Tedbîri Alıp Takdîre Rıza Göstermek: Tevekkül
Tevekkül, “birinin işini üstüne alma, birine güvence verme; birine işini havale etme, ona güvenme” anlamlarına gelir. Birine güvenip dayanan kimseye mütevekkil, güvenilen kimseye de vekîl denir. Tevekkül, bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesidir. Tevekkül, kalbin yalnız Allah’a güvenmesi anlamına gelir, ama bu, tedbîr alıp sebeplere başvurmaya aykırı değildir. Tevekkülün aslı îmândır; tevekkül var olan her şeyin gerçek yapıcısı ve yaratıcısının Allah olduğuna inanmanın ve kadere rızâ göstermenin adıdır. Tevekkül, kulun kendi gücünü aşan hususlarda işin sonunu Allah’a havale etmesidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de tevekkül kavramı kırk âyette değişik fiil kalıplarında, dört âyette mütevekkil şeklinde yer almakta, vekîl kelimesi çoğu Allah’ın sıfatı şeklinde yirmi dört yerde geçmektedir. Bu âyetlerde peygamberler başta olmak üzere Allah’ın sâlih kullarının yalnızca O’na güvenip dayananlar olduğuna vurgu yapılıp inanan insanlardan da yapılması gerekenleri yapıp sonuçta yalnızca Yüce Allah’a güvenip dayanmaları istenmektedir.[1]
Yüce Allah önce Peygamberimiz’e, ardından da mü’minlere tevekkül etmelerini emreder: “İşini onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.”[2] “İnananlar, Allah'a güvenip dayansınlar.”[3]
Hz. Mûsâ’nın, ”Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a îmân etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin.”[4] sözünde gerçek tevekkülde Allah’a îmân ve her konuda O’na teslimiyetin şart olduğuna dikkat çekilmiştir.
Talâk Sûresi’nde, “Kim Allah'a güvenip dayanırsa O, ona yeter.”[5] buyrularak Allah’a tevekkül eden kimseye O’nun kâfî geleceği ve Allah’ın mutlaka emrini yerine getireceği bildirilmiştir. Abdullah b. Mes’ûd tevekkülle ilgili bu âyet için, “İşi Allah’a havale etme hususunda Kur’ân’ın en önemli âyeti” demiştir.[6]
Tevekkül, insanın âcizliğini ve yetersizliğini görüp, erişilmez güç ve kudretin sahibi olan Yüce Allah’a kendini ve işini havale etmesidir. Tevekkül, kul olarak yapılması gerekeni yapıp sonuçlar için Yüce Allah’ı yardıma çağırmanın ve O’ndan gelecek sonuçlara râzı olmanın adıdır.
İnsan, yapılması gereken şeyleri organları ile yapar, tevekkül ise kalp işidir. Tevekkülün üç derecesi vardır: İlki sızlanmayı bırakmaktır, ikincisi başa gelene râzı olmaktır, üçüncüsü ise Allah’ın kendisi için takdîr ettiğine yürekten/sevgi ile boyun eğmektir.
Tevekkülü olan kimsenin îmânı vardır, îmânı olanın da tevekkülü. Bir kimsenin îmân gücü, tevekkül gücü ile doğru orantılıdır. Allah’tan başka varlıklara, söz gelimi ölülere, dirilere, cinlere tevekkül şirktir. İmtihanın gereği hasta olanların, tedavi yollarına başvurduktan sonra Allah’a güvenip O’ndan şifa dilemeleri ve şifayı O’ndan beklemeleri asıldır.
Tevekkül konusunda bizlere en güzel örnekleri sunan peygamberler, her konuda yapılması gerekenleri hakkıyla yerine getirmekten geri durmamışlardır. Onlar kendi geçimlerini kendi el emekleri, göz nuru ve alın teriyle kazanmışlardır. Sözgelimi kaynaklarımız Hz. Âdem’in ziraatçı, değirmenci ve ekmekçi; Hz. Nuh'un gemici marangoz; Hz. Zekeriya'nın marangoz; Hz. Süleyman'ın zenbil-küfeci; Hz. Davud'un demirci; Hz. İbrahim'in elbiseci olduğunu söylerler.[7] Bu seçkin insanların bu farklı mesleklerde çalışmış olmaları, hem onların kendi hayatlarını kendi el emekleriyle kazandıklarına, hem de insanlığın yararına olan her mesleğin değerli ve onurlu olduğuna işaret eder.
En güzel tevekkül örneği olan Peygamberimiz, iyi bir tedbîr adamıydı. Hicrette pek çok sahâbî açıktan hicret ederken o, ümmetine örnek olmak için geceleyin ve gizlice hicret yolculuğuna çıkmış, kendisini takip eden müşriklere karşı üç gün Sevr Mağarasında kalmış, izini belli etmemek için farklı yollardan Medine’ye hicret etmiştir. Bedir Savaşı öncesi bütün hazırlıklarını yapmış, zırhını-miğferini-kılıcını kuşanmış, ordusunu hazırlayıp öylece yola çıkmış ve savaş öncesindeki gecede de uzun uzun Rabb’ine duâ etmiştir. “Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye soran bir sahabîsine, “Önce bağla, sonra tevekkül et.”[8] buyurarak önce tedbîrini alıp sonra Allah’a güvenmesini istemiştir.
Biz Müslümanlar, peygamberliğinden önce de sonra da durup dinlenmeden çalışan bir Peygamber’in ümmetiyiz. Bizim Peygamberimiz, bütün diğer peygamberler gibi elinin emeği ile geçinen, insanların eline bakmayan, işini iyi yapan ve ölüm döşeğinde dahi işini bırakmadığı gibi, dilinden duâyı gönlünden tevekkülü de terk etmeyen bir peygamberdir. Peygamber olmadan önce çobanlık yapan Hz. Muhammed (s.a.v.), aynı zamanda iyi bir ticaret adamıydı. Hem de Mekke dışına da gidip gelen uluslararası bir tâcir. O, altmış üç yıllık hayatını dolu dolu geçirmiş bir insandır. Bu sınırlı ömründe o, ne insanların haklarını görmezden gelmiş ve ne de Yüce Yaratıcı’ya karşı görevlerini aksatmıştır. Gecesini gündüzünü insanlığın kurtuluşuna adamış bir güzel insandı Peygamberimiz. O, ömrünün son anlarında Suriye taraflarına göndermek üzere bir ordu hazırlamış ve ölüm döşeğinde o ordunun yola çıkıp çıkmadığını sorup durmuştur. O, hep sâlih amellerin, kutlu eylemlerin içerisinde bereketli bir hayat sürmüş ve onların içerisinde iken bu dünyadan ayrılmıştır.
Tevekkül konusunda samîmî olmanın gereğini açıklarken Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Eğer siz gereği gibi Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp (akşam) doymuş bir şekilde dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi sizler de rızıklandırılırdınız.”[9]
O, mü’minin her zaman Yüce Allah’a güvenip dayanmasını isterken de şu tavsiyede bulunmuştur: “Kişi evinden çıkacağı zaman, ‘Bismillâh tevekkeltü alallâh, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh/Allah’ın adıyla. Allah’a tevekkül ettim. Güç ve kuvvet sadece Allah’tandır.’ dediğinde (ona) şöyle denilir: ‘(İşte şimdi) sana rehberlik edilir, ihtiyaçların karşılanır ve korunursun.”[10]
İnsanın yapılması gereken hiçbir şeyi yapmadan, hedefine ulaşmak için çaba ve gayret göstermeden yalnızca, “Ben Allah’a güvenip dayandım, O’na tevekkül ettim.” demesi doğru da değildir, yeterli de değildir. Öyle olsaydı Yüce Allah, “Şunları şunları yapın, şunları şunları yapmayın.” demezdi. Kur’ân’a göre insanın ve yeryüzünün yaratılış gayesi onun sâlih amel işlemesidir: “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”[11] “Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O'dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”[12]
İnanan kişi işini sağlam yapmalı, evrende kendisine sunulan nimet ve imkânlardan en iyi bir biçimde yararlanmasını bilmelidir: “Ey dağlar ve kuşlar! Dâvud tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın, diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut, diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar! Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim.”[13] “O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi, onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın rızkından yiyin. Dönüş O'nadır.”[14]
Bir gün Hz. Ömer, Yemen halkından (boş gezen) bazı insanlarla karşılaştı. Onlara, “Siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar da, “Biz tevekkül eden mütevekkilleriz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer onlara, “Aksine siz hazır yiyiciler/müteekkillersiniz. (Gerçek anlamda) tevekkül eden, tohumunu yere atıp (sonra) Allah’a tevekkül edendir.” dedi.[15]
Bir aslanın av artıklarıyla beslenen topal tilkiyi görüp “Allah tilkinin bile rızkını ayağına getiriyor, o hâlde çalışmaya ne hacet.” deyip yatan adama, onun şahsında bütün hazır yiyicilere millî şairimiz şöyle seslenerek gerçek tevekkülü terennüm eder:
Dolaş da yırtıcı aslan kesil, behey miskin!
Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?
Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.
...
Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi.
Ne yaptı 'Biz mütevekkilleriz' diyen kümeyi?
Dağıttı kamçıya kuvvet, 'gidip ekin!' diyerek.
Demek, tevekkül eden, önce mutlak ekecek.[16]
* * *
Kadermiş, öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru;
Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
“Çalış” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Ya Sen Nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir, ne saygısızlık bu!
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete, ha?!..[17]
[1] Mustafa Çağrıcı, ‘Tevekkül’, DİA, 41/1-2.
[2] 3/Âl-i İmrân 159.
[3] 14/İbrâhîm, 11.
[4] 10/Yûnus, 84.
[5] 65/Talâk 3.
[6] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XII, 132
[7] Bkz. Abdullah b. Mahmud el-Mevsılî, el-İhtiyar, İstanbul, 1980, IV, 170.
[8] Tirmizî, Ḳıyâmet 60.
[9] Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd 14.
[10] Ebû Dâvûd, Edeb 102-103; Ahmed, Müsned, I, 66.
[11] 18/Kehf, 7.
[12] 67/Mülk, 2.
[13] 34/Sebe’ 10-11.
[14] 67/Mülk, 15.
[15] İbn Receb, Câmiu’l-ulûm, I, 441.
[16] Mehmet Akif, Safahât, s, 221.
[17] Mehmet Akif, Safahât, 4. Kitap (Fatih Kürsüsünde) s, 267-8.
Ali AKPINAR
Yazar
Fetih, “açma-açış” anlamına gelir. Fâtih, “açıcı” demektir. Hayat kitabımız Kur’ân, Fâtiha Sûresi’yle başlar. Çünkü Kur’ân, o sûreyle başlar, açılış o sûreyle yapılır. Fâtiha Sûresi, Ümmü’l-Kitab/Kita...
Yazar: Ali AKPINAR
Yüce Yaratıcı’nın insanlığa son seslenişi Kur’ân, hayat rehberidir, hayat düsturudur, hayat kitabıdır. O sadece ibâdetlerde okunmak için gelmemiştir. Bunun yanında o, dünya hayatını dizayn ederek insa...
Yazar: Ali AKPINAR
Ağaçlar, kültürümüzde ve tarihî inanışlarımızda büyük bir öneme sahiptir. Anıt ağaçların tespiti ve muhafazası, kültürümüze ve tarihimize ışık tutacak önemli bir adımdır. “Çınar” kavramı, kültür coğra...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
İnsanın etrafındakilerle ilişkileri her zaman aynı düzlemde yürümez. İnişler ve çıkışlar olur. Uzun bir süre gâyet seviyeli ve muhabbetli devam eden arkadaşlığın bir tartışma ile zedelendiğini çok gör...
Yazar: Enbiya YILDIRIM