblis, bir günah işledi, ancak o hatasında ısrar etti, tevbe etmedi; lânetlenip kovulanlardan oldu. Âdem de bir yanlış yaptı, ama o hatasını kabul edip hemen tevbeye sığındı, Yüce Allah da onu affetti ve seçkinlerden kıldı, Hz. Âdem peygamber oldu. Tevbe, ondan Âdemoğullarına miras kaldı.
Yüce Rabb’imiz pek çok âyetinde bizleri tevbeye çağırır:
“Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Rabb’inize yönelin (inâbe). Azap size gelmeden önce O'na teslim olun; sonra yardım görmezsiniz.”[1]
“Ey inananlar! Nasûh tevbe ile Allah'a dönün ki, Rabb’iniz kötülüklerinizi örtsün, sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere koysun.”[2]
“Ey inananlar! Kurtuluşa ermek için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün.”[3]
Âyetler, cehâlet sebebiyle insanların günaha sapacağını haber verir:
“Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden/cehâletle kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”[4]
Demek ki Allah ile insan arasında iletişim sağlıklı bir şekilde devam ettiği sürece, insan doğru yoldadır, hak ve hayır üzeredir. Ne zaman ki bu iletişim kopmuştur, işte o zaman doğru yoldan sapmalar baş gösterecektir. Değişik görüntülerde ortaya çıkan bu sapmaların genel adı günahtır. Unutması ile meşhur olan insan, şeytan ve tutkularının fitlemesiyle kimi zaman Yüce Yaratan’ı unutur, O’nun kendisini görüp gözettiğini unutur; kimi zaman işlediği günah yüzünden dünya ve âhirette kaybedeceği güzellikleri unutur; kimi zaman onlar sebebiyle dünya ve âhirette dûçâr olacağı rezillik, cezâ ve azapları unutur, sonuçta günaha düşüverir. Zira işlenen her günah, insânî değerlerden bir şeyleri alır götürür.
Günaha düşen insan için, her şey bitmiş değildir. O, yaşadığı sürece yeniden Yaratıcı’sını hatırlayıp O’na dönebilir, O’nunla iletişim kurabilir. Bu dönüşü ve iletişimi yenilemenin adı tevbedir.
Tevbe, kul ile Rab arasındaki iletişimin yeniden kurulmasıdır. Tevbe, en güzel şekilde Yüce Yaratıcı’dan özür dileyip günahı terk etmenin adıdır. Günah, Yüce Allah ile bağlantının kopması, Allah’tan başka şeylere dönülmesi ise; tevbe yeniden Allah’a dönmenin ve bir daha O’ndan ayrılmama kararlılığı ile O’nun olmanın adıdır. Gerçek tevbe, Allah’a dönüşte karar kılmak, O’na dönüşün son dönüş olmasıdır. Zira kulun her zaman başvuracağı asıl kapı, O’nun rahmet kapısıdır. Başka kapılar, her zaman ona kapanabilir, ancak O’nun kapısı her zaman herkese açıktır.
Dinî literatürde tevbe, çirkinliğinden dolayı günahı terk etmek, yapılan yanlışlardan dolayı pişmanlık duymak, bir daha günaha dönmeme konusunda kararlı olmak, günah sebebiyle kaçırılan güzel amelleri mümkün mertebe kazâ etmektir.[5] Tevbe kalben Rabb’e dönmek ve Rabb’in haklarına riâyet etmektir. Nasûh tevbe, günaha kalben pişman olmak, dil ile istiğfâr etmek, bedenen günahı söküp atmak ve bir daha günaha dönmeme kararlılığı içerisinde olmaktır.[6] Tevbe ile istiğfâr arasındaki fark, istiğfâr, duâ ve ibâdetle bağışlanma dileğidir; tevbe ise günahı bir daha işlememek üzere terk edip pişmanlık duymaktır.[7] Nasûh tevbe, içtenlikle yapılan tevbedir, hem kişinin kendisine hem de başkalarına ders ve ibret olan/nasîhat eden tevbedir. Buna göre tevbe herhangi bir günahtan sonra yapılır, istiğfâr ise günah olsun olmasın her zaman yapılır, hatta sâlih amellerin ardından da istiğfârda bulunulur. Nitekim Peygamberimiz’in namazdan sonra üç kere Estağfirullah demesi meşhurdur.[8] Bunun anlamı şudur:
“Ya Rab, Sana yaraşır namaz kılamadım, özür dilerim.
Namazda okuduklarımı ve yaptıklarımı bilinçli bir şekilde yapamadım estağfirullah.
Yüz puanlık namaz kılmak varken, otuz puanda, kırk puanda kaldım, estağfirullah.
Namazda tam anlamıyla kendimi Sana veremedim, Senin huzuruna çıktığımı fark edemedim estağfirullah.
Senin huzurunda, kalbim ve beynim başka şeylerle meşgul oldu estağfirullah.”
İbâdetime riyâ ve gaflet karıştı estağfirullah. Aslında bu uygulamayı bütün sâlih amellerin akabinde yapmak lazımdır. Bu, hem ibâdetle gururlanıp şımarmayı önler, hem de daha ihlâslı ve daha mükemmel ibâdetlere bizleri hazırlar.
Kısaca her ne yapıyorsak yapalım, bütün sâlih amellerimizin ardından bu duyarlılığı sürdürmemiz gerekir. Yaptığımız sâlih amelin makbul olup olmadığı endişesini duymamız gerekir. Nitekim Hz. İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükselttikten sonra, “Ey Rabb’imiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.”[9] diye duâ etmişlerdi. Aynı şekilde Hz. Meryem’in annesi de karnındaki çocuğunu Allah’a adamış ve “Rabb’im! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin.”[10] diye duâ etmişti. Demek ki sâlih amel işlemek yetmiyor, onun kabulü için de duâ gerekiyor.
Yüce Rabb’imiz yanlış ve eksik yaptığımız zaman, yapmamamız gereken şeyleri işlediğimiz zaman bizlerden istiğfârda bulunmamızı istiyor:
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfâr etseydi Allah'ı ziyâdesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”[11] “Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.”[12]
Peygamberimiz’e gelen son âyetlerde de ondan istiğfârda bulunmasını istiyor: “Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların akın akın Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabb’ine hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”[13]
Peygamberimiz, “Allah, can boğaza gelmeden, kulun yaptığı tevbeyi kabul eder.”[14] buyurarak günahkârlar için tevbe kapısının açık olduğunu müjdeler. Önemli olan bu dönüşün içtenlikle ve kararlılıkla yapılmasıdır.
Elbette asıl olan hiç günaha düşmemektir. Çünkü günahlarla kirlenen amel defterlerimizi, tevbe silgisiyle ne kadar temizlersek temizleyelim, günah izleri kalacaktır. Bir hadislerinde Peygamberimiz, “işlenen her günahın insanın zihninden bir parçayı alıp götürdüğünü ve o gidenin tekrar geri gelmeyeceğini”[15] haber verir.
Tarih boyunca insanlık, insan ve cin şeytanlarının aklına gelebilecek hemen her günahı denemiştir. İşlenen hiçbir günahın, hiçbir kimseye zerre kadar faydası olmadığı gibi, hep zararı olmuştur. Bu sebeple herhangi bir günah bir kez olsun denenmeye ve işlenmeye değmez. Günahların merak edilecek bir yanı da yoktur. Evet, günahlar bir kez daha denenmeye değmez, hayır ve güzellikler ise sonraya bırakmaya gelmez ve tekrar tekrar denenmeye değer.
Tevbe, yalnızca dilin “tevbe ya Rabbi, estağfirullah” deyip durması değildir. Zira tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir. Asıl tevbe, gönlün Rabb’e dönüşüne dilin tercüman olmasıdır. Bugün dil çabukluğu ile tevbe yaptığını sanan pek çok kişi, tevbelere muhtaç tevbeler yapmaktadır. Şartlarına riâyet edilmeden yapılan her tevbe, yeni bir tevbeye muhtaç demektir. Yüce Allah’ın mü’min kullarından istediği nasûh tevbe de, yeni bir tevbeye muhtaç olmayan samîmî tevbedir.[16]
Hz. Ali’ye gerçek tevbenin ne olduğu sorulunca, o şu altı şartı bir araya getiren tevbe olduğunu söylemiştir: “Geçmişte işlenmiş olan günahlardan pişman olmak. Yerine getirilmemiş farzları iâde (kazâ) etmek. Başkalarına haksızlığı terk etmek. Haksızlık yaptığı kimselerle helâlleşmek. Bir daha günahlara dönmeme hususunda kararlı olmak. Günah ve isyanda şımaran nefsi Allah’a itâatte yetiştirmek.”
İbn Abbâs da gerçek tevbenin kalp ile pişmanlık, dil ile istiğfâr ve organlarla günahlardan vazgeçmek olduğunu söylemiştir.[17]
O hâlde tevbe edelim zenbimize, bilerek yahut bilmeyerek işlediklerimize. Samîmî tevbe ile yürekten tevbe estağfirullah! Allah’ım affet bizi. Zira Senden başka günahları bağışlayan yok!
[1] 39/Zümer, 53-54.
[2] 66/Tahrîm, 8.
[3] Nûr, 24/31.
[4] 4/Nisâ, 17, 6/En’âm, 54, 16/Nahl, 119.
[5] İsfehânî, el-Müfredât, s, 83.
[6] Curcânî, et-Ta’rifât.
[7] Ebû Hilâl el-Askerî, Furuku’l-Lüğaviyye.
[8] Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Dârimî, Ahmed.
[9] 2/Bakara, 127.
[10] 3/Âl-i İmrân, 35.
[11] 4/Nisâ, 64
[12] 27/Neml, 46.
[13] 110/Nasr, 1-3.
[14] Tirmizî, Deavât 98.
[15] Gazzâlî, İhyâ, III, 23, IV, 77, 583.
[16] Mâverdî, Nüket.
[17] Beyzavî, Envâru’t-Tenzîl; Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl.
Ali AKPINAR
Yazar
Şemsüddin Muhammed b. Hamza el-Fenârî 751/1350-834/1431 yılları arasında yaşamış bir Osmanlı âlimidir. Orhan Gazi (1281-1360), I. Murad (1360-1389), Yıldırım Bâyezîd, (1389-1402), Çelebi Mehmed (1413-...
Yazar: Ali AKPINAR
Şiir, “mesajı duygu ve heyecan yüklü ölçülü dizelerle ifade etme biçimi”; şair de, “bu işi en güzel şekilde yapan duygu ve heyecan insanı”dır. Aynı kökten gelen şiâr ise, “ayırıcı özellik, gösterge, p...
Yazar: Ali AKPINAR
Ramazan ayı, bir bakıma gösteriş ile samîmiyet arasında sıkışan vicdanların sınav verdiği mühim bir zamandır. Her şeyi gösteriş furyasına kurban ettiğimiz bugünlerde Ramazan, ne kadar "hasbî" olduğumu...
Yazar: Erol AFŞİN
Hamd Olsun Allah’aKur’ân’ın bir âyetinde, “Andolsun ki, Biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'ân’ı verdik.”[1] buyurularak yedi âyetlik Fâtiha Sûresi, Kur’ân’dan ayrı olarak zikredilmiştir. Bu, ...
Yazar: Ali AKPINAR